14 Şubat: Evet, artık aşk hakkınız olmuştur

14 Şubat: Evet, artık aşk hakkınız olmuştur

Sami GünalBugün 14 Şubat. “Sevilenler Günü!'' Sana, ona, buna, şuna… Kutlu olsun!Bizim oralarda bir söz vardır. Olmayacak bir işe kalkışıldığında, birine karşı tatlı sert öfke duyulduğunda, kınamak ya da alay etmek için...

Sami Günal

Bugün 14 Şubat. “Sevilenler Günü!'' Sana, ona, buna, şuna… Kutlu olsun!

Bizim oralarda bir söz vardır. Olmayacak bir işe kalkışıldığında, birine karşı tatlı sert öfke duyulduğunda, kınamak ya da alay etmek için söylenir. Kısacası ilenç (beddua) türünden bir sözdür.

“Külü, başına ettiğim!'' diğer bir deyişiyle de “Kül, başına olasıca!''

Küller benim başıma ki bugün üzerime vazife olmayan bir alanda densizleşip “Aşk'' üzerine yazasım geldi. Geldi de altından nasıl kalkarım? Vallahi ben olsam, benim aşk üzerine yazdığım yazıyı okumazdım! En azından ben beni biliyorum ki bu alanda kayda değer bir başarım yok(!) Yine de en azından dost meclislerinde söz söylemekten geri durmadım. Hele bir de yazmayı deneyelim.

Derler ki “Söz uçucu, yazı kalıcıdır.'' İletişime bir sanat dersek onu gerçekleyebilene de sanatçı diyebiliriz. Hâsılı kelam zor iştir iletişimi becerebilmek.

Ne ki bir insandır, aynı zamanda hata da yapabilendir. Ne ki bir insandır, ruhu incedir; kırmayayım derken kırabilendir. Ne ki bir insandır, endişe taşıyabilendir, korkabilendir…

Çok sevdiğimiz büyük şair Nazım Hikmet demiştir ki:

“Ne korkmak ayıptır ölümden / Ne de düşünmek ölümü''

Buradan hareketle,

“İnsanım, insanımsı olan hiçbir şey yabancı değildir bana.'' olgunluğuna erişebiliriz.

 Korku da, kaygı da, sevinç de mutluluk da bizim içimizde ya da bizimle beraber.

Bilinir ki insan korktuğu için terler. Oysaki işin ehli olup da bilenlerden kimi psikiyatrılar der ki: “Hayır! Aksine insan korktuğu için değil, terlediği için, içindeki korku yenilenir.''

Acaba hangisi?

Karmaşık bir yapıya sahip olan, çelişkiler yumağı da diyebileceğimiz insana ait bu masum ya da katı çelişkileri arttırdıkça arttırabiliriz.

Akvaryumda yaşayan balığın dünyası akvaryumun sınırları kadardır. Oradan öte bilgi ve görgüsü yoktur. Onu suçlamak haksızlık olur. Bu misal, girişte söyledim ki “küller benim başıma'' bilmediğim alanda aşık atmaya kalkışıyorum. “Aşkın kitabını yazanlar'' mazur karşılasınlar.

Bu çalkantılı hayat,

“Aşkın deryasına çokça saldı gemimi / Çalkalanıp çıkmayı bilemeden bir adaya / yine parçaladı gemimi''

Yaşamda “zıtların birliği'' yan yanadır. Hem seversin hem kaçarsın. Buna “yanaşma-kaçınma'' çatışması denir.

Şimdi bir öykü uydurup, anlatmanın zamanıdır. Ve bir de Âşık Veysel’e değinmenin.

Hani dedim ya “zıtların birliği'' yani Türkçesiyle “gerçeğin iki yüzü'' bu öyküde onu göreceğiz.

Bir ressam, bir tablo yapar… Elinde üzüm salkımı tutan bir çocuk resmi… Şövale üzerinde duran tablodaki üzüm tanelerini bir serçe kuşu gelip gagalamaya/didiklemeye başlar. Öte de duran filozofa, ressam der ki övünçle:

“Gördün mü? Ne kadar da sahici bir resim yaptım ki kuş onu gerçek sandı, gelip yemek istedi.''

Bravo! Ressam ne kadar da haklı di mi?

Peki, filozof ne demiş?

“Eğer ki sandığın kadar gerçekçi olsaydı, kuş, çocuğu da canlı zannedip ürkerdi ve o tabloya konamazdı.''

Peki, şimdi kim doğru, kim haklı? İşte zıtların birliği, işte gerçeğin iki yüzü; işte gece-gündüz, işte uzun-kısa, işte yaşlı-genç… Yaşamın içinde yan yana ve hepsi mübarek!

Bilirim ki her yeni yaşam aynı zamanda yeni bir öğrenmedir.

“Davul dengi denginedir.'' saplantısının anti tezi, halk deyimiyle söylersek, “Gönüldür bu, ota da konar, b…a da!'' gerçeğine çeker bizi. Teşekkürler hayat sana!

İşte tam da bu noktada “görecelik'' kavramına gelmek zorunludur. Yani “sana göre-bana göre'' ikilemine. Gönül düşürme-beğenme üzerinde durursak, Veysel’e varacağız elbette.

 Koca Veysel, bize aşkın tarifini ve anlamını en güzel şekilde öğretmiştir. Demiştir ki:

“Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa''

Madem söz buraya geldi, Mecnun’u da anımsamamak zinhar olmaz.

Leyla aslında hiç de güzel değilmiş. Mecnun’a sormuşlar:

“Onca sıkıntı bunun için miydi?''

Mecnun yanıtlamış:

“Hayır, gönlümdeki Leyla içindi!''

Burada sevgiliye duyulan aşkın bireysel bir duygu olduğu, geneli bağlamadığı yani aynı kişi ya da güzellik karşısında herkesin aynı duyguyu yaşayamayacağını, ancak kendi içinde gelen isteklerin, duyguların aşkı oluşturduğunu belirtmektedir. Bu da şu demek olur ki:

“Sana göre güzel olmayan bir şey, bana göre güzel olabilir.''

Dikkat edilirse maşukanın (sevilen, âşık olunan kadın) güzelliği yok ama onu sevdiren, maşukun (sevilen, âşık olunan erkek) yani aşığın içindeki yönelimdir.

Bu yönelimin sebebi; yüksek bir karakter tespiti de olabilir; yakışıklılık-güzellik, boy-pos da olabilir. Ya da hepsi birden neden olmasın?

Bunca alınan derslerden sonra denir ki,

“İyi ve başarılı bir aşk, iki şeye bağlıdır: Birincisi, doğru insan olabilmektir; ikincisi, doğru insanı bulabilmektir.''

Bu ikili gerçeğin bileşeniyse doğru zamanda doğru insanı bulmaktır.

Geriye ne kalır ki zaten? Gerisi teferruattır. Bu erdem ve erdemlilerin halen var olduğunu görüyorum.

Bunlar bildiğimiz şeyler. Bilmediklerimi de bilenlerin mihmandarlığında söylüyorum ki:

“Sevinçlerini sakın erteleme. Kendini ve başkalarını affetmesini bil!'' Buna ihtiyacımız var.

“Biri seni kucakladığında ilk bırakan sen olma!'' Sonunda kazanan sen olacaksın.

“Sevimsiz olmayacak şekilde, ayrı fikirde olmayı öğren!'' Karşıyı eğitir ve öğretirsin.

“Güç… Sahip olunan mallarla ilgili değildir!'' Unutma, sevgisi olanlar güç kazanır.

“Bir şeyi elde etmek için çok çaba sarf ettiysen, tadını çıkarmak için zaman ayır!''

Evet, artık aşk hakkınız olmuştur.

Bil ki:

“Dünyayı güzellik kurtaracak / Bir insanı sevmekle başlayacak her şey.''

Narçiçeği gibi güzeller güzeli, canımın cananı!

Şimdilik son sözüm:

“Hemi aşığım, insanım hemi / Halimi arz ettim darılma emi''

Bütün iyilikler ve güzellikler seninle olsun, ben de olayım yanında!..

Yazan: Yaramaz çocuk Sami.

Zaman: Aşk zamanı!

ABC Kritik