Erkan Baş: AKP tek başına, karşısında büyük bir güç birikti

Erkan Baş: AKP tek başına, karşısında büyük bir güç birikti

HAZİRAN Sekretarya Üyesi ve Halkın TKP’si Genel Başkanı Erkan Baş, Türkiye İşçi Partisi(TİP)’nin 56. kuruluş yıldönümü için İzmir’de düzenlenen bir panele katıldı. Erkan Baş, burada İzgazete’den Ümit Kartal’ın...

HAZİRAN Sekretarya Üyesi ve Halkın TKP’si Genel Başkanı Erkan Baş, Türkiye İşçi Partisi(TİP)’nin 56. kuruluş yıldönümü için İzmir’de düzenlenen bir panele katıldı. Erkan Baş, burada İzgazete’den Ümit Kartal’ın sorularını yanıtladı.

''4-5 AY ÖNCEKİ EVET RÜZGARI YOK’

Baş, başkanlık referandumu süreciyle ilgili olarak, “Türkiye’de örneğin bundan 4-5 ay önceki gibi bir ''evet’ havası ve rüzgarı yok. Tam tersine döndü tablo, halkın en geniş kesimleri –daha önce AKP’ye oy vermişleri ve MHP’nin yarısından fazlasını da kapsayan şekilde- AKP ve sarayın karşısında konumlanmış durumda. AKP ve Saray yalnız kalmış durumda, karşısında büyük bir kuvvet birikmiş durumda'' yorumunda bulundu.

İşte o söyleşi:

Ümit Kartal: Referanduma gidiyoruz ama ''hayır’ demek fiilen yasak. ''Hayır’ oyu vereceğini açıklayan gazeteciler işten atılıyor, ''hayır’ afişi asan gençler gözaltına alınıyor, ''hayır’ bildirileri dağıtanlara polis müdahalesi oluyor. Nasıl bir seçim gerçekleştireceğiz?

Erkan Baş: Aslında aşağı yukarı 15 yıldır AKP ülkeyi benzer şekillerde yönetiyor. Toplumu ikna edemediği noktalarda, baskı zor şiddet, devletin tüm olanakları bu şekilde kullanılıyor. Sanırım iktidar açısından en zor aşamalardan bir tanesindeyiz. Çünkü fikren ''evet’i topluma anlatabilecekleri bir zemin yok. Ne bileyim, daha önce AKP’nin kendisini iktidara taşırken kullandığı ne kadar argüman varsa, bütün bu argümanlar tersine dönmüş durumda. En basitinden AKP ne diyordu, ''Biz vesayet rejimini ortadan kaldıracağız’ diyordu. Bugün Türkiye’de Saray’dan daha büyük bir vesayet tarif edemiyoruz. ''Biz yoksulların, halkın sesi olacağız’ diye bir iddiaları vardı iktidara gelirken. Elitlerin karşısında yoksulları temsil etme gibi bir iddiaları vardı. Şimdi bu tamamen ortadan kalkmış durumda, neredeyse patronların iki dudağı arasına sıkışmış bir iktidar ile karşı karşıyayız. Biz o zamanda bunların doğru olmadığını söylüyorduk ama AKP’yi iktidara taşıyan ne kadar şey varsa söylemsel düzeyde ortadan kalkmış durumda.

Şimdi bu anayasa değişikliğini hangi argümanlarla topluma anlatabilirler diye düşünüldüğünde, ellerinde pek şey yok. Dolayısıyla yapılabilecek tek şey, karşıtları mümkün olan bütün yollarla tasfiye etmek. Referandum başlamadan önce seçilmiş milletvekillerini tutukluyorsunuz, siyasi parti genel başkanlarını, gazetecileri, yazarları tutukluyorsunuz… -Hep söylerim- bu insanlar için, gazeteci, yazar, milletvekili için, referandum gibi konularda söz söylemek bir görev; sıradan bir yurttaş ''Ben bu konuyla ilgili düşünmeyeceğim, konuşmayacağım, tartışmayacağım’ diyebilir, çok zorlamayabilirsiniz ama bir milletvekilinin, gazetecinin görevi ve siz bu insanları görevini yapmaktan alıkoyuyorsunuz.

Son çıkan KHK ile akademisyenleri tasfiyede İbrahim Kabaoğlu çarpıcı bir örnek. Siz Türkiye’de anayasayı değiştirmekten söz ediyorsunuz ama Türkiye’nin en saygın anayasa hukukçularından bir tanesini görevinden alıyorsunuz.

Bunların hepsi bir tek şeye işaret ediyor bence; Türkiye’de örneğin bundan 4-5 ay önceki gibi bir ''evet’ havası ve rüzgarı yok. Tam tersine döndü tablo, halkın en geniş kesimleri –daha önce AKP’ye oy vermişleri ve MHP’nin yarısından fazlasını da kapsayan şekilde- AKP ve sarayın karşısında konumlanmış durumda. AKP ve Saray yalnız kalmış durumda, karşısında büyük bir kuvvet birikmiş durumda. Bu halde yapabilecekleri tek şey zor kullanıp, elindeki bütün imkanları seferber ederek antidemokratik bir referandum süreci işletip kazanmayı ummak. Bunun çeşitli örneklerini görüyoruz, ben önümüzdeki günlerde de bu yönelimin artarak devam edeceğini düşünüyorum.

Ama bildiğimiz bir şey var ve dünyada pek çok örneğini gördük bunun: İktidarlar hep yıkılmaya yakın bu tarz eğilimlere girerler. Zaten siz toplumu yönetebilecek durumdaysanız, projeleriniz ve söylemlerinizle heyecan ve umut verip insanların gönlünü ve aklını kazanıyorsanız bu tarz yöntemlere başvurmanız gerekmez. Başvuruyorsanız, yani baskıyı, şiddeti, zoru, fiziki kuvveti devreye sokuyorsanız demek ki yeniliyorsunuzdur. Ben bunların AKP’nin yıkılışını geciktirmesinin bile mümkün olmadığı kanaatindeyim. Yani bu baskı ortamı AKP’yi vuracak gibi geliyor.

Ü.K.: Bir de şöyle bir duygu var ''hayır’cılarda Başkan; ''Ne yapsak da bunlar gitmeyecektir. Sandık oyunu yaparlar, kaos oluştururlar, suikastlar yaparlar ve yine başarılar. Bunlara güç yetmez. Bunlar gözünü karartmış, başaramayız’ Bunu neye bağlıyorsunuz? Gerçekçi yanları var mı yoksa ''hayır’cıların moralini bozmak için özellikle mi böyle bir tartışma açılıyor?

E.B. : Gerçekçi yanları var demeyeyim ama arka planı var kuşkusuz. En azından iki tane somut örnek verelim. Bir tanesi; büyük Gezi direnişini düşünelim… Türkiye tarihinin değil belki dünya tarihinin en büyük halk isyanlarından bir tanesiydi ve onun sonrasında bir iktidarın ayakta kalması mucize gibi bir şeydi ve AKP bunu başardı, bunu kabul etmemiz lazım. İkincisi de 7 Haziran seçimlerinden sonra, uzun yıllar sonra ilk defa AKP tek başına iktidar olma şansını yitirdi. Halk sandıkta da AKP’ye tokatı vurdu ama ondan sonra da bir biçimde çeşitli numaralar çevirerek iktidarlarını korumayı başardılar. Dolayısıyla bugünkü söylediğiniz eğilimin böyle bir arka planı var ama gerçekçi mi derseniz, bence gerçekçi değil. Sonuçta eğer biz de kendi açımızdan 7 Haziran’dan ve Gezi’den gerekli dersleri çıkarmış olarak referandum sürecine girersek, AKP bu sefer ciddi bir kırılmaya doğru gidebilir. Bu dersler de nedir dersek, -öyle çok kapsamlı şeyler söylemeyeceğim ama- hem 7 Haziran hem Gezi sonrasında halkın kendi öz örgütlerinin güçlü bir şekilde devreye girmesi gerekiyordu. Gezi direnişinde başlangıç itibariyle çok yığınsal bir ayaklanma çıkmış olmakla beraber esas belirleyici rengin örgütsüzlük olduğunu görüyorduk, bu o anlarda hepimize hoş da geliyordu –halkın kendi kendine böyle bir sürece dahil olması- ama sonuçta mücadele devam ettikçe bir örgütlü aklın devreye girmesi gerekiyordu. 7 Haziran da ha keza öyle. 8 Haziran’da herkes bayram ediyordu, AKP iktidar olamadı, Tayyip Erdoğan’ı 3 gün televizyonda göremeyince hepimiz mutlu olduk uzun yıllar sonra. Ama sonra anlaşıldı ki, bizim görmediğimiz 3 gün içerisinde 7 Haziran’dan 1 Kasım’a kadar giden ve Türkiye tarihinin en kanlı dönemlerinden bir tanesi olarak adlandırabileceğimiz dönem planlanmış. Dolayısıyla ben de şöyle düşünmüyorum, ''hayır çıkacak sandıktan ve ertesi gün her şey güllük gülistanlık olacak’ demiyorum. Hayır çıkacak, o ''hayır’ bize yeni görev ve sorumluluklar yükleyecek. Dolayısıyla o ''hayır’ı yeni bir başlangıç olarak görmek lazım. Türkiye’nin kurtuluşuna giden yolun ilk adımı diye düşünmek lazım ve ''hayır’ sonrasında yapılacakları bugünden düşünmeye, tartışmaya, konuşmaya başlamak lazım.

Ü.K.: Sorumu ezdiniz Başkan (Gülerek) ''Hayır’ çıktıktan sonra ne yapacağız, bekleyecek miyiz? diye sorum hazırdı…

E.B. : (Gülerek) Yok. Geçmişe göre baktığımızda şöyle değişik bir durum var: Dediğim gibi biz iki büyük fırsatı kaçırmış olmanın derslerini çıkarmış durumdayız.

Ü.K.: Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar mı diyorsunuz?

E.B. : Aynen öyle olacak… Mesela şuna dikkat edin bakın, biraz önce ne dedik, ''AKP yalnız başına ve onun karşısında çok geniş bir ''hayır’ çizgisi var.’ Ve o ''hayır’ çizgisi çok renkli, çok farklı bir çizgi. Ben bunu bir avantaj olarak görüyorum ve şunu da önemsiyorum: Biz hem HTKP olarak hem de kuruluşundan beri içinde olduğumuz Birleşik Haziran Hareketi olarak çok etkin bir ''hayır’ faaliyeti yürüteceğiz ama bu arada dışımızda ''hayır’ çalışması yürüten Cumhuriyet Halk Partisi olsun, HDP olsun, başka güçler olsun, bunlarla özel bir tartışmaya girmeyeceğiz.

Ü.K.: Kimin hayırı daha hayırlı gibi bir tartışma mı?

E.B. : Evet. Ama hiç öyle bir tartışmaya girmeyeceğiz. Herkesin ''hayır’ı hayırlıdır diye bakacağız.

Ü.K.: O tartışma hayırlı mı?

E.B. : Ben çok gerekli olduğunu düşünmüyorum. Bugün esas olan şudur bizim açımızdan. Saraya sıkışmış bir AKP var karşımızda. Bütün oklarımızı oraya çevirmemiz, oraya doğru yönelmemiz lazım. Bunun kendi içimizdeki farklılıkları ortadan kaldırmasını beklemiyorum. Tam tersine bun bir zenginlik olarak değerlendirmek gerekiyor. Bunun birleştirici öğesi şudur: Bu iktidar karşısındaki emekçi-yoksul halk güçlerinin aynı partide yan yana gelmesine gerek yok. Hatta ortak cepheler kursalar iyi olur ama kuramayabilirler de… Ama en azından bu iktidarın karşısında halkın çıkarlarını savunan bir eylem birliği çizgisi geliştirilebilir diye düşünüyorum. Biz de esas olarak buraya odaklanacağız referandum sürecinde. ''Hayır’ çıktıktan sonra ne yapmak gerekir sorusunun bir ön cevabını yaratmaya çalışacağız. O da becerebildiğimiz ölçüde sandık sandık ''hayır’ veren seçmenin örgütlenmesi.

Çok kabaca anlatayım: Üç basamaklı bir hareket planımız vardı bizim referandum sürecine dair. Birincisi, zaten ''hayır’ diyecek kesimlerin örgütlenmesi gerekiyordu. Onun için ne lazımdı? O ''kesinlikle evet çıkacak’ ablukasının kırılması lazımdı. ''Hayır çıkabilir, toplumdaki dinamik güçler bu süreci tersine çevirebilir’ diye bir inancın yayılması gerekiyordu. Ben geldiğimiz aşamada bu evrenin tamamlandığını düşünüyorum. Şuanda Türkiye’de çok büyük bir kitle, hatta ''evet’ oyu kullanacaklar bile, ''hayır’ çıkabileceğini düşünüyorlar. Bu bizim açımızdan muazzam bir zafer bence. Yani o, 16-17 Temmuz’daki, AKP’nin darbeyi bahane ederek oluşturduğu baskıyı düşündüğümüzde, o ablukayı kırmamızı zafer olarak nitelemekte sakınca yok.

Peki, bu ''hayır’ nasıl çıkar? Zaten ''hayır’ vermeyi düşünen güçlerin örgütlü davranması ile çıkar. Peki, bunu nasıl yapacağız?  Sonuçta bu bir seçim değil, referandum ve ''evet’ ve ''hayır’ oyları var. Gidelim, mahalle mahalle, sandık sandık ''hayır’cıları örgütleyelim diye düşünüyoruz. Haziran Hareketi’nin öncülüğünde ''hayır ve ötesi’ isimli bir çalışma yapacağız. Şunu amaçlıyoruz, ''hayır’ diyenlerin yan yana gelerek, ''hayır’ın ötesine dair hazırlık yaptığı bir çalışma olacak bu. Çok basit bir mantığı var; herkesin oy kullandığı sandıkta ''hayır’cılar olarak örgütlenmesini istiyoruz önce. Sonra kendi bulunduğu sandıkta mümkün olduğunca ''hayır’ oyu kullanılması için bir plan, program, faaliyet yürütmelerini, tartışmalar düzenlemelerini, evlerinde mahallelerinde kahvelerinde parklarında yan yana gelip bunu tartışmalarını istiyoruz. Hemen arkasından da konu-komşu, eş-dost, akrabayı ''hayır’ oyu vermeye ikna etmek üzere, bunun memleket için ne kadar önemli olduğunu, siyasi partilerin genel siyasi düşüncenin ötesinde bir yaklaşımı barındırdığını anlatmalarını istiyoruz. Ve en önemlisi de, bu iktidar döneminde çok meşhurlaşan sandık hilelerini önlemek üzere, sandıklara sahip çıkacak bir örgütlenmeyi sağlamak istiyoruz. Bu basit ve yalınlıkta, eşitlik, özgürlük, barış ve laiklikten yana herkesin içine girebileceği, kendi rengi ve kimliği ile var olabileceği bir mücadele platformu olarak oluşacak. Ben ondan da çok umutluyum. Bu aynı zamanda ''hayır’ çıktıktan sonrası için toplumun ihtiyaç duyduğu örgütlülüğün nüvelerini oluşturacak kanaatindeyim.

Ü.K.: Bu örgütlenme Haziran Hareketi’ni aşar mı?

E.B. : Mutlaka aşar. Haziran Hareketi zaten esas olarak kendisini bu tarz örgütlenmelerin önünü açmak için bir katalizör olarak kurgulamıştı. Haziran’ı kurarken biz, büyük Gezi direnişindeki halkın en geniş kesimlerinin örgütlenmesine dair boşluğa işaret ediyorduk. Hatırlarsınız, Gezi’den sonra park forumlarıyla falan bu kendisini bir biçimde ortaya koymuştu ama memleketin atmosferi nedeniyle bunun sürekliliği sağlanamadı. Belki somut mücadele başlıkları geliştirilemediği için de öyleydi. Bu referandum bir vesile... Çok somut bir görev var önümüzde: Hayır oyu kullanacağız, hayır oyu kullanacakların sayısını arttıracağız, hayır oyu kullananların örgütlü davranmasını sağlayacağız ve hayır oylarına sahip çıkacağız.

Ü.K.: Referandum sürecinde tribünlerde ''İzmir marşı’ yankılanıyor. ''İzmir Marşı’ ''hayır’ın en kitlesel sesi haline geldi? Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? İzmirlilere ne demek istersiniz?

E.B. : İzmir şunu sağladı ve İzmir Marşı da o vesile ile önem kazandı: Toplumda AKP’ye karşı büyük bir öfke var. Bu iktidara teslim olmayan milyonlarca insan var. AKP’nin 15 yıldaki bütün baskı ve şiddetine rağmen teslim olmayan insanlar Türkiye’nin aydınlık yüzü. Türkiye’nin geleceğini temsil eden kuvvetler bunlar. Bunu herhangi bir coğrafya için söylemiyorum. Gençler, kadınlar, laikler, Kürtler… AKP’ye teslim olmayan diğer kesimler arasında da sempati kazanıyor. İstanbul’da da, Ankara’da da, ya da yıllarca AKP’li belediyelerin yönettiği yerlerdeki yoksul emekçi halklar İzmir’e bakıp ''helal olsun’ deyip moral buluyor. Bu önemli ve yayılmalı. Bazen marşlar, bayraklar, kişiler bulundukları anın ötesinde anlamlar kazanabiliyorlar. Bugün herhalde İzmir marşının yaygınlaşması da böyle bir şey... İzmir’deki o direniş ve teslim olmama halinin tüm Türkiye’ye yayılması gerekiyor.

Ü.K.: El Bab’tan asker cenazeleri geliyor. Bir taraftan referandum süreci var ama bir taraftan da savaştayız. Birincisi bunu sormak istiyorum, bu durumu nasıl görüyorsunuz? İkincisi Numan Kurtulmuş dedi ki, ''Fırat Kalkanı operasyonu El Bab’taki işimiz bitince bitecek. Rakka’da IŞİD’in varlığı problem değil ama IŞİD oradan temizlenir de yerine YPG yerleşirse bu bizim için tehdit. Bu yaklaşımı nasıl değerlendirirsiniz?

E.B. : Dünyada genel olarak bir kaotik dönem tarifi yapmamız gerekiyor. Dünyada dengelerin çok hızlı bozulduğu, değiştiği, yeniden kurulduğu bir evreden söz edebiliriz. Belki reel sosyalizmin çözülüşü sonrasında bir geçici denge oluşmuştu. Kapitalizmin uluslararası alanda kendisini bir umut olarak pazarlayabildiği bir dönem vardı. O tamamen bitti. Dolayısıyla ben görünür geleceğin bu biçimde dalgalı şekilde devam edeceği konusunda neredeyse netim. Eğer ezilenler cephesinden, yoksul halklar cephesinden köklü bir müdahalede bulunulamazsa dünya böyle kanlı bir süreç yaşayacak. Ve Türkiye’nin payına da esas olarak benzer bir süreç düşmüş oldu. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldiği ilk günden itibaren, bölge açısından yeniden yapılanmada bir aktör olma hamleleri yaptı. Kim adına? Türkiye halkları adına falan değil, uluslararası emperyalist kapitalist güçlerin çıkarları adına… Vallahi ayıptır söylemesi, biraz da Türkiye’ye bir mayın eşeği rolü oynattılar. Başka güçlerin yapamayacağı güçleri, Türkiye’de AKP iktidarı aracılığıyla yaptırmaya çabaladılar. Sonunda geldiğimiz noktanın bütünüyle bir iflas olduğunu herkes görüyor. ’Komşularımızla sıfır sorun’ diye bir politika vardı. Şimdi sorunumuz olmayan komşumuz kalmadı.  En son güya ''Rusya ile ilişkilerimiz düzeldi’ falan deniyordu. En son üç askerimizin –tırnak içinde söyleyelim- kazara öldürülmesiyle sonuçlanan saldırıyla muhatap olmuş olduk. Bence burada bizim açımızdan büyük dersler var. Biz devrimciler, sosyalistler genel olarak zaten herhangi bir ülkeye dönük dışarıdan müdahaleyi doğru bulmayız. Hele kendi ülkemizin başka bir ülkenin topraklarında askeri faaliyetlerde bulunması kabul edilebilir bir şey değil bizim açımızdan. Suriye’de de benzerini gördük. Önce el altından oradaki çeteleri, Suriye’nin parçalanması için örgütleyen bir dış politika pratiği izledik. Bu çöktükten sonra doğrudan Türk askerinin müdahalesiyle oralarda var olmaya çalışıyoruz. Mehmetçikleri, oralara sürüyoruz. Bunun da esas olarak büyük bir yenilgi ile sonuçlandığını görüyoruz. Türkiye’nin orada yürüttüğü operasyonlarda uluslararası güçlerin izin vermediği herhangi bir kazanım elde etme şansı yok. Burada bahane olarak söylenen şey, bölgedeki Kürt varlığının ve terör tehdidinin ortadan kaldırılması. Şimdi siz Türkiye’nin içerisinde yaşayan milyonlarca Kürt yurttaşınızla barışamazsanız, onlarla sağlıklı bir ilişki kuramayıp, eşit yurttaşlık taleplerini karşılayamazsanız başka ülkelerdeki Kürt varlıklarını nasıl çözeceksiniz?  Ya da dışarıdaki Kürtlerle savaşarak, kendi Kürtlerinizle nasıl barışacaksınız? Dolayısıyla bu bütün olarak Türkiye’nin iç politikasını da dinamitleyen bir sürecin içerisinde iktidar. Yıkılan iktidarlar böyle yapar. Dünyanın her yerinde bu tarz iktidarlar, yıkıma yaklaştıklarında ülkeyi bir savaş atmosferine sürükleyerek, ''milli birlik’ vs adı altında içeride bir konsolidasyon sağlamaya, halkı arkalarına almaya çalışırlar. Bence artık bu da Türkiye’de emekçiler karşısında karşılık bulmayan bir girişim olarak sona doğru yaklaşıyor. Umuyorum hükümet en kısa sürede bu saçma sapan dış politika hamlelerinden vaz geçip hem içeride hem dışarıda barışın egemen olduğu yeni bir konsept geliştirmek için bize bir fırsat yaratacak.

Ü.K.: AKP-IŞİD ilişkisine dair ne söylemek istersiniz?

E.B. : Ben defalarca söyledim, AKP IŞİD’in takım elbiseli kravatlı hali… Aynı zihniyetin devamı olduklarını düşünüyorum. Bugün sözde karşı karşıya geliyorlar ama IŞİD’in yaratıldığı süreçte, güçlendiği süreçte doğrudan bu iktidar tarafından desteklendiğinin onlarca delili var.

Ü.K.: Son olarak, partinizin örgütlenme çalışmaları nasıl gidiyor?

E.B. : Genel olarak iyi diyebilirim ama Türkiye’nin içinde bulunduğu durum düşünüldüğünde yetersiz olduğunu ifade etmek gerekiyor. Bizim açımızdan şöyle bir şey var. Biz partiyi sadece üye olma olmama üzerinden tarif etmiyoruz. Siz bir komünist parti olarak emekçilerin, yoksul halkın, ilericilerin, aydınların, kadınların, gençlerin hayatın her alanında örgütlenmesini sağlamakla yükümlüsünüz. O yüzden örneğin, parti üyesi arkadaşlarımızın çalıştığı Birleşik Haziran Hareketi, Fikir Kulüpleri Federasyonu, İlerici Kadınlar çalışmalarıyla birlikte düşündüğümüzde, aslında Türkiye’nin içine girdiği o hesaplaşma dönemine halkın her kesimini hazırlayan bir faaliyet yürüttüğümüzü söyleyebilirim. O açıdan çıplak anlamda örgütlenme için yetersiz tanımını kullanayım ama geniş anlamda Türkiye’nin içinde bulunduğu döneme yanıt verebilecek halk örgütlülüklerinin yaratılması başlığında geçmişe göre çok daha iyi konumda olduğumuzu söyleyebilirim.

Ü.K.: Ek yapmak istediğiniz bir şey var mı?

E.B. : Teşekkür ederim, size de başarılar dilerim.

Politika