AKP Anayasa Değişikliklerini Kim İçin Yapıyor?

AKP Anayasa Değişikliklerini Kim İçin Yapıyor?

Dr. Evren Haspolat – Siyaset BilimciAnayasa, bir devletin örgütlenmesini, temel kuvvetlerinin işleyişini ve birbirleri ile ilişkisini ve aynı zamanda devlet ile vatandaş arasındaki ilişkiyi düzenleyen belgedir. Bu belgelerin dünya...

Dr. Evren Haspolat – Siyaset Bilimci

Anayasa, bir devletin örgütlenmesini, temel kuvvetlerinin işleyişini ve birbirleri ile ilişkisini ve aynı zamanda devlet ile vatandaş arasındaki ilişkiyi düzenleyen belgedir. Bu belgelerin dünya üzerinde hakim hale gelmesi ise henüz çok yenidir. Anayasalar, 1700’lerin sonlarından itibaren devlet gücünü sınırsızca ve tek başına kullanan kralların yetkilerinin sınırlandırılması ve böylece halkın haklarının güvence altına alınması mücadelesinin ürünüdür. Bu nedenle bir anayasadan bahsettiğimizde, mutlaka devlet ile toplum arasındaki bir anlaşmadan/uzlaşmadan ve devletin toplum karşısında sınırlandırılmasından söz ederiz. Dolayısıyla anayasalardaki değişiklikler hem toplumda genel bir uzlaşma ile hem de toplumun geneli için yapılır. Oysa AKP’nin iktidara geldiği ilk günden itibaren yapılan ya da yapılması planlanan anayasa değişiklikleri devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi düzenlemekten çok, bir kişiye endeksli olarak yapıldı.

Öncelikle şu tespitle başlayalım yazıya. AKP’nin 15 yıllık iktidarı, en başından beri bir anayasa değiştirme süreci olarak yaşandı.

Çünkü, AKP iktidara geldiği 3 Kasım 2002’den bu güne, sürekli olarak ya Anayasa’yı değiştirdi ya da değiştirmediği zamanlarda elinde daima bir değişiklik paketi vardı. Ve bu hamlelerin tümü de daima bir tek kişiye odaklanarak; onun iktidarını güçlendirmek, mutlaklaştırmak ve sınırsızlaştırmak yolunda ilerledi. Dolayısıyla AKP söz konusu olduğunda en başında beri mesele ne sistemin/rejimin ne de makamın adıydı. Asıl mesele bir kişiye sağlanacak sınırsız iktidar gücüydü. Bu hedeflendi. Adım adım ilerlendi. Ve her adımda tek kişi iktidarı arttırıldı.

Bu süreçte Bahçeli ile Saray görüşmeleri ekseninde şekillenen ve 16 Nisan’da oylayacağımız değişiklik ise şimdilik son durak. Ancak biliyoruz ki bu süreç Evet’in çıkması halinde Saray açısından, anayasanın Erdoğan’ın isteği doğrultusunda baştan sona değiştirilmesi ile tamamlanacak, Erdoğan Rejimi böylece tescillenecek.

Erdoğan’ın Vekilliği İçin Anayasa Değişikliği

AKP 3 Kasım 2002’de % 34,28 oyla tek başına iktidar oldu. Ancak partisi iktidar olurken Erdoğan, daha önce TCK 312. maddeden aldığı ceza nedeniyle hem parti kuruculuğu hem de milletvekili adaylığı onaylanmamış bir liderdi. Bu nedenle AKP’nin Meclis’teki ilk icraatı Erdoğan’ın önündeki engeli kaldırmak üzere Anayasa’da değişiklik yapmak oldu. Süreç 4 Aralık’ta AKP’nin Siirt’teki seçimlerin usulsüz olduğu gerekçesi ile itirazı, bu arada AKP’nin Erdoğan’ın önünü açmak için cezasını seçilmeye engel olmaktan çıkarmak üzere Anayasa’nın 67., 76. ve 78. maddelerini değiştiren teklifini Meclis’e sunması, 13 Aralık’ta AKP ve CHP’nin ortak oyları ile değişikliğin kabulü, 19 Aralık’ta Cumhurbaşkanı Sezer’in vetosu, 26 Aralık’ta veto edilen metnin AKP ve CHP oyları ile aynen kabulü ve sonrasında 31 Aralık’ta değişikliğin Sezer tarafından mecburen onaylanması ile sonuçlandı. Ardından da AKP Siirt milletvekili Mervan Gül’ün yeniden aday olmaması ile Erdoğan 9 Martta Siirt’ten milletvekili seçildi.

Bu anayasayı ilk değiştirme hamlesinde AKP’nin tek hedefi Erdoğan’ı milletvekili yapmaktı. Yapılan değişiklik de tam olarak bunu sağladı. “Affa uğramış olsalar bile'' “ideolojik ve anarşik eylemler'' suçu “terör eylemi''ne dönüştürülürken, “genel seçimden 30 ay geçmedikçe ara seçimlere gidilemez'' ifadesine eklenen “bir ilin ve seçim çevresinin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde üyesinin kalmaması halinde ara seçim yapılır'' düzenlemesi ile Erdoğan’ın o anda seçilmesinin önündeki tüm engeller kaldırıldı. Ve böylece bir kişi için Anayasa değiştirme geleneği başlamış oldu.

Erdoğan’ı milletvekili ve başbakan yapan bu değişiklikten sonra Anayasa, AKP’nin öncelikli gündemi olmaktan çıktı. Öncelikli gündemi ekonomiye, AB üyelik sürecine, ulusal ve uluslararası alanda kabul edilebilirlik oranını arttıracak alanlara, konulara kaydı. Ta ki 2007’de cumhurbaşkanlığı seçimi gelene kadar.

Güçlü Başbakanlık İçin Değişiklik

Cumhurbaşkanı Sezer’in görevi 16 Mayıs 2007 tarihinde doluyordu ve Erdoğan’ın hedefi de Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanı olmaktı. Ancak toplumsal düzeyde özellikle Cumhuriyetçi kesimlerde bu isteğe büyük bir direnç gelişti. Cumhuriyet Mitinglerinin damgasını vurduğu bu sürecin sonunda Erdoğan kendi adaylığından vazgeçerek, 24 Nisan’da partisinin adayı olarak Abdullah Gül’ü ilan etti. Söz konusu ilk denemede Gül, 367 Krizi nedeniyle cumhurbaşkanı seçilemeden 22 Temmuz Milletvekili Seçimlerine gidildiyse de, hem seçimler süresince Gül’ün “cumhurbaşkanlığının hakkı olduğu'' savını işlemesi, hem de seçimlerde AKP’nin % 46,6 oy almasının ardından Bahçeli’nin “MHP cumhurbaşkanlığı seçiminde TBMM’de olacaktır'' açıklaması ile Gül’ün önündeki engeller kalktı ve kendisi de bunun üzerine adaylığını yeniden ilan etti. Ancak Erdoğan’ın bu süreçteki tüm açıklamaları, Gül’ün adaylığına dair desteğinin bir kerhen destek olduğunun göstergesiydi. Kaldı ki Gül’ün yeniden adaylığını engelleyemeyince de ilk yaptığı şey 8 Haziran’da anayasa hukukçusu Prof. Dr. Ergün Özbundun’a sipariş verdiği “Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Önerisi''ni 29 Ağustos’ta kabul etmek oldu. Yani Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçildiği gün olan 28 Ağustos’un hemen ertesi gününde.

Özbudun ekibinin hazırladığı 29 Ağustos 2007 tarihli anayasa önerisi, 1982 Anayasası’nın zaten kuvvetler arasında yürütme, yürütme içinde ise cumhurbaşkanı lehine bozduğu denge-fren mekanizmasını, bu sefer yürütme içinde başbakan lehine daha da bozarak yasamayı güçsüzleştirip, yürütmeyi daha da güçlendiriyordu. Yani tasarı 1982’nin güçlü cumhurbaşkanlığından, güçlü başbakanlığa geçişi düzenliyordu. Çünkü Erdoğan cumhurbaşkanı olamamıştı, çünkü iktidar gücü olarak kullandığı koltuk hala başbakanlıktı.

Bu nedenle öneri; cumhurbaşkanından Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak, gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırmak, yabancı devletlere Türk Devletinin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek, milletlerarası andlaşmaları onaylamak ve yayımlamak, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar vermek, Genelkurmay Başkanını atamak, Millî Güvenlik Kurulunu toplantıya çağırmak ve Başkanlık etmek (teklifte iki alternatifli düzenlenmiş: öncelikle başbakanın, ikincisinde cumhurbaşkanının başkanlığı önerilmiş), başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilân etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak, Genelkurmay Başkanı, vali ve büyükelçi atamaları dışındaki kararnameleri imzalamak (hangilerinin olacağı kanunla düzenlenir kuralı getiriliyor), sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak, Devlet Denetleme Kurulunun üyelerini ve Başkanını atamak, DDK’ya inceleme, araştırma ve denetleme yaptırtmak (DDK kaldırılmıştır), Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek,  üniversite rektörlerini seçmek, Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcı vekilini, Askerî Yargıtay üyelerini, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğinin kuruluşu, teşkilat ve çalışma esasları, personel atama işlemleri Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlemek yetkilerini; Meclis’ten ise kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme yeter sayısını 138’e indirerek (138 üye ile iktidar partisine yasa yapma hakkı veriyor) üstelik bu yetkiyi temel haklar ve özgürlükler ile bütçe dışında her konuda üstelik sınır koymadan verdiği için aslında yasa yapma yetkisini, bütçenin yıllık olma zorunluluğunu kaldırarak ve kesin hesap kanununu bütçe ile birleştirerek Meclis’in bütçeyi denetleme ve bunu bir güven oylamasına dönüştürme yetkisini ve vergi oranlarını belirleme yetkisini almıştır[1].

Özbudun önerisi, o günün koşullarında hayata geçirilmemiştir ya da Abdullah Gül’ün ''Çankaya noterliği’ sınırlarını en başından beri kabul etmesi ile buna gerek de duyulmamıştır. Böylece Erdoğan ülkeyi 2007-2014 aralığında fiilen, gerek başbakanlık gerekse cumhurbaşkanlığı yetkilerini tekelinde toplayarak ve Meclis’teki çoğunluğuna da yaslanarak yönetmiştir. Ancak her halükarda Özbudun önerisi, içeriği itibariyle bize şunu söylemektedir: Erdoğan söz konusu olduğunda önemli olan makamdan çok, makamın elindeki iktidar gücüdür. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olamadığı koşullarda, Anayasa’da cumhurbaşkanının yetkilerini sembolikleştiren, buna karşın yürütme ve temel anlamda yasama gücünü başbakanlık makamında toplayan bir anayasa değişiklik önerisi başka nasıl yorumlanabilir?

Erdoğan’ın sipariş verdiği 2007 anayasa değişikliği yukarıda belirtilen nedenlerle yapılmamıştır, ancak diğer taraftan AKP-Erdoğan cephesinden anayasa değişikliği gündemi de tüketilmemiştir. Bu bağlamda 2010 değişiklikleri, Erdoğan’a seçilme imkanı (2003) ve cumhurbaşkanının halkoyu ile seçilmesini (2007) sağlayan değişikliklerinden sonra, ağırlıkla yargının yapısını dönüştüren ve iktidarın üst yargı organları eliyle yargıyı denetlemesini sağlayan değişiklikler olmuştur. Bu haliyle 12 Eylül 2010 referandumu doğrudan başbakan ya da cumhurbaşkanının görev alanlarında değişiklikler yapmadan, kuvvetlerden biri olan yargının denetimini yürütmeye aktarmıştır.

Güçlü Cumhurbaşkanlığı İçin Değişiklik

Son olarak 2013’ten beri “bize özgü başkanlık'' sistemi adı altında ilerletilen ve anayasal düzeyde sonuçsuz kalan rejimi değiştirme çalışmaları, 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi sonrasında uygulamaya konulan olağanüstü hal ile önemli bir mesafe almıştır. Erdoğan’ın gerek olağanüstü hal öncesinde yürütme gücünü hem Saray’da kurduğu daireler üzerinden hem de Bakanlar Kurulu’nu sık sık kendi başkanlığında toplayarak kendinde merkezileştirmesi, gerekse de olağanüstü halin verdiği imkanlarla devlette yürüttüğü tasfiyelerle fiilen elde ettiği güç, nihayet Bahçeli’nin “fiili duruma hukuki boyut kazandırılma'' tutumu sayesinde nihayete ulaşmak üzere.

Erdoğan’ı ''seçilmiş mutlak kral’ yapacak, yani devletin üç ana organı olarak yasama, yürütme ve yargının yetkilerini tek bir kişinin elinde toplayacak olan son anayasa değişikliği önerisi ile, yürütme içindeki asıl yönetsel yetkiye sahip başbakanlık ve bakanlar kurulu makamları kaldırılırken, yürütmeye dair tüm görevler cumhurbaşkanlığı altında, aslında Erdoğan’a verilmiştir. Diğer taraftan yürütme gücünü tek başına ele geçiren ve partili olan bu cumhurbaşkanlığı konumu, hem cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile yürütme alanındaki tüm yasal düzenlemeleri tek başına yapma yetkisi, hem bütçe yasasının onaylanmaması halinde bile cumhurbaşkanına yeniden değerleme oranları ile onaysız uygulama yetkisi vermesi, hem de Meclis’in yürütmenin tek sahibi olan cumhurbaşkanını denetleme yollarının kapatılması sebebi ile yasama yetkisini kullanan Meclis’i devre dışı bırakmıştır. Oysa halkın temsilcilerinden oluşan meclisleri meclis yapan asıl yetki, ülkede geçerli olacak kuralları koymak ve milletin parasının nasıl kullanılacağına karar vermektir. Bu yetkiler de Anayasamızın 7. maddesinde “yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez'' ifadesi ile kayıtlanmıştır. Mevcut değişiklik işte millet adına bir kurulda olana bu yetkiyi de bir tekil kişiye teslim etmektedir. Yargı yetkisi Anayasa’ya göre bağımsız mahkemelerce kullanılır (md. 9). Ancak bu mahkemelerin yasama ve yürütmenin etkisinde kalmadan bağımsızca adalet dağıtmaları, onların hakimlerini ve savcılarını atayacak olan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun bağımsız ve tarafsız olmasına bağlıdır. Oysa değişiklik 13 üyeli HSK’nın 6 üyesini doğrudan partili cumhurbaşkanına seçtirirken, 7 üyesini de onun partisinin çoğunluğu elinde bulunduracağı Meclis’e seçtiriyor. Yine Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin çoğunluğunu da belirleyen yürütme gücünü kullanan partili cumhurbaşkanı. Bu koşullarda yargının bağımsız ve tarafsız olamayacağı, taraflı yürütme gücünün denetimine gireceği açık. Son olarak partili cumhurbaşkanı olağanüstü hale tek başına karar verdiği gibi, bu hallerde vatandaşların tüm temel hak ve özgürlüklerini de istediği gibi sınırlama hakkına sahip oluyor.

Tüm Yollar Roma’ya Çıkıyor: Kişiselleşmiş Anayasa

Hal böyleyken soralım. AKP döneminin anayasal değişiklikleri kim için ve kimler tarafından yapılmış? Halk için mi? Halkın haklarını anayasada güvenceye almak için mi? Ve halkın tüm kesimlerinin en geniş katılımını sağlayan kurullar aracılığı ile mi yapılmış? Yoksa bir kişinin kendi iktidarını mutlaklaştırmak için görevlendirdiği birkaç kişi tarafından kapalı kapılar ardında halka sorulmadan mı yapılmış?

Değişiklikler halk için yapılsaydı, o zaman halkın temsil kanalları genişletilirdi. Halkın sözcüleri arasında yetkiler pay edilirdi ki halk birine ulaşamazsa, diğerine ulaşıp derdini anlatsın. Oysa bu değişiklikler halkın egemenlik yetkisini devrettiği yasama, yürütme ve yargı güçlerini, yani halkın egemenliğini bir kişiye teslim ediyor.

Güçlü başbakanlık ya da güçlü cumhurbaşkanlığı. Ad ne olursa olsun, anayasa değişikliği hangi koltuğu güçlendirirse güçlendirsin, sonuç değişmemektedir. AKP iktidarının başından beri tüm Anayasa değişiklikleri ve değişiklik çalışmaları yalnız ve yalnız bir tek adamın hedeflediği sınırsız iktidarı elde edebilmesi için yapılmıştır ya da yapılmaya devam etmektedir.

1924 yılında Giresunlu bir gencin dediğini tekrar edelim: “Ferdi saltanatın mezarı Büyük Millet Meclisi binasının altındadır''.

Tek kişi egemenliğine HAYIR.

[1] Bu konuda ayrıntılı bir inceleme için bkz.

ABC Kritik