• Enis Coşkun | Üç Fidan İçin…

    Bugün Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın idam edildikleri gündür. Onları saygı ile anmak insanlık ve yurtseverlik gereğidir.

    Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde yapılan yargılama da verilen karar da günün politik ve baskıcı havasının etkisi altında gerçekleşti.

    Onlar siyaseten katledildiler.

    Bunun en açık, tartışmasız ve güçlü kanıtı TBMM’sinin duvarlarını aşıp dünyada ve tarihte yankılanacak “üçe üç” bağrışlarıdır. Bu bağrışlarıyla dönemin iktidar partisi milletvekilleri, 27 Mayıs idamlarına yollama yaparken içlerindeki öç duygularını kusmaktaydılar.

    Oysa karşılaştırdıkları o iki üçleme arasında hiçbir benzerlik yoktu.

    Ölüme gönderdikleri o gençler ülkenin 35 milyon kilometre kare toprağını emperyalizme vermediler. Analarının kınalı kuzularını Kore salhanesine, sınırlarımızın ötesine ölüme göndermediler.

    Deniz’ler asla Cumhuriyetin kazanımlarını ezip yok etmeğe yeltenmediler. Milli iradeyi, halkın elinden almaya kalkışmadılar

    Onların yüreklerinde yurt sevgisi vardı. Uğruna baş koydukları ülkenin bağımsızlığı vardı. Kuvayı milliye ruhuyla emperyalizme karşı cihat vermek için alev olmuş yanıyorlardı.

    Taksim’de düzenlenen 6. Filoya “hayır” Mitingine, İsmail Kahraman’ın başkanı olduğu MTTB’nin öncülük ve önderliğinde, saldıranlar gibi, 6. Filoya karşı namaza durup secdeye varmadılar. Ama o gençlik ve bağımsızlık ateşiyle Amerikan bahriyelilerini Boğazın sularına döktüler.

    Onların ellerine kan bulaşmamıştı, kimseyi de öldürmemişlerdi.

     

    Onlar bağımsızlık ve emek savaşçılarıydı. Bu yolda başları dik onurlarıyla öldüler, tarihe ve milyonların yüreklerine gömüldüler.  

    Olsun ne gam!

    Bir kere 68 öğrenci olaylarından sonra Deniz Gezmiş, siyasi polisin radarı kapsamına girmiş, açık hedefi olmuştu. Artık nerdeyse hemen her olayın faili olarak gözaltılar, tutuklamalar yargılamalar dönemidir.

    Aslında siyasi polis, sürekli olarak, üniversite olaylarında öne çıkmış gençlerin üzerine faili meçhul olayları yıkmayı alışkanlık haline getirmişti. Bir defasında bir gence yüklenmek istenen banka soymak suçu, savcının olay yerinde yaptığı yüzleştirme sonucu suya düşüp serbest bırakılınca, aynı gün yüzleştirme saatlerindeki bir komisyoncu soygunun faili yapmak istemişler, müdahalemle bu suçlamayı da geri çekmek zorunda kalmışlardı.

    Deniz’in de böyle bir olayına tanık olmuştum. Avukatı olarak Tutuklu bulunduğu Sağmalcılardan tahliye ettiğimiz gün, daha çıkmadan önceki saatlerde MTTB’de öldürülmüş bir gencin faili yapılmak istendiğini görmüş, karakterini bildiğim için kendisini uyarmıştım. Uyarıma rağmen, maktulün kim olduğunu öğrenmek için olay yerine gitmiş ve gözaltına alınmıştı. Neyse ki müdahale ederek o davanın da sanığı yapmalarını önlemiştik.

    Ama onları celladın ipinden kurtaramadık. İnfaz haberini duyduğum an, acı dolan yüreğim infazda bulunan meslektaşım, üstadım Avukat Halit Çelenk’in ne halde olacağı düşüncesi bir yıldırım gibi yüreğime saplandı, acım tarifsiz katlandı.

    Siyasi davalarda avukat, savunduğu ile tutuklanmış gibi olur, onunla tahliye edilmiş gibi sevinç duyar. Ya idamla sonuçlanan bir davanın avukatı ne hisseder? Hele de infazı izlemek zorunda olan avukatın acısının tarifi olmaz, o ancak hissedilir. Ama biz biliyoruz yapılacakların en iyisini değil daha fazlasını yapmıştı Halit ağabey.
    Ne ki karar “Üçe üç” diye kesilmişti bir kere.

    Onlar bağımsızlık ve emek savaşçılarıydı. Bu yolda başları dik onurlarıyla öldüler, tarihe ve milyonların yüreklerine gömüldüler.

    Ve Onlar için çok şey söylendi! Şair Baba “Aşk olsun çocuk” dedi.

    Evet, aşk olsun bağımsızlık ve emeğin zaferi için mücadele edenlere!

    Aşk olsun demokratik bir cumhuriyeti kurup milli egemenliği gene asıl sahibine, millete, vermek için direnenlere!
    Aşk olsun, yüreklerinde bu ateşi taşıyanlara ve onu bilinçlerine çıkaranlara!