Babamdan özür dilerim, önemli bir adam olamadım

Babamdan özür dilerim, önemli bir adam olamadım

Sami GünalYazana, çizene, saygı ve heves duyarak büyüdük. Baskın olan hevesimiz, özellikle günlük (makale) yazanlara karşıydı. Neden günlük? Gündemi hızla değişen bir ülkede güncele-gündeme karşı hızlıca bir şeyler...

Sami Günal

Yazana, çizene, saygı ve heves duyarak büyüdük. Baskın olan hevesimiz, özellikle günlük (makale) yazanlara karşıydı. Neden günlük? Gündemi hızla değişen bir ülkede güncele-gündeme karşı hızlıca bir şeyler söyleme heyecanıyla olsa gerek…

Gelişmiş Batı ülkelerinde ve Amerika’da köşe yazarlarının bizdeki gibi her gün yazmadığını ve etki gücünün de o oranda yüksek olduğunu biliyoruz. Şöyle bir teşbih yapsak, acaba yerinde olur mu? “Dertleri az, yazanı da az.'' Bizde konu enflasyonu var; yaz babam yaz! Aşağı yukarı, ulusal ölçekteki gazetelerde -aralığı geniş tutalım- 600-800 tane köşe yazarı olduğu söylenir. Gerçek yazar sayısı ben diyeyim yüzde on, siz diyesiniz yirmi. “Edebi tatlı'' kalem konusuna hiç girmeyelim. Köşe yazarlığı adı altında yutturulan niteliksizlikleri de konumuz dışında bırakalım.   

Kimi hesaplamalara göre fiziki gazete türü bilemediniz yirmi yıl içinde hepten tarihe karışacak. Devir, elektronik gazete devri... ABC de bu elektronik gazetelerden biri. Henüz bir buçuk yaşındadır.

İşte, yukarıda sözünü ettiğim hevesimi ABC treninin mülteci kompartımanında gidermeye çalışıyorum. Hayat yolculuğunda trenlere hepten geç binmiş sayılırım. Belki üşengeç belki kendini geri çeken biriyim. ABC trenine altı ay sonra atladım. Merdan ve mahir olan makinistini pek usta bulurum. Gayretli, üretken, sönmeyen bir yanardağ misali sürekli lav (fikir) fışkıran bir fikir işçisidir. Sever ve güvenirim. Şundan dolayı: Düz ya da sıradan, sadece aktarmacı bir aydın, ilerici demokrat olmaktan ziyade teorisyenliği olan bir fikir işçisidir.

Ammaa, kırgın ve kızgınım!..

Bugün bu trene binişimin seneyi devriyesidir. Kendi çapıma göre az da yazı çıkartmamışım hani! Bekledim ki büyük patron, üst manşette anonslar yaptırtır, iyi ki bize gelmiş falan der(!) Ben, öyle eve gönderilen birkaç çeşit kutu çikolata ve koca bir çelenge kanacak adam mıyım(!)

Sanırım bu ağızla son yazışım olur. Geçenlerde yazdığım “Ayşenur Abla'' yazısında yaşanmış bir olay anlatmıştım: “Bir adam, Belediye Başkanı’nı sıkboğaz etmiş; gelmiş gitmiş bana iş, demiş. Bir değil, yüz beş değil… Boş kadro da yok! Başkan bunalmış. En sonunda, gel sen şu kapıda dur; içeri giren çıkanı say; al sana iş, demiş. Bir süre sonra adam, Başkan’a gelip de giren çıkanlar çoğaldı bana bir yardımcı tahsis eder misiniz, demesin mi? Anlayacağınız, adam kendini ve tırı vırı işini oldukça ciddiye almış. Benim ki de o hesap.''

Evet, kendi kendime gelin güvey olup kendimi bayağı kadrodan, aileden saymaya başladım. Ciddi ciddi editöryal masadaki “spartakist'' çocuklara fırça çekiyorum. Oraya gelirsem elinizden işinize alırım ha, falan diye tepeden bakar oldum... Vay efendim, öyle spot başlık mı verilirmiş de yok Google etiketlemesi öyle mi yapılır mıymış…

Yayından sonra vay ki bir nokta eksiği göreyim… Kendi kendimle cebelleşiyorum. Dur bu kadar sıkboğaz etme, diyorum fakat kendimi alıkoyamıyorum. Üşenmeden, ama korku içinde telefona sarılıyorum… Oh be! Yine de bir tesellim var. Hiçbir şeyimi ciddiye almasalar bile gramer titizliğimi alıyorlar ciddiye. Ve bana bu anlamda güven duyguları taşıdıklarını bilmek beni rahatlatıyor. Bu rahatlığa son vermeliyim…

Kendimi ciddi ciddi as yazar kadrosundan zannedip bir daha yazı mazı göndermem ha, fırçalamaları falan… En sonunda bir ara uyanıp kendimi çimdikleyerek tembihledim: Sus aslanım, “Geç buldum, tez kaybettim, ona yanarım.'' şarkısını terennüm ettirirler sana… Şimdi içime korku sindi çok usluyum çok! 

Derken, deliyi kışkırtmak ister gibi bir iki teknik arıza denk gelip de yazılarımı isimsiz vermesinler mi! İşte ortalık şimdi Kel Ali'nin bağına dönecek! Vay efendim, imzalı yazı isimsiz verilir miymiş, o zaman Haber Merkezi mahreçli bir yazı gibi olurmuş... Muş da muş! Bir keresinden de soy ismimden bir harf düşmesi olmasın mı! Vay ki ne vay!

Ah ah, ben ismimin peşine düşmeyeyim de kim düşsün? Herkes kendi derdindeyken ben ne dertteyim? Ayının kırk türküsü varmış, kırkı da ahlat (armut) üstüneymiş. Ben de ismimle şaşıp kalmışım. Hâlbuki ne kadar da mütevazı olduğum söylenir. Çeşitli deneyimle sabittir ki kendimi hep gizlemiş ya da ikinci plana atmışımdır(!) Ama n’apim kardeşim, daha bir kapı zilinin üzerinde dahi ismim yok benim. Hasbelkader ABC gazetesinde imzalarımı göreli beri "Görmemişin oğlu olmuş..." durumlarındayım.

Yoksunluğum kapı ziliyle kalmış olsa yine iyi! Biliyorum o kadar da zor değil beş on lira verip de otuz adet kartvizit bastırmak. Borç harç bir kartvizit bastırmasına bastırırım da… Fakat, bir kartvizitin üzerine iki punto iki buçuk santim kadar yazdıracak önemde bir ismim bile yok. Ne yazdırayım? "Boş oğlu boş" mu yazdırayım?

Gözyaşlarım içinde zavallı babamdan özür diliyorum ki yüzünü ağartacak "önemli bir adam'' olamadım. "Önemli adam" olmak önemlidir. "Değerler" kaybolmuşken "değerli adam" olmanın önemini ve değerini bileni hakk (Tanrı) getire!

Şimdi önemin önemini önemsizleştirip de aklımca bir "değer" mi yaratacağımı sanıyorum? Şaşarım aklıma!

Önemli ne, değerli ne?

Yazıyı, dolayısıyla anlatımı çarpıcı şekilde anlaşılır kılmak yazarlardan beklenendir... O nedenle direkt, bodoslama (kafadan) geneleve gireceğiz. Amacımız, bu evlere girip de buradaki insan kardeşlerimizi yıkmak, rencide etmek değildir. Derdimiz “önemli'' ve “değerli'' üzerine olan meramımızı ya da yaptığımız ayrımın izini, en çarpıcı bu hane mahiyetinde bulacağımızı düşünmekteyiz de ondandır.

Her bir hizmet ve üretim yerinin bir amiri/patronu olduğu gibi genelevin de bir oda amiri/patronu vardır. Danışılır, karar verir, hüküm kurar... Falan filan! Hatta izin bile verir. Bu amir patronların dairesi önünde levhaya işlenmiş bir unvanları da yok. Fakat hepimiz biliriz ki bu ağır işçiliğin amirlerine/patronlarına kafamızın içindeki levhada yazan haliyle nam, "pezevenk" denir.

Orası, bir işletmedir ve dolayısıyla ekonomik karşılığı olan bir hizmet üretiyor. Kendi mantığı çerçevesinde kararlar alınıyor-veriliyor. Bu, alınan verilen kararlar kendi iş anlayışları doğrultusunda çok çok önemlidir değil mi? Elbette! Peki, kabul ettik. Bu pezevenkler bu bağlamda gerçekten “önemli''dir. Kesinlikle! O kadar önemlidirler ki kendi disiplinleri içinde es geçmek ne mümkün!

Yine peki, “değerli'' midir bu pezevenk, işlevi itibariyle? Herhangi bir ulvi/beşeri “değer'' atfı yapılır mı? Olur şey değil!

“Değerli'' kavramının önemi üzerinde, artı ahkâm kesmeye gerek kaldı mı? Kocaman hayır! Bu noktadan sonra ahkâm kesmek gereksiz kâğıt israfı ya da göz önünde olduğu üzere ekran kirliliğidir.

Önemli ile değerli olanın ayrımını kavrayışım, ideolojik bir yakınlığımız kalmasa da öyle ya da böyle (yazılarındaki edebi üslubundan ) ilham kapmışlığımız olan Çetin Altan sayesinde oldu desem yeridir.

Bu ünlü yazarımızın şöyle bir tespiti vardı: “İnsanlar değerli olmayı unuttular, önemli olmaya çalışıyorlar.''

Altan’ın Çetinliğini bir kenara bırakıp, bu iki kavrama olan katkısını kendi meşrebimizce somutlaştıralım.

Herhangi bir ülkenin Başbakanı ya da Cumhurbaşkanı önemli biridir elbette; hukuki ve siyasi statüsü ve temsil kimliği itibariyle.

Peki, “değerli'' biri midir?

Herkes hukuka uygun ya da uygun olmayan kendi edimleriyle değerini tesciller.

O gündür bu gündür önemli olanla değerli olanı birbirine karıştırmayan bir adamım.

ABC Kritik