Bakan Yanık: Kadına yönelik şiddetle mücadele İstanbul Sözleşmesi'yle başlamadı

Bakan Yanık: Kadına yönelik şiddetle mücadele İstanbul Sözleşmesi'yle başlamadı

''Taksim'de konusu çok tartışılır eskiden beri bütün eylemlerde tartışılır. Normal şartlarda gösteri ve toplantı için izin almaya gerek yoktur. İnsanlar herhangi bir konuyla alakalı kanaatlerini topluca ifade etmek istediklerinde bunu yapabilirler''

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Derya Yanık, Türkiye'nin imzasını çektiği İstanbul Sözleşmesi'ne ilişkin olarak, "İstanbul Sözleşmesi yürürlükten kalktı, şu hakkı kadınlar kullanamıyor diyeceğimiz bir şey yok"  görüşünü savundu. Yanık, "İstanbul Sözleşmesi'nden çıkmanın kadına yönelik şiddeti arttırdığına dair iddiayı ortaya koyamayız" iddiasını dile getirdi.

Taksim'deki 20. Feminist Gece Yürüyüşü'nün engellenmesine ilişkin olarak da "Kadınların toplantı yapmasıyla değil Taksim'le ilgili toplanmalarında bir durum var" yorumunu yaptı. 

Habertürk TV'de Mehmet Akif Ersoy'un canlı yayın konuğu olan Yanık sorulara yanıtladı.

"Kadınların toplantı yapmasıyla değil Taksim'le ilgili toplanmalarında bir durum var"

Taksim'de konusu çok tartışılır eskiden beri bütün eylemlerde tartışılır. Normal şartlarda gösteri ve toplantı için izin almaya gerek yoktur. İnsanlar herhangi bir konuyla alakalı kanaatlerini topluca ifade etmek istediklerinde bunu yapabilirler. Ancak belli yerler ve mekânlar vardır, oralarda toplantı yapmaları yasaklanmıştır. Taksim Meydanı bunlardan bir tanesi. Kadınların toplantı yapmasıyla değil Taksim'le ilgili toplanmalarında bir durum var. Bütün toplumsal toplanmalarda böyle bir mesele karşımıza çıkar. Oradaki konu 8 Mart'ta insanların bir araya gelip, kanaatlerini varsa tepkilerini koymaları değil Taksim'in toplanma alanı olarak kullanılmaması ilgili bir karar bu.

"Kadın meselesi bir tek gününe sığdırılacak bir mesele değil"

8 Mart bütün kadınlarımıza kutlu olsun. Bugün Ankara'da programlarımız vardı. Aslında sembolik günlerin her birisi o meseleye dikkat çekmek için ihdas edilen zamanlardır. Aslolan bizim, 8 Mart özelinde konuşacak olursak kadın hakları, emekçi kadın hakları başlığı altında kadınların eşit biçimde fırsatlardan, imkânlardan yararlanabilmeli ve imkânları onlara sunabilmemiz gerekiyor. 8 Mart ne yapmışız, ne yapmamız gerekiyor, başka ne yapmamız gerekiyor bunları konuşmak için fırsat olarak değerlendireceğimiz bir gün. Kadın meselesi bir tek gününe sığdırılacak bir mesele değil. Sosyal karşılığı olan bir şeyden bahsediyoruz. Bunun toplumsal, sosyal, ekonomik birçok tarafı olan meseleden bahsediyoruz.

"İstanbul Sözleşmesi'nden çıkmanın kadına yönelik şiddeti arttırdığına dair iddiayı ortaya koyamayız"

İstanbul Sözleşmesi'nden çıkmanın kadına yönelik şiddeti arttırdığına dair iddiayı ortaya koyamayız. Türkiye'nin kadın hakları mücadelesi yeni bir mücadele değil. AK Parti'nin kadın hakları, kadına yönelik şiddetle mücadelesi İstanbul Sözleşmesi'yle başlayan süreç değil. İstanbul Sözleşmesi kadın haklarının korunması, her türlü şiddet biçiminden korunması, sosyal, siyasal, ekonomik hayata katılmasıyla alakalı mücadelesinin bir parçası olarak ortaya çıktı. 2002'de iktidara gelen siyasi partinin 2014'de onaylayıp, yürürlüğe giren bir sözleşmeden bahsediyoruz. Ne Türkiye'nin ne AK Parti'nin kadına yönelik şiddette mücadelesini İstanbul Sözleşmesi'yle başlatmak olmaz. İstanbul Sözleşmesi'nin daha öncesini aktivist, hukukçu kimliğimle bakan olduktan sonra bakanlık kimliğiyle konuştum. Söylediğim şey hep aynı; İstanbul Sözleşmesi Avrupa Konseyi üyesi ve taraf devletlerin iradeyi ortaya koyan bir çerçeve metin. Oluşturulan bütün müktesebat önemli. Bu çerçeve metnin içerisinde pek çok farklı gruplar tartışma noktaları çıkardılar.

İki aşırı yorumun arasında sıkışan metinden bahsediyoruz. Türkiye'nin kadına yönelik şiddetle mücadele ile kadınların sosyal hayata katılma çabası pek çok uygulama metnine zaten konu oldu. Bizim 6284 sayılı kanunumuz var. 2012'de yürürlüğe girdi. İstanbul Sözleşmesi'ne imza koyduğumuz için atıf olarak İstanbul Sözleşmesi der, 14 yıl bizim iç hukuk olarak uyguladığımız yasamız var. 6284 sayılı kanunun uygulamadı ki karşılıklarını konuşuyoruz.

Eksik kalan bir tarafı var mı, bunlar tecrübe ile pratize ettiğimiz şey. İstanbul Sözleşmesi'nden bağımsız olarak biz TCK'yı yeniden yazdığımızda kadın şiddetiyle alakalı parametreyi tepetaklak değiştirdik. 2004'e kadar töre saikiyle namus cinayeti işlemek indirim sebebi iken, biz bunu tam tersi ağırlaştırıcı sebep haline getirdik ve birdenbire töre cinayetleri bitti. 

"Kadına yönelik şiddet dediğimizde aklımıza sadece kadın cinayetleri gelmemeli"

Niye? Parametreyi değiştirdiniz çünkü. Kasten adam öldürmenin en ağır kısmına dahil edildiğinde töre cinayeti kavramı hayatımızdan çıktı. Kadına yönelik şiddet dediğimizde aklımıza sadece kadın cinayetleri gelmemeli. Cinayetle sonuçlanmayan, ağır şiddet vakaları da ayrıca var. Şiddet konusu çok boyutlu bir mesele. Sadece yasa yaparak önleyebileceğiniz, ortadan kaldırabileceğiniz, eğitimle önleyebileceğiniz bir mesele değil. Bunların hepsiyle bir arada önleyici ve koruyucu tedbirlerin eşgüdümlü bir biçimde aynı ciddiyetle ihdas edilmesi gereken bir süreç.

"Aktivist kimliğimi hâlâ taşıyorum."

Bizim iç serencamımıza baktığımızda Türkiye'de kadına yönelik şiddetle mücadele noktasında ortaya koyduğumuz çaba bunu sadece siyaset anlamında söylemiyorum. Ben sivil toplumdan gelen insanım. Aktivist kimliğimi hala taşıyorum. Bu bir ortak çabadır. Siyasetin, sivil toplumun sahip çıkmasıyla, yargının sahip çıkmasıyla, iş dünyasının sahip çıkmasıyla, bakanlık olarak bütün paydaşlarımızla çalışmalar yapıyoruz. Eğitim, sağlık, kolluk güçlerinin ortak sahip çıkmasıyla yol alınmıştır. Hepimizin bildiği söz vardır; insanın acısının kendisine ne kadar yakıcı olduğunu ifade eder; ateş düştüğü yeri yakar.

Biz insan hayatıyla alakalı lakin insan onuruyla alakalı meselelerde hiçbir zaman istatiksel bakamayız. Rakamlar üzerinde ferahlatıcı etkiden bahsedemeyiz. Bir kişi de olsa bu böyle. O bir kişinin ailesi, çocukları var. Biz bu anlamda şiddete karşı sıfır tolerans ilkesiyle hareket ediyoruz. Bütün paydaş bakanlıklarımızın hepsiyle aynı şeyin altını çiziyoruz. Bir kıyaslama anlamında bir şeyi ölçümlemeniz lazım. Türkiye'nin kadına yönelik şiddetle mücadelesi sonuç veren bir mücadele.

Dünya ölçeğinde baktığımızda, dünyanın bu mücadeleye bizden yıllar önce başladığını düşündüğümüz ülkelerle kıyasladığımızda hem vakalar hem cinayetler konusunda Türkiye'nin karnesi, kıyaslama anlamında söylüyorum çok kötü değil lakin bizim için yeterli değil. Avrupa ile kıyasladığımızda iyi olduğumuz veya benzeri olduğumuz ülkeler var. ABD'de yüzde 25-30 civarında aile içi şiddet ve cinayet var. Fransa'da oranlar yüksek, 4 kadından birisi eşi ya da sevgili tarafından öldürülüyor.

Şiddet meselesi maalesef küresel ve insana dair bir mesele. Burada biz çalışmalarımızı yaparken hem kendi iç tecrübelerimizi hem dünyadaki iyi uygulama örneklerini, benzeri mücadeleyi veren ülkelerdeki iyi uygulama örneklerini takip ediyoruz. Bu ortak bir tecrübeyi de gerektiriyor. Çözümü nerelerde buluyorsak bunun takibini yapıyoruz. Meseleyi bölgelerarası terazi olmaktan çıkarıp bütün toplum, kültür ve eğitim, sosyal katmanlarda, ekonomik katmanlarda karşılaşılabilen bir mesele olarak görmemiz. Maalesef her yerde oluyor ve her katmanda kadının karşılaşabileceği bir sorundan bahsediyoruz, o zaman birlikte mücadele etmeliyiz diye bunu ortaya koyuyoruz.

Kadına yönelik şiddetle mücadele, kadına yönelik bir suç olduğu tanımı bile Türkiye'de henüz çok yeni bir tanım. Bundan 30 yıl önce belki çok az sayılardan bahsedebiliriz lakin görünürlüğü olmadığı, mağdurların ortaya çıkmadığı, kendilerine korunma mekanizma olduğunu düşünmediği sürece. Ülkemizin hiçbir bölgesini incitmek gibi niyetim yok ama; kadına yönelik şiddet verilerinin toplandığı istatistiklerde hep İzmir birinci çıkar. En çok şiddetin olduğu yer olarak çıkar. İzmir'de kadınlar şiddete maruz kaldığında daha kolay kolluğa giderler. Hiç tahmin etmeyeceğiniz yerler İzmir'in yanında hiç şiddetin olmadığı yerlermiş görünür.

Şiddet istatistiğinin bu anlamda kadınların kendi haklarının daha yoğun biçimde kolay aradıkları şeklinde de değerlendirmemiz lazım. Kadın cinayetleri, kadın olduğu için sadece cinsiyetinden dolayı bir cinayete maruz kalan, hayatını kaybeden kadınların sayısı 2021'de 307 olmuş. Belli zamanlarda değişkenlik gösteren sayılar bunlar. Özetle bir kişi bile olsa bizim için mücadele edilmesi gereken bir alan.

"İstanbul Sözleşmesi'nin yerini ikame etmeye gerek yok"

İstanbul Sözleşmesi'nin yerini ikame etmeye gerek yok. İstanbul Sözleşmesi düzenleyici hükümleri olan sözleşme değildi; bir irade beyanı, bir çerçeve metniydi. Taraf devlete bir kadın şiddete uğradığında yasal olarak eksikliğin varsa mevzuatını değiştir, ekonomik olarak destekle, korunmaları gerekiyorsa bunu yap diye bir tavsiye metniydi. Her bir taraf devlet, kendi eksiğini kendisi tespit ederek onunla ilgili düzenlemelerini kendisi zaten yapıyor ya da yapmıyor. Bu anlamda İstanbul Sözleşmesi yürürlükten kalktı, şu hakkı kadınlar kullanamıyor diyeceğimiz bir şey yok. Bunun altını özellikle çiziyorum.

Yasal düzenlemeler

TCK'da yeni yapılacak düzenlemelerle beraber, kadına yönelik saldırılarda somut pişmanlık emaresi içermeyen hiçbir davranış indirime tabi olmayacak. Takım elbise kravat indiriminden bahsediyoruz. Kasten yaralama, öldürme, işkence gibi suçların cezası arttırılacak. Kadın veya erkek ayrımı yok idi. Şimdi kadına karşı işlenen suçların sonuçlarının ağırlaştırılması sebebiyle kadına yönelik işlenen suçlar tanımını zımnen yapmış olacak TCK.

Nikâhlı ya da boşanmış olan işlenen suçların alt sınırı 9 aya çıkarılıyor. Israrlı takip suç kapsamına alınıyor, gerekli takdirde tutuklama kararı verilecek. Israrlı takip özellikle önemli. Hukukçu meslektaşlarımızın ısrarlı takibin nasıl bir cehennem azabına dönüştüğünü mağdurlar için, bunun suç olması bir süredir konuşulan meseleydi. Dolayısıyla bunun suç olması hem mağdurların hayat kalitesini düşürüyordu. Eş veya boşanan eşlere karşı işlenen suçlar katalog suç düzenlemesine dahil edilecek. Katalog suçlar TCK'da tutuklamanın şartları bir parça daha netleştirilir, öne çıkarılır. Katalog suçlarda tutuklama mümkün, salıverilme zorlaştırılır. Israrlı takip eş ya da boşanan eşe değil her halükârda suç. Talep halinde Baro tarafından kadınlara ücretsiz avukat temin edilmesi söz konusu olacaktır.

Bizim bakanlık olarak yaptığımız çalışmaları iki ana başlıkta toplamak mümkün.Birisi önleyici hizmetler diğeri koruyucu hizmetlerimiz. Önleyici hizmetler kapsamında, şiddete karşı farkındalık, eğitim ve farkındalık, adalete eğişim, kamuda topyekün seferberlik. Kadınların bir şiddet tehdidi ile karşılaştığında kullanacakları koruma mekanizmalarının oluşturulmasından bizim Alo 183 hattı, İçişleri Bakanlığının KADES uygulaması, 6284 kanun kapsamında tedbirlerin uygulanması, doğrudan doğruya şiddeti önleyici çalışmalar. Öbür tarafta kadınların ekonomik olarak güçlendirilmesi, kadın istihdamının arttırılması, ev eksenli üretimlerini teşvik edecek çalışmalarına kadar pekçok başlık. Koruyucu önlemlerde kadın koruma merkezleri, şiddet önleme merkezleri. Şiddet tehdidi altında olan şiddet önleme ve izleme merkezine müracaat ettikten itibaren biz hizmeti sunuyoruz.

"Mağdurun korunması eğer mümkünse failin iyileştirilmesi çabalarımız var"

Örnek hukuki desteğe ihtiyacı var, hemen sağlıyoruz. Korumaya ihtiyacı var, hemen kadın konukevlerimize alıyoruz. Ağır tehdit altında gizlilik kararı alıyoruz. Can güvenliğini tesis edecek mekanizmayı oluşturuyoruz. Diyelim ki şiddet tehdidi altında kadın konukevine sığınan kadına nakit destekler sağlıyoruz. Çocuğu varsa çocuğuyla beraber. 12 yaşın üzerindeki erkek çocuğu olan kadınların çocukları ile kendilerini birlikte kabul edeceğimiz konukevleri uygulamasını başlattık.

Yasal olarak yapılması gerekenler noktasında bugüne kadar daha çok mağdur odaklı çalışmalar yürütürken artık faillerin rehabilitasyonu, elektronik kelepçe uygulaması, şimdi artık sağlık tedbirlerinin uygulanması gibi bütün başlıkları ayrı ayrı mağdurun korunması eğer mümkünse failin iyileştirilmesi çabalarımız var. Alo 183 hattından sürekli bize ulaşmaları mümkün vatandaşlarımız. Hizmetlerimiz çerçevesinde daha nasıl genişletebilirizin çalışmalarını yapıyor ve yürütüyoruz.

Biz olumlu mesajların hepsine saygı duyarız; ancak şunu görmek lazım.Bugün yapılan eğitim hakkının önünde engellerin kaldırılması. Bugün kız çocuklarının eğitim hakkının önündeki bütün engelleri tek tek kaldırmış ve hiçbir engel bırakmamış bir siyasi iktidar var. Bu tür kurgusal vaatler ancak siyaset etme aracı olabilir. İnsan hakları dersi konulması, içerik olarak bugün zaten müfredatımızda insan hakları dersi olarak değil de eşitlik çalışmaları var. Milli Eğitim zaten bunu yapıyor. Eğitim, fırsat eşitliği, toplumsal farkındalık dediğimiz şey.

Eğitim sadece belli yaş grubuna ait değil. Ana okullarından başlayarak. Son çalışmamızla beraber Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı anaokullarında bütün çocuklarımızın aylık ödemelerini sosyal yardımlar kapsamına aldık. Çocukların eğitim hayatına ne kadar erken başlarsa okulda kalma süresinin o kadar uzadığını biliyoruz. Dolayısıyla bu tür tavsiye ve tespitleri yadırgamam lakin bizim yıllardır yapılan uygulamalarımızı muhalefet vaat olarak ortaya koyuyor.

Öncelikle çalışma arkadaşlarımızın hem özlük hem çalışma şartlarını iyileştirmek için büyük gayret gösterdiğimizi bilmelerini istiyorum. Hangi statüde olursa olsun çalışma arkadaşlarımızın hepsi çok kıymetli. Statü farkına bakmaksızın, yaptıkları işe verdikleri değer üzerinden değerlendiriyoruz. Bugüne kadar da en azından bunu her fırsatta ifade ettik. Şimdi hangi pozisyon olursa olsun, hangi grup olursa olsun bir noktada istihdama dahil olurken o şartları arkadaşlarımız biliyor. Bir süre sonra farklı talepler ortaya çıkmaya başlıyor. 4 D'nin şartları çerçevesi belli.

Bu şartları dahil olurken kabul edip, işe başlayıp hemen sonrasında çok geniş kapsamlı birtakım taleplerde bulunmayı doğrusu çok hakkaniyetli bulmuyorum. Biz arkadaşlarımızın fedakarlığını gözeterek iş barışı çerçevesinde bu yükü onlar için olabilecek en iyi biçimde hafifleterek bir çözüm bulmaya çalışıyoruz. Ancak bu onların bütün isteklerinin haklı olduğu anlamına gelmiyor.

Paralar kasada duruyor, bir yere gittiği yok. Niye böyle manipule ediyor insanlar? 15 Temmuz gibi, şehitlerimiz gibi hassas başlıkları manipule etmeyi çok doğru bulmuyorum. Hem benim kişisel hem de vakfın internet hesabından açıklıyoruz. Zaten para belli. Burası çok hassas nokta. 15 Temmuz Dayanışma Kampanyasında 310 milyon lira toplanmış. İstanbul Beşiktaş terör saldırısı sonrası düzenlenen kampanyada 52 milyon lira toplanmış. Vakıf bu bağışla kuruldu. Mart 2022 itibariyle hak sahiplerine 104 milyon 145 bin lira ödeme gerçekleştirilmiş. Şehit yakınları ve gazilerimiz için her ay 1500 lira ayrıca bayramlarda ilave destek veriyoruz.

Bugün itibariyle 387 milyon lira bulunuyor. Vakfa yapılmış bağışlar. Şartlı bağış olduğu için vakıf hukuku kapsamında da bizim manevi hukukumuz kapsamında da şartlı bağış ancak bağışlandığı konuya harcanabilir. Bunların neması şehit yakınları ve gazilerin dışında bir şeye kullanılmıyor. Sosyal medya hesaplarında çay, kahve masrafları soruluyor. Onların hiçbirisi, gelen misafirlere ikramlar bu hesaptan karşılanmıyor.

Vakfın personeli bir kısmı görevlendirmeyle bir kısmı cari giderlerinden karşılanıyor. Bir bardak çayın hesabını sorsanız karşılığını çok rahat verebileceğimiz bir hesap var ortada.

Önceki ve Sonraki Haberler
Gündem