• Dr. Çağlar Ezikoğlu | Birleşik Krallık Seçimleri’nin Büyük Hayal Kırıklığı: Corbyn ve Sol Popülizm

    Dr.Çağlar Ezikoğlu

    2017’de dönemin İngiltere Başbakanı Therasa May tarafından Brexit için yapılan baskın erken seçimi analiz eden bir yazı kaleme almıştım. Aslında o seçim İngiltere’deki muhafazakarların Brexit konusunda girmiş oldukları çıkmazın İşçi Partisi ve lideri Corbyn için önemli ve tarihi bir fırsat olduğunu söylemiştim. Önce 2017’ye geri dönelim, o seçimlerde ne olmuştu?

    Jeremy Corbyn liderliğindeki muhalefetteki İşçi Partisi oylarını ve Parlamento’daki milletvekili sayısını önemli ölçüde arttırmışken, 330 sandalye ile tek başına iktidarda olan May liderliğindeki Muhafazakar Parti ise sandalye sayısını tek başına iktidar için çoğunluk olan 326’nın altına düşürerek tek başına iktidar olma konumunu kaybetmişti. Aslında 2017’deki bu sonuçlar dünyadaki konjonktürel dönüşümün bir yansımasıydı. O dönemlerde, neo-liberalizm ve küreselleşmenin girdiği kriz artık tüm dünyada malumun ilanı olmuştu. İşte bu ilan aynı zamanda dünya çapında bu krize çare olarak sunulan popülist politikaların ve popülist iktidarların nüfuz alanlarını hızlı bir şekilde genişletmesine yol açacaktı. Fakat bu noktada verilebilecek örneklerin büyük bir çoğunluğu muhafazakar veya sağ temelli popülist hareketlerdi. İngiltere örneğinde de aşırı sağcı UKİP ile başlayan bu ivme en son noktada Brexit referandumu neticesi AB’den çıkma süreci ile zirveye yaklaştı. Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi özellikle Brexit neticesinde ortaya çıkan bu popülist dalgayı oldukça iyi kavramıştı. İşçi Partisi’nde Tony Blair döneminden beri süre giden ‘üçüncü yol’ tartışmalarını ve Blair tarzı muhafazakarlara yaklaşan bir sol siyasi anlayışı tamamıyla kenara attı Corbyn. Corbyn sistemin krize girdiğinin farkındaydı ve halk kitlelerinin bu krizin müsebbibi olarak gördüğü küresel ve neo-liberal aktörlere olan tepkisini iyi analiz etti. Örneğin 2017 seçimlerinde Corbyn seçim kampanyası boyunca Brexit’in karşısında durmadı ve AB’ye yönelik eleştirilerine devam etmişti. Bu süreçte Brexit ile AB’den çıkışın daha yumuşak bir şekilde gerçekleşip İngiliz halkının özellikle ekonomik anlamda bu durumdan etkilenmemesi gerektiğini savunmuştu. Tabi burada karşıtlık siyaseti sadece AB üzerinden yürümedi. Özellikle Donald Trump’un seçilmesi ve Trump’un İslamofobik ve ırkçı anlayışı yüzünden özellikle göçmen kitlelerde, liberallerde veya solda yer alan İngilizlerde artan Anti-Amerikancılığı akıllıca kendi ajandasında kullandı. Donald Trump’un İşçi Parti’li Londra Belediye Başkanı Sadıq Khan ile sosyal medya üzerinden girdiği tartışmalar parti için önemli bir kazanç olacaktı Anti-Amerikancı kitleler üzerinde. Corbyn’in ajandasındaki Anti-NATO politikası da başka bir etmendi kitleleri etkileyen. Özellikle Manchester saldırısının failinin Libyalı olması ve bu saldırıdan sonra ‘NATO’nun Libya’ya müdahalesi olmasaydı bu saldırı gerçekleşmeyecekti’ şeklindeki haklı serzenişler yine Corbyn’in NATO eleştirilerinin seçmen kitlesinde karşılık bulacağının göstergesiydi. Aslında baktığımızda bugün muhafazakar veya sağ bir popülist iktidarda görebileceğimiz, Anti-Amerikancılık veya Anti-AB/NATO politikaları Corbyn tarafından kendi siyasi ajandasına uyumlaştırılmış ve kitlelerin bu noktadaki dışavurumları İşçi Partisi’ne destek olarak dönmüştü bu seçimlerde. İç politikada ise özellikle sağlık sistemi NHS’e yönelik İşçi Partisi’nden getirilen sert eleştiriler ve Corbyn’in üniversite ücretlerinin yüksekliğini kabul edilemez bulup eğitimi ücretsiz yapacağına dair vaatler de seçmen kitlesinde karşılık bulmuştu.

    İşte öyle bir atmosferde İşçi Partisi liderliğini yürüten Corbyn, neden Theresa May’in girdiği bunalıma benzer bir bunalım içerisine girip baskın erken seçim kararı alan Boris Johnson karşısında ağır bir mağlubiyet aldı? Corbyn, 2017’den 2019’a kadar ki süreçte İngiliz halkının en temel meselesinin Brexit olduğunu kavrayamadı. 2017’de Brexit konusunda daha keskin bir tutum sergileyip sol bir çerçeveden bakarak AB’den ayrılmayı destekleyen Corbyn, 2019’a gelindiğinde ise Brexit için 2.referandum yapılması fikrini ortaya atarak İşçi Partisi içerisindeki Brexit taraftarlarını tamamen küstürecekti. 2017’de de ifade ettiğimiz gibi, Brexit sosyalist olduğunu iddia eden bir siyasi lider veya bir siyasi parti tarafından da anti-emperyalist veya anti-kapitalist bir çerçeveden rahatlıkla savunulabilecek bir olgudur. Dünyada popülizmin başat bir güç olarak dünya siyasetini şekillendirdiği bugünlerde, sol bir popülizm ile Brexit’i kendi siyasi ajandası içerisine sokabilmek bir sol parti için zor olmasa gerek. Bunu 2017’de başaran Corbyn, 2019 seçimlerine geldiğimizde ise bunu gösteremedi. İngiltere’deki iç politikada yaşanan krizler, NHS yani sağlık sisteminde yaşanan sorunlar, ekonomik sıkıntılar elbette önemliydi ama Corbyn bu meseleleri Brexit’in önüne koyarak ve Brexit’e karşı olduğu izlenimini vererek geri dönülemez tarihi bir hata yaptı. Son Avrupa Parlementosu seçimlerinde aşırı sağcı Farage’ın partisi Anti-Brexit partisinin yükselişi ve bu partinin seçimlerde Muhafazakarlar lehine hareket edip adaylarını geri çekmesi tehlikesini de iyi analiz edemedi Corbyn. Bütün bu etmenler birleştiğinde ise kaçınılamaz sonuç olan bu seçim hezimeti ortaya çıkmış olacaktı.

    Bundan sonrası için Birleşik Krallığın serüvenin ne olacağı meçhul, hatta seçimlerde gücünü arttıran ve İskoçya’nın bağımsızlığını savunan SNP’nin yeni bir referandum ile Birleşik Krallığa son verme ihtimali de göz ardı edilecek bir husus gibi gözükmüyor. Lakin bilinen bir gerçek var o da, neo-liberal dünyanın girmiş olduğu krizde muhafazakarlar tarafından kullanılan bir aparat haline gelen sağ popülizmin karşısında sadece ve sadece popülizmi kendi siyasi ajandalarına yedirerek bir sol popülizm yaratabilen sol hareketler durabilir. Corbyn ise, bu süreci 2017’de başlatan ama yaptığı tarihi hatalarla bu hedefi 2019’da büyük bir hayal kırıklığına dönüştüren bir politik figür olarak tarih sahnesine adını yazdırmıştır.