Fehmi Koru yazdı: “Ben demiştim” türü böbürlenmeleri sevmem ama

Fehmi Koru yazdı: “Ben demiştim” türü böbürlenmeleri sevmem ama

Bu yüzden “Ben yazmıştım” notu düşmeyi ya da ekranlarda “Ben demiştim” demeyi sevmem.

Yazı hayatımda en fazla kaçındığım işlerin başında yazdıklarımla böbürlenmek gelir. Günlük yazıdır, o gün pek çok konu arasından birini seçmiş, o konu hakkında bildiklerini ve üzerinde düşündüklerini okurla paylaşmışsındır. Yaptığın ilgilisine basit bir mesajdan ibarettir; alan alır, alınmayan sana kalır.

Bu yüzden “Ben yazmıştım” notu düşmeyi ya da ekranlarda “Ben demiştim” demeyi sevmem.

Kuralımı bugün hiç değilse bir parça bozacağım.

Cemal Kaşıkçı konusunda yaşanan son gelişme beni rahatsız etti. Bir meslektaşım Kaşıkçı, ülkesinin rejimi muhalif düşünceleri sebebiyle kendisini ‘düşman’ görmeye başlamış, o da ekmeğini kazanmanın yolunu gurbete gitmekte bulmuş…

Gazeteci başka ne yapabilir ki, o da gittiği ülkede de yazmaya ve görüşlerini bu defa bütün dünyayla paylaşmaya başlamış.

Öldürülmeseydi herhalde şimdilerde yazmaya devam edecekti.

Yazmasın, yazamasın diye vahşi bir biçimde hayatına kast edildi Cemal Kaşıkçı’nın. Bir belgeyi alabilmesi için ülkesinin diplomatları tarafından İstanbul’a çekildi, başkonsoloslukta kendisini öldürmek üzere gönderilmiş kalabalık bir tim tarafından infaz edildi.

Cesedi bile yok. Başkonsoloslukta parçalara ayrılmış ve infaz timinin yanında getirdiği bavullara doldurularak bilinmeyen bir yere gömülmüş de olabilir, kimyasal madde kullanılarak yok edilmiş de…

Vahşet ona yapılan…

Türkiye kendi topraklarında meydana gelen bu olayı egemenliğine tecavüz olarak gördü ve dava konusu yaptı. Kaşıkçı’nın kendi ülkesi de Türkiye’nin konuyu ciddiyetle gündemde tutması yüzünden kendi yargılamasını başlatmak zorunda kaldı ve cezaları birkaç kişiyle sınırlı tutan bir karara vardı. Dört kişi hakkında verilen idam cezası daha sonra hafifletildi.

Bütün bunların beni müthiş rahatsız ettiğini söylememe gerek yoktur sanırım.

Rahatsız olduğum için de, ülkemizdeki yargı sürecini takdirle izledim.

Geçen haftaya kadar.

O hafta, davayı gören mahkemenin savcısı süreci durdurma ve dosyayı Suudi Arabistan’a gönderme yönünde bir talepte bulundu, talebi adalet bakanlığı tarafından onaylandı ve sürecin sahibi olan mahkeme de yargılamayı durdurma ve dosyayı gönderme yönünde karar aldı.

Adalet bakanı, maddesini de vererek, işlemin yasaya uygun olduğunu savundu.

Süreci başından itibaren talimatları ve kamuoyu önünde yaptığı açıklamalarıyla yönlendiren, suçluların mutlaka cezalandırılması gerektiğini en açık ifadelerle savunan ve bir gazetecinin uğradığı vahşice işlenmiş cinayete en samimi duygularla tepki veren siyasilerden hiç ses çıkmadı.

Onlar namına birileri bunun uzunca bir süredir aranın açık olduğu Suudi Arabistan’la yakınlaşma amaçlı bir diplomatik girişim olduğu gerekçesini ileri sürüyor.

Doğru olma ihtimali yüksek bir gerekçe bu.

Nitekim, Suud yönetimi gizlice uygulattığı Türk ürünlerine ambargoyu kaldırmaya karar vermiş

Petrol zengini ülkeden daha başka lütufların gelmesini bekleyenler de var.

Gelebilir de.

Yargının dosyayı Suudi Arabistan’a gönderme kararı benden başka kimseyi şaşırtmamış görünüyor. Konunun konuşulup tartışıldığı bir TV programında, ben, sunucunun sorusunu “Hayır, şaşırmadım” diye karşılayan diğer konuşmacıların hilafına, gelişmeye çok şaşırdığımı söyledim.

Diğer katılımcılar bana güldüler.

Herhalde nahifliğime…

Şaşırmamın sebebini önceki gün burada uzun uzadıya açıkladım. 

Yargı mensuplarının girişime karşı çıkmalarını beklerdim; şaşırmam ondan.

Karara itiraz edilmiş, mahkeme itirazı da reddetmiş…

Bu da benim için ayrı bir üzüntü kaynağı oldu.

“Haklıymışım” diye övünecek değilim ama son mahkemenin reisinin itirazla ilgili karara karşı oy kullandığını öğrenmem yargı hakkında beslediğim olumlu hisleri pekiştiren bir yeni durum.

Mahkeme reisi, karşı oy yazısında “Davanın devri, sanıklar açısından ‘kendi davalarının yargıcı olmak’ sonucunu doğuracaktır” dedikten sonra bakın hangi noktalara daha vurgu yapmış:

“Anayasamızın 138. maddesi, ‘Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanun ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler’ hükmünü içermektedir. Anayasa ve kanundan maksat; yürürlükteki mevzuat, hukuktan gaye; evrensel ilkeler, vicdandan kasıt ise; adalet, eşitlik, dürüstlük gibi değer yargılarıdır. 

“İddianamede Cemal Kaşıkçı’nın muhalif tavrı nedeniyle Suud yetkililer tarafından ölümle tehdit edildiği, kendisine zarar veremeyecekleri inancıyla Türkiye’de bulunduğu, bunu yakın çevresine söylediği zikredilmektedir. Cemal Kaşıkçı’nın ülkemizde bulunduğu sürece canı, malı ve ırzı; halkımızın, dolayısıyla devletimizin tekeffülü altındadır. 

“Suud yetkililerinin ülkemizde Cemal Kaşıkçı’ya karşı gerçekleştirdikleri pervasız ve hunharca cinayet, ülkemizin ‘ehil belde’ vasfına, devletimizin onur ve saygınlığına büyük saldırıdır. Bu eylem nedeniyle kamu düzeni ciddi bir şekilde zarar görmüştür. Eylemi gerçekleştiren faillerin bulunup yargılanması, eylemleriyle mütenasip müeyyide uygulanması suretiyle sarsılan kamu düzeninin tamiri elzemdir.

“Ne yapalım Suud yönetimi yargılamak için sanıkları vermiyor’ acziyeti içinde davanın devri ve sanıklar hakkında kırmızı bültenin kaldırılması; toplumun adalet, eşitlik, dürüstlük gibi değer yargılarıyla bağdaşmadığı kanaatindeyim.” 

Ben de aynı kanaatteyim.

Yargının her düzeyinde kurumun mehabetine toz kondurmama kararlılığında yargıçlar bulunduğunun örneklerinden sadece biri bu olay. Daha da artacağına eminim.

Önceki ve Sonraki Haberler
Politika