Fehmi Koru yazdı: Gezi olayına en başta yanlış yaklaşılmıştı, yanlış yaklaşım halen devam ediyor

Fehmi Koru yazdı: Gezi olayına en başta yanlış yaklaşılmıştı, yanlış yaklaşım halen devam ediyor

''Şahsen ben de devlet birimlerinin yargıya da yansıyan Gezi olayı konusundaki tutumlarını en başından itibaren sorunlu buluyorum''

İstanbul’daki bir ağır ceza mahkemesi, dün, muhtemel etkileri sebebiyle ‘tarihi önemde’ sayılabilecek bir karar açıkladı. Tam 1683 gündür cezaevinde tutulan iş insanı Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, değişik mesleklerden yedi kişiye, –Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Ali Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay ve Yiğit Ali Ekmekçi’ye- 18 yıl hapis cezası verildi.

Duruşmada bulunan tutuksuz sanıklardan ceza alanlar, yurtdışına kaçabilecekleri öngörüsüyle, hemen orada tutuklanıp cezaevine gönderildiler.

Böylece ülke gündemini -ve bu arada dünyadaki Türkiye gündemini- neredeyse dokuz yıldır meşgul eden meşhur ‘Gezi davası’ bu mahkeme kararıyla yeni bir evreye ulaştı.

Cezalar, tutuklamalar kimseyi aldatmasın, henüz hukuki süreç bitmiş değil; verilen kararın temyizi ve oradan da benzer bir sonuç çıkması halinde, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuru yolları açık.

Nitekim, AİHM’nin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesine rağmen uygulanmayan Osman Kavala ile ilgili lehte kararı var.

Daha da önemlisi, davayı başından itibaren yakından izleyen kurumlardan Avrupa Konseyi’nin de, AİHM kararına atıfla, Kavala’nın serbest bırakılmasına ve bu karara da uyulmaması durumunda Türkiye’ye yaptırım uygulanmasına dair bir kararı bulunuyor.

Yargılama sürecinin bayağı uzun sürerken birdenbire hızlanmasının da, farklı karar beklenirken bu sekiz ismin mahkumiyetiyle sonuçlanmasının da, davanın yurtdışı kurumlardan gördüğü hukuki ilgiye bir cevap olarak gerçekleştiği yolunda yorumlar var.

Kararın açıklandığı andan itibaren ve açıklandığı mahkeme salonundan başlayarak gelen tepkiler, verilen cezaların geniş kitlelerce benimsenmediğini açığa vuruyor.

Şahsen ben de devlet birimlerinin yargıya da yansıyan Gezi olayı konusundaki tutumlarını en başından itibaren sorunlu buluyorum.

Ülkemizin göz bebeği İstanbul kentinin simge mekanlarından Taksim’de bulunan Gezi Parkı’nın özelliğini ve işlevini koruması için başlatılan, parkın bugünkü durumuna bakılırsa başarılı da olmuş bir toplumsal hareketten ibaretti dava konusu olay.

Kendiliğinden oluşmuş, sağ-sol, inançlı-inançsız ayrımı yapılmasına müsait olmayan bir geniş katılımın ürünüydü.

Gençler parktaki ağaçlara sahip çıkmaktaydılar.

Konuya böyle yaklaşılsa -nitekim devlette önemli görevlerde bulunan isimlerden bazısı öyle yaklaşmıştı- kolayca sona erdirilecek hareketlenme, adeta bir ‘terör’ eylemi olarak değerlendirilip şiddet diline başvurularak farklı bir noktaya çekilince, önce direnişe sonra da tasvibi zor can yakıcı olaylara dönüşüverdi.

Yargının ceza vermeyi uygun bulduğu isimler kararda yer alan iddiaların failleri miydi?

Hakimlerden birinin muhalefet şerhine de yansıdığı üzere bu soruya “Evet, öyleydiler” cevabını vermek zor.

Ceza vermek için ‘hiçbir kuşkuya yer vermeyecek kesinlikte kanıt’ gerekir. Ceza hukukunda kuşkudan sanık yararlanır.

Osman Kavala’nın suçlandığı ve cezalandırıldığı konulara dahlinin kanıtları, anlaşıldığı kadarıyla, kararda yer almıyor.

Diğer sanıkların durumu da farklı değil.

Nitekim, dünden itibaren, çok sayıda kişi, kendilerinin de olay sırasında Gezi Parkı’nda bulunduklarını açıklayarak -bir tür kendilerini ihbar ederek- karara karşı görüş açıklamaktalar.

Eskiler adalete/yargıya güvenlerini “Şeriatın kestiği parmak acımaz” özdeyişiyle açıklardı.

[Deyişteki ‘şeriat’ sözcüğünü biz bugün ‘adalet’ olarak kullanıyoruz.]

Önemli bir güven belirtisidir o söz. Herhangi bir davayı ele alan mahkeme heyetinin -yargıçların- tarafları dinleyip, kanıtları yasalar açısından değerlendirdikten sonra başka hiçbir dış etkenden etkilenmeden tamamen vicdani kanaatlerine göre hüküm vereceklerine inancı dışa vurur. Uluslararası planda “Berlin’de hakimler var” deyişinin bizde çok daha güçlü biçimde ifadesidir.

İfadenin içini doldurmak için, inanç sistemimizin bilinen şahsiyetlerinden ve tarihimizden hiç de az olmayan ve azımsanmayacak örnekler de kullanılır.

Bu güvene muhatap oldukları için de hakimler toplum içerisinde her zaman diğer meslekler erbabından farklı bir saygı ve itibara sahip olmuşlardır.

Gezi davasının dün açıklanan kararla sonuçlanması, tarihi temelleri bulunan ancak son zamanlarda kamuoyu yoklamalarında azaldığı fark edilen yargıya dönük toplumsal güveni artıracak veya hiç değilse sağlamlaştıracak bir gelişme midir?

Kuşkuluyum.

Her şeye rağmen anlaşılması zor bir yönü daha var bu olayın: Osman Kavala neden konu karara bağlanmadığı uzun yıllar boyu cezaevinde tutuklu olarak kaldı ve yargı süreci henüz tamamlanmamış olduğu halde kararla cezaya çarptırılanlar neden derhal oracıkta tutuklandılar?

Neden yargı sürecinin kesinleşmesi beklenmeden böyle bir yola başvuruldu?

Bizim siyasi tarihimizde “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diye verilen mahkeme -Yassıada- kararları olduğu için yukarıdaki sorular ayrı bir önem taşıyor.

Türkiye o sözün sarf edildiği yıllardan bu güne pek çok alanda bayağı mesafe kat etti.

Yargıda o sözü hatırlatacak yanlış yorumlanmaya müsait her adım o alanda yerinde sayıldığı izlenimi vereceği için de mahzurlu.

Geçmişin yanlışları günümüze gölge düşürüyor, bugünün yanlışları da geleceği gölgeleyecektir.

Önceki ve Sonraki Haberler
Yargı