23 Nisan halk bayramında

23 Nisan halk bayramında

''Yağmur yağabilir, ayı çıkabilir, taş düşebilir’ türünden bahanelerle ulusal ve üstelik resmi bayramlarımız iptal ediliyor ya da düpedüz yasaklanıyor ya son yıllarda… O ulusal ve resmi bayramları hükümete karşın halk...

''Yağmur yağabilir, ayı çıkabilir, taş düşebilir’ türünden bahanelerle ulusal ve üstelik resmi bayramlarımız iptal ediliyor ya da düpedüz yasaklanıyor ya son yıllarda… O ulusal ve resmi bayramları hükümete karşın halk yapıyor artık.

Yaşanan bu tuhaflık sayesinde, yalnızca ''resmi’ olduğu ve halkın gönlünde hiçbir karşılığı bulunmadığı sanılan bayramların gerçekte birer halk bayramı olduğu da ortaya çıkıyor. Çünkü o bayramları bir zamanlar devlet bayramı yapan halk, bugün devleti ele geçirmişlerin polisinin barikatına, biber gazına karşı yürüyerek cumhuriyetin resmi bayramını –emperyalizmin yok edici saldırısına karşı kurduğu kendi ulusal devletinin bayramını– kutluyor.

Bir devletin ordusu, en gizli sırlarının bulunduğu kozmik odasını polisin aramasına izin verirse… Koca koca albaylar, generaller, Anıtkabir kapısında astsubaylara üstlerini başlarını aratırlarsa… Olacağı bu değil miydi?

Böylesine inanılmaz saçmalıkların yaşanabildiği bir yerde, devleti ele geçirmiş olanlar da resmi bayramları niye yasaklayamasınlardı…

*

Bundan iki yıl önce, 2016’nın 23 Nisan’ında, çok büyük bir kentimizin bir mahalle arasında, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamasına çağrılıydım.

Tuhaf değil mi? Yabancı uyruklu değilseniz 23 Nisan’a çağrılmaz, gidersiniz. Çünkü devletin kurucusunu simgeleyen bir anıtın karşısında, devlet protokolünün arkası, kendiliğinden gelmiş halkla dolu olur zaten. Devlettenseniz devlet bölümünde, devletten değilseniz halk bölümünde yerinizi alırsınız.

Benim çağrıldığım 23 Nisan’da, devleti ele geçirmiş iptalciler, yasakçılar yoktu. 23 Nisan 1920’de kurulan meclisin ve o meclisin kurduğu devletin en öndeki kurucusu vardı. Bugün o devleti ele geçirmiş iptalcilerin, Mustafa Kemal’in bağımsız-laik cumhuriyetine “90 yıllık parantez arası'' diyenlerin uzun yıllardır 23 Nisan’larda, 19 Mayıs’larda, 29 Ekim’lerde, 30 Ağustos’larda burunları akıyor, bademcikleri şişiyor, belleri ağrıyor, nasırları vuruyordu. Anlaşıldığına göre, halk da resmi bayramların resmi bayram olmazdan önce halk bayramı olduğunu unutmak istemiyordu. Nitekim 2012 yılının Cumhuriyet Bayramı’nı Ankara’da polis barikatına karşı ve biber gazı yağmuru altında kutlamamış mıydık?

Demek halkın bayramlarıyla, devleti eline geçirmişlerin bayramları birbirine karşıt olmuştu da, bundan haberi olması gereken kimi devletlilerin hâlâ haberleri yoktu (!).

*

2016’nın o 23 Nisan’ı, 23 Nisan 1920’de kurulan meclisin devletinin, o devletin yıkıcılarının eline geçtiğinin göstergesi değil midir?

Bu, gerçeğin ürkünç, korkunç yüzü.

Ama o gerçeğin umudumuzu yaşatan öbür yüzü de, halkın o ulusal devletinin, o ulusal meclisinin bilincinde olduğunu, ona sahip çıktığını, kafasında kimseye vermediğini de göstermez mi?.

Bu nasıl ülkeydi böyle ki, bu halkın oy verdikleri, yani meclisteki vekilleri bu durumun ayrımında değildiler… Ayrımında iseler bile gereğini yapamıyorlardı?

Bu gereğini yapamayışın sonuçları, 15 Temmuz’lar gibi, 16 Nisan’lar gibi büyük kırılmalarla, 2023 dedikleri “hedef''e doğru atlayışlar olmuyor mu?

*

Bir yıl sonra… 2017’nin 23 Nisan’ında, mahalle arasındaki o halk bayramına yine çağrılıydım. Ama bu kez ben de bir şey yapmalıydım. Palyaçosundan, çocukların yüzünü boyayan yüz ressamı maskecisine, çikolata, şeker, börek-çörek-baklava getireninden müzik yöneticisine, horon tepenine dek herkes bir şey yapıyorsa, benim de yapabileceğim bir şey olmalıydı.

Son gün buldum ne yapabileceğimi. Mustafa Kemal’in meclisi açış konuşmalarından birini okuyacaktım. İkinci yasama yılını açış konuşmasını, Türk Dil Kurumu Yayınları arasından gözüme kestirdim.

Türk Dil Kurumu, Atatürk’ün de, Cumhuriyet'in de gözbebeğiydi.

Peki, konuşma kalın bir kitapta. Elimde, kâğıt üzerinde yazılı metni yok o konuşmanın. Ama ne gam! İnternet çıkmış artık… Kısa bir taramayla buldum.

Uyuşmaz yerleri var benim elimdekiyle. İki metin uyuşsa bile, ortak belleğimizdeki Mustafa Kemal imgesiyle de uyuşmaz yerleri var her ikisinin de.

Türk Dil Kurumu metni “Baylar'' diye başlıyor. Atatürk’ün “Baylar'' diyeceği bir yıl değil 1924. Dil devrimi olmamış ki daha!..

Ayrıca cepheden gelip Eğitim Kongresi’ni açarken yaptığı konuşmada “Muallimler!'' diye seslenişini, –anımsadığım gibi, anlamca söylüyorum– “Ve muallimeler demeyişimden, kadın öğretmenlerimizi unuttuğumu sanmayınız. Fakat Türkçede dişiliği ille de belirten ekler yoktur'' deyişini nasıl unuturum?

Ben kafamda bu çelişkiyle uğraşarak okumamı sürdürürken, emperyalizmin başını çeken düşmanların yaptıklarını ''kancıkça’ diye nitelemesin mi?

Yok! Olmaz!... Bu, Mustafa Kemal değil! Öyle olsa, 10 Kasım’larda erkeğiyle kadınıyla ağlamazdı bu ulus. Yiğitlik, mertlik, dürüstlük, doğruluk neden insanlığın bir yarısına özgülenmiş olsun? Nice erkekler görmedik mi en korkak yaratıktan daha korkak? Nice kadınlar görmedik mi ''aslan’ dedirten? Hayır! Uymuyor tüm kadınları mahkûm eden bu ''kancıkça’ nitelemesi Mustafa Kemal imgesine. O imge de durup dururken oluşmuyor, birikimle oluşuyor.

Okuyamazsın bu söylevi böyle. Ya bu bayrama da bir şey yapmadan gideceksin ya da doğrusunu bulacaksın o konuşmasının.

Arayan bulurmuş. Girdim meclisin internet sayfasına yeniden… Bütün internet beceriksizliğime karşın, konuşmanın yeni harflerle dizilmiş ama özleştirilmemiş metnini buldum.

Şimdi nasıl “Mustafa Kemalimiz'' demezsin? Şimdi nasıl “O bizim. O hepimizin. O insanlığın,'' demezsin?

“Anlaşmaya aykırı olarak'' demiş. Yani ''sözünde durmayarak, sözüne bağlı kalmayarak.’ Kullandığı Osmanlıca sözcük: ''Ahitşikenâne’. Yani ''ahde şike yaparak/yaparcasına’…

Tanrı herkesi, kendi ''cı-cı’larından, ''ci-ci’lerinden korusun.

Erkeklerin kesinlikle kalleşlik yapmayacağını, kalleşliğin kadınlara özgü bir davranış olduğunu düşünenler, öncelikle erkek egemenliği yanlısı, ancak ondan sonra Atatürk-çü olmalıydılar.

*

İşim kolaylaşmıştı. Artık Mustafa Kemal’in İkinci Yasama Yılını Açış Söylevini, devletin olmadığı 23 Nisan halk bayramındaki kadınların bakışlarından kaçmadan okuyabilirdim.

Ama karar verdim, bu arama serüvenini de anlatacaktım. ''Baylar’ demiyordu, ''Efendiler’ diyordu Mustafa Kemal. İş yazışmalarından bildiğim ''Dear Sirs’, yani “Sevgili/Sayın Baylar'', bir kibar İngiliz seslenişiydi topluluğa ama Türk seslenişi, orada bayanların da bulunma olasılığı varsa, öyle olmazdı.

*

Ben söylemiyorum, halkın o 23 Nisan’ları gösteriyor:

Türkiye Cumhuriyeti parantez değil, kadınıyla erkeğiyle, halkın ulusal devletidir.

Onu paranteze dönüştürebileceklerini sananlar, asıl kendi yarattıkları yanılsama döneminin parantez olduğunu görecekler. Dilerim, yaşıyor olurlar da görebilirler.