• Hürriyet Yaşar | Parazit filmi ve bilinçaltı

    On yıldan daha uzun bir süre önce… Düzelti, redaksiyon vb. işlerle direndiğim dönemlerimden biri… Bir yayınevinde çalışan öykücü bir büyüğüm bana, çalıştığı büyücek yayınevinden işler veriyor. Gelen düzelti işleri, fabrikasyon İngiliz-Amerikan romanları. Güzel-sanat anlamında hiçbir yazınsal nitelik taşımadıkları gibi, bir ortak nitelikleri daha var: CIA ya da FBI ile birlikte çalışan bir özel dedektif kelleyi koltuğa alarak yoksul bir ülkeye gidiyor. Orada organ ya da çocuk mafyasının elinden birini kurtarma savaşımına giriyor, sonunda başarıyor. O savaşımın verildiği ülke yoksulluğun en dibinde ama aynı zamanda da değersiz, rezil ve aşağılık bir yer olarak gösteriliyor.

    O yoksul ülkelerin tümünü öyle gösteriyor bu romanlar. Her türlü ahlaksızlık, güvenilmezlik, kalleşlik, vahşilik o yoksul ülkelerdeymiş de, o dedektifin ülkesinde bunların hiçbiri yokmuş..muş! O uyuşturucu mafyalarıyla öbür ‘uygar, çağdaş, varsıl’ ülkelerin ve onların devletlerinin ilişkilerinden hiç mi hiç söz edilmiyor.

    Yoksul ülkenin kanını emen mafya şefi en vahşi biçimde, örneğin o ülkenin halkından birilerine linç ettirilerek öldürtülüyor bir romanda. Dedektifimiz romanın sonunda görevini başarıyla yerine getiriyor, ‘uygar, gelişmiş, saygın, kibar ve temiz’ ülkesine geri dönüyor. O yoksul ülkelerin kanını asıl emenlerin, kendilerini yüce gösteren o emperyalist ülkeler olduğunu, yoksul ülkelerdeki o mafya şeflerinin ise o ‘varsıl-yüce’ ülkelerin taşeronu, tetikçisi olabileceklerini düşündürecek tüm çağrışımlardan özenle kaçınılıyor. Okurun o emperyalist ülkeleri ‘yüce, üstün, yaşanılası’ diye düşünmesi, oralara hayran olması bekleniyor. Bu hayranlığın doğal sonucu, okurun o yoksul ülkelerden de, kendi yoksul ülkesinden de nefret etmesidir.

    Bu yayınevinden hep böyle kitapların gelmesi, ülkemizin de derin bir bilinçsizleştirme, toplumca kendinden utandırma, emperyalist Batı’ya hayran bıraktırma amaçlı bir gizli işlem karşısında bulunduğu olasılığını apaçık ortaya çıkarıyordu. Fakat daha önce Baba ve Piç, Kar, Metal Fırtına gibi ‘özel iş’ler üzerinde çözümleme çalışması yapmış biri için, bu fabrikasyon romanların asıl işlevlerini sezmek, doğrusu çocuk oyuncağı oluyor.

    Yalnız roman mı? Sinema sektörü de payını alıyor bu gizli etkinlik saldırısından. Değişmeyen kalıplar: Emperyalist “Batı’nın ne denli demokratik, uygar, günahsız olduğu… Onların bakış açısıyla “yoksul ülkelerin ne denli vahşi, antidemokratik, tehlikeli… Haksızlıklar, baskılar altında sürekli inleyen ülkeler oldukları… Romandaki yoksul ülkede güzel hiçbir şeyin bulunmadığı, tek tük iyi insanlar görülse bile, ülkenin o insanlara layık olmadığı…” vb.

    Fakat faşizm altında inletilerek yoksullaştırılan o ülkelerin faşist diktatörlerinin birer Batı işbirlikçisi olduğu hep atlanır bu roman ve filmlerde. O faşist diktatörler sanki kendi kendilerinin patronlarıdırlar ve ülkelerinde kurdukları faşizmin baskısı altında hiçbir emperyalist ülkeyle efendi-uşak işbirliği içinde yürütmüyorlardır işlerini. Nerdeyse şöyle bir duygu yüklemesinin formülü çıkar bu yapıtların sonuna gelindiğinde okurda ya da seyircide: “Şu uygar Batılılar şu bizim ülkenin yönetimini de bir güzel ele geçirseler de, bizi de kendileri gibi uygarlaştırsalar.”

    Bu duyguyu okurda uyandırmak üzere yazılmış o romanlarda, –inanması güç ama– en çok kullanılan kalıplardan biri nedir dersiniz: Sokaklar lağım ve dışkı içindedir. Halkın yiyecek hiçbir şeyi yoktur. Hayır, şöyle demek daha doğru: Halkın yiyecek hamburgeri ve pizzası yoktur, içecek kolası yoktur. (Çünkü ‘yemek zaten onlar’ olmalıdır.) Taşlaşmış derecede bayatlamış da olsa bir parça ekmek bulurlarsa, o ekmeğin içine sokaktaki taşlaşmış dışkılardan koyup onları yemektedirler. Sokaklarında ayak bileklerine dek dışkıya gömülmeden yürümek olanaksızdır. Bu yoksul ülkelerde aileler çocuk sahibi olmaya layık değildirler. Çocuklar ancak o ‘Batılı, uygar’ ülkelerden birinde yetişeceklerse özgür, mutlu, iyi bir birey olacaklardır. Yoksa onları kendi ailelerinde ensest saldırı, tecavüz, dayak, işkence, uyuşturucu, okulsuzluk ve mafya beklemektedir.

    BİLİNÇALTI İŞLEMELER KONUSUNDA SOLCUMUZ VE ELEŞTİRMENİMİZ!

    Bir ülkenin halkını emperyalizme hayran bıraktırmaktan başka işlevi olmayan bu fabrikasyon romanlara karşı ilgisiz duran, onları halkın gözünde deşifre etmeyi işten saymayan, bu etki ajanlığını faş etmeyi küçümseyen solculuğa karşı kırgın olduğumu burada söylemekten kendimi alamayacağım. Solculuk yalnızca 1 Mayıs’larda alanlara çıkmak, örgütünün pankartlarını taşımak, her yazıda “sosyalizm gelecek, dertler bitecek” tespihi çekmek olmasa gerektir.

    Duraksamasız bir kesinlikle söylüyorum ki, eleştirmenimizin de solcumuzun da çok büyük bir bölümünün sanat algısı, bilinçaltı tuzaklar konusunda son derece saf, geçirgen, kuşkudan yoksun, ‘derin uyku’ durumunda bir algıdır, sanat yapıtındaki göstergelerin art anlamlarını değerlendirme uyanıklığından yoksundur. Verilen bilinçaltı ileti, sorgusuz sualsiz yutulmaktadır.

    Bir film, bir oyun gördükten sonra o film ya da oyun üzerine yazılar okumaya çalışırım. Gösterimdeki filmler üzerine yazan herhangi bir solcu kalem erbabından, Sylvester Stallone filmlerindeki Amerikancılığı, devlet-yapımcı-yönetmen işbirlikçiliğini sezen ve göstermeye çalışan bir yazı okuduğumu anımsamıyorum.

    Er Ryan’ı Kurtarmak filminin görünmeyen zeminine döşenmiş acımasız vahşilikteki Amerikan propagandasını, filmin yönetmeni Spielperg denen adamın asıl işinin zaten bu olduğunu da, o film gösterimdeyken yazan hiçbir sinema yazarından okuma şansım olmadı.

    Benigni’nin Hayat Güzeldir’ini izledikten sonra bekledim ki, 2. Dünya Savaşı’nın sonundaki faşizmden kurtuluş sahnesinde, ‘kurtarıcı’ tanktaki Amerikan bayrağının seyircinin gözüne gözüne sokulmasının anlamını, bir solcu sinema yazarı film gösterimden kalkmadan açıklasın. Film gösterimdeyken böyle bir yazı göremedim. Keşke birileri yazmış olsa da, ben görememiş olsam, razıyım. (Ama filmler gösterimden kalktıktan sonra yayımlanan sinema dergilerini kastetmiyorum. Emperyalizmin güdümündeki bilinçaltı işlemelerin sergilenmesi bakımından o dergiler de ayrı bir kuraklık alanı ya, neyse; o da ayrı bir konu olarak kalsın.)

    BİLİNÇALTINA ÇALIŞMANIN EN KABA ÖRNEĞİ

    Bu kez bir roman değil, bir film söz konusu. Filmde önümüze, ‘uygar Batı’ maskesine de gerek duyulmadan düpedüz ‘masum kapitalizm’ konmuş. (Bu film kapitalizm eleştirisiymiş öyle mi!..) Filmdeki göstergeler aslında öyle kaba ve anlaşılır ki… Tek gerekli olan, kapitalizmin bilincimizi yönlendirmek amacıyla sanatı da kullanabileceği konusunda uyanık durmak.

    Filmin iskeleti ve olay örgüsü şöyle:

    Güney Kore’nin yoksul bir semtinde, sarhoşların geçip giderken sıkışmış mesanelerini boşalttığı bir izbe köşedeki yarı bodrum dairede, delikanlılık çağında biri kız biri erkek iki çocuklu, yoksul bir aile yaşamaktadır. Sünelerin, hamamböceklerinin arasında… Yemek olarak sandviç vb. yiyerek.

    Bu tür sanat yapıtlarında o ‘parazit’lerin ulaşabileceği yemekler çok çok hamburgerdir, pizzadır zaten. Örneğimizdeki aile de filmin başında, pizza kutusu kartonlarını katlayıp kullanıma hazır duruma getirerek para kazanmaktadır. Emperyalizmin egemenliğindeki harikalardan cep telefonlarının ve whatsapp’ın tutkunlarındandırlar. Öyle tutkundurlar ki, paraları yoksa üst katta oturanların şifrelerini kullanırlar. Pizza kutularını katlama işinin ücretini alınca ilk yaptıkları, internetlerini açtırmak olur ve bu sonucu evlerinde, kutu içeceklerin başrolde olduğu bir yemekle kutlarlar.

    Yoksul deyince, bizim yoksuldan yana olan solcumuzun ürettiği sanat yapıtlarındaki yoksul aileyi anlamayalım hemen. Varsıllardır bu filmin iyileri. Yoksullar parazittirler ve kendilerinin iyi olmadıklarını domuz gibi bilirler, kötülüklerinin nedenini yoksulluk olarak görürler. İyiler, onların gözünde de varsıllardır. Ama bu iyiliğe ‘kerizlik’ der parazitler.

    Bu ailenin oğlu, varsıl bir ailenin ergen kızına, sahte belge düzenleyerek özel İngilizce öğretmeni olmayı başarıyor. Baba bu sahte belgeyi oğlunun ürettiğini görüyor ama oğlunun sahte belge üretmekteki başarısına hayranlığını göstermekten daha iyi bir şey yapmıyor. Oğlanın bundan sonraki ilk işi de kız kardeşini, patronunun 7-8 yaşlarındaki erkek çocuğu için resim öğretmeni diye yutturmak oluyor.

    Sonrası çorap söküğü gibi. Evin hizmetçisini türlü düzenlerle işten attırarak kendi annelerini de işe aldırıyorlar. Adamın özel şoförünü yine bir komploya kurban götürerek işten attırıp babalarını ‘beyefendi’nin özel şoförü yapmayı başarıyorlar. Fakat onları işe alan varsıl aile, onların bir ‘çekirdek aile’ olduğunu bilmiyor, önceden tanışmadıklarını, orada karşılaştıklarını sanıyor.

    Patron olan aile, sevgili küçük beylerinin (yani 7-8 yaşlarındaki oğullarının) gönlünü etmek için, onu hep birlikte bir izci kampına götürüyorlar. Bu sırada bizim yoksul ama ‘parazit’ aile de onların boş evine yayılıyor. (Bu ‘boş varsıl evine yayılma’ konusu yine Güney Koreli Kim Ki Duk’ın Boş Ev filminin de konusuydu.) Çim ekili bahçe, lüks banyo, rahat yataklar… Ne viskiler kalıyor yumulmadıkları ne evin ergen kızının günlüğü. İyi niyet, eğitim, düzey, ahlak, güvenilirlik adına olumlu hiçbir değer yoktur bu ‘yoksul-parazit’lerde.

    Bir sürpriz, olayın akışını değiştiriyor: Düzen kurup işten attırdıkları önceki kadın hizmetçi eve girip gizli bir şey yapmak için onlardan yardım istiyor. Meğer onun da kocası, işini batırdıktan sonra dört yılı aşkın bir süredir, evin şimdiki sahiplerinin bile bilmediği bir bodrumunda, karısının gizlice getirdiği yiyeceklerle yaşamakta imiş. Bu eski hizmetçi, kocasına yiyecek götürmek için bu bodruma inmek istemektedir. Yeni hizmetçiden bu yardımının sürekli olmasını isterken, “İki emekçi olarak birbirimize yardımcı olabiliriz, değil mi?” diyor ve böylece ‘emekçi’ sözcüğünün ‘parazit’ kavramıyla örtüştürülmesi işi de görülmüş oluyor.

    Eski hizmetçi evin önceki sahiplerinden kalan bir EMEKÇİ olduğu için o bodrumun varlığını bir tek o bilmekte, evin şimdiki sahibi olan varsıl aile bilmemektedir. Bu olayla, bizim yeni parazitler de evin altında böyle bir bodrum olduğunu öğrenmiş olurlar.

    Bodruma indiklerinde, iki ‘emekçi-parazit’ ailenin kapışması başlar. Bu arada eski hizmetçi, sonraki parazit ailenin kısa bir videosunu cep telefonuyla çekmeyi başarmış, bunu evin hanımına gönderme tehdidiyle dört kişilik yeni parazit aileyi tutsak almıştır. Yani ‘varsıl-iyi-işveren’ ev sahibi ailemiz evden gidince, evleri ve mahremiyetleri, eskisiyle yenisiyle ‘parazit-emekçi’lerin hoyrat, hırsız ellerine kalmıştır ve onlar evde kendi aralarında kıyasıya bir çıkar savaşı verirken evin altını da üstüne getirmektedirler. Bizim sonraki ‘parazit-emekçi’ ailemiz, kendilerinden önceki parazit karıkocayı bodruma tıkmayı başarır. Fakat işler yolunda gitmez. ‘Varsıl-iyi-işveren’ aile, çocuğun izci kampından erken (aynı gece) döner. Dört kişilik ‘parazit-emekçi’ aileden anne dışındakiler saklanır. Ertesi gün, ‘varsıl-iyi-işveren’ ailemiz, küçük prensleri için villalarının bahçesinde kurgusal bir Kızılderili eğlencesi düzenlerler, dostlarını çağırırlar.

    Bu arada, o terslik gecesinin sabahında bizim ‘yoksul-kötü-emekçi’ ailemizden baba, oğul ve kız, evlerine gitmek üzere villadan kaçarlar. Fakat dışarıda korkunç bir yağmur vardır. İşte o yoksul ülke halklarının o fabrikasyon romanlarda layık görüldüğü ‘dışkı-lağım’ kalıbı filmimizde de ortaya çıkar. Bizim ‘yoksul-kötü-emekçi’ baba ve çocuklarımız bellerine dek lağım içinden yürüyerek (tabii, yağmur, su baskını ve taşkın gibi bir kurgu mantığı unutulmamış), penceresine sarhoşların işediği yarı bodrum evceğizlerine varırlar. Bu evceğizleri zaten daha önceden de onların bedenlerine çok iğrenç bir koku sindirmektedir ve ‘varsıl-iyi-işveren’ ailemiz bu kokuya katlanmakta, hepsinin aynı biçimde kokmalarına ise şaşırmakta ama nedenini çözememektedirler.

    Evde yoldan gelen su taşkını daha doğrusu lağım, ‘yoksul-kötü-emekçi’ ailemizin boğazına kadar gelmektedir artık. Onlar da evlerinde boğazlarına gelen bu lağım içinde yürümektedirler. Hattâ genç kızımız, klozetten evin içine taşan lağımın içinde, her zaman tepelerinde duran klozetin kapağının üstüne oturarak sigarasını tellendirmektedir. Evet, bu arada, ‘yoksul-kötü-emekçi’ ailemizin klozetleri bir tuvalet kabininde değil, evde başlarının üzerinde denecek bir yükseklikte ve açıktadır. (Bu açıkta oluşu, Güney Kore’nin tuvalet konusundaki geleneklerini bilmediğim için, yalnızca vermekle yetineyim.)

    ‘Varsıl-iyi-işveren’ ailemiz, işte bu lağım taşkını içinde yaşayan ‘yoksul-kötü-emekçi’ ailemizin dışarıdaki tüm bireylerini (tabii, onların iki kardeş ve babaları olduğunu bilmeden) küçük prenslerinin eğlencesine çağırırlar. (Anneleri zaten 24 saat hizmet için villadadır.) ‘Varsıl-iyi-işveren’ ailemiz öyle iyi-dürüsttürler ki, bütün bu çağrıları ücretli ek iş saymakta, hepsine ek ücretlerini tıkır tıkır ödemektedirler.

    Bahçedeki eğlence tam kıvamını bulmuşken, evin gizli bodrumunda tıkılı olan ‘önceki parazit’ (önceki hizmetçinin iflas etmiş kocası), sonrakilerin bodruma giren oğlunu yakalayıp saf dışı eder, kendisi bodrumdan kurtularak elinde bıçakla bahçeye, eğlenen ‘varsıl-iyi’lerin arasına fırlar. Eğlenceye saldırır. ‘Yoksul-kötü-emekçi’ ailemizin kızını ölümcül yerinden bıçaklar. Oğullarının başını taşla ezer (fakat öldüremez). Sonraki ‘parazit-emekçi’ ailenin ‘yoksul-kötü’ babası, ‘varsıl-iyi’ patronunu bir bıçak darbesiyle öldürür, ardından bodruma bu kez de o kaçar ve yerleşir. Önceki hizmetçiyi zaten bodrumda öldürmüştür, bir ara cesedi bodrumdan çıkararak bahçenin bir kuytusuna gömer.

    Bütün bunlar olur da, Kuzey Kore yönetimi ‘düşman’ gösterilip onunla dalga geçilmesi hiç unutulur mu? Yeni ‘emekçi-parazit’ ailenin evi ele geçirdiği geceki eğlencesinde, Kuzey Kore önderinin söylevine hizmetçi annenin öykünmesiyle Kuzey Kore yönetiminin ‘baskıcı/faşist’ belletilmesi işi de savsaklanmamış olur.

    Uğursuz ev satılır. Bu kez gizli bodrumda sonraki ‘hizmetçi-parazit’ ailenin erkeği (‘genç ama yoksul oldukları için kötü’ çocukların babası) yaşamaya başlamıştır. Başı taşla ezilse de ölümden kurtulan oğul, kendi kendine söz verir ki, bir gün varsıllaşacak ve o evi satın alarak babasını kurtaracaktır. Adalet, kurtuluş, güç, iyilik, erdem… Tüm olumlu nitelikler varsıllıktadır bu filme göre. (Amerikan kişisel gelişim kitaplarında da kendini geliştirmek, ‘pizzanın daha büyüğünü yiyebilmek’ olarak verilir okurlara. Gelişmekten yalnızca bunun anlaşılması istenir.)

    Sonunda film, evi satın alacak yeni sahiplerine söylediği üzerinden, seyirciye şöyle demiş olur:

    “Evinizde çalıştırdığınız kişilerin hepsine dikkat edin. Öncekiler de, sonrakiler de, hepsi parazittir (asalaktır), faredir onlar. Fare gibi, evinizin sizin bile varlığını bilmeyebileceğiniz bodrumlarında, buzdolabınızdan, kilerinizden gizlice aşırdıklarıyla yaşarlar. (Filmde de tıpkı böyle oluyor.) Dışkı kokuludurlar. Çünkü dışkı içinde yaşamaya alışkındırlar. Vahşidirler. Evinizde birini çalıştırıyorsanız, bir parazit/asalak çalıştırıyorsunuz demektir. Bu asalaklar ‘iyi-mutlu’ yaşamınızı bir gün altüst edip sona erdirebilirler, üstelik sizi öldürebilirler.”

    Bu filmde kapitalizm eleştirisi görebilenlerin kastettiği eleştiri buysa, katılıyoruz, kapitalizmin kendine yönelik özeleştirel bir uyarısıdır Parazit. Ama kapitalizmin kendini sağlamlaştırarak süregidebilmesi için bir uyarı; kapitalizmin yanlışlığını, haksızlığını söyleyen bir uyarı değil.

    Parazit, muhatap olarak yüzünü tüm insanlığa değil, varsıllara dönüyor, onlara sesleniyor. Onların çalıştırdığı yoksulları insan değil, asalak sayıyor ve varsıllara, “Aman çalıştırdığınız asalakları saf, iyi sanmayın!” diyor.

    Emperyalizmin üstünlük göstergesi olan ‘çocukların evde İngilizce öğretimiyle’ başlıyor film, kapitalizmin üstünlük duygusuyla, gururuyla, kibiriyle, yukarıdan bakması ve güç gösterisiyle sürüyor.

    Neredeymiş kapitalizm eleştirisi? Bütün kötülükler yoksullarda bu filmde, varsıl işveren ailemizde ise maşallah hiçbir kötülük yok!

    ‘İyi-varsıl’ ailemizin küçük prenslerinin sahip olabildiklerinde mi kapitalizm eleştirisi? Bunun eleştiri sayılabilmesi için, onun sahip olduklarının birçoğuna sahip olamayan yoksulların çektiklerindeki haksızlığın gösterilmesi gerekir. Böyle bir haksızlık gösterisi yok filmde.

    Evin kızının sahip oldukları mı filmin kapitalizme eleştirisi? O kızın sahip olduklarına sahip olamayanların çektiği çileler nerede? “İşte o hizmetçi ailenin yoksulluğunu gösteriyor” da diyemeyiz. Onların tümünün ‘kötülük yuvasının bireyleri’ olarak gösterilmesi, filmin burjuvaziye karşı eleştirel olabilmesi yolunu kapatıyor. Bunu da bilinçli olarak yapıyor.

    Bütün yokluklarına karşın, bu film burjuvaziyi nasıl eleştiriyormuş acaba!

    Peki, kapitalizmi eleştirebilmek için yoksulları iyi insanlar olarak mı göstermek gerekir? Yoksulu yüceltmeden, ‘yoksul iyidir’ gibi bir genelleme yapmadan düzen eleştirisinin nasıl yapılabileceğini merak eden, Lütfü Akad’ın Gelin-Düğün-Diyet üçlemesini izlesin.

    Filmin görsel estetiğine gelirsek. Kendi adıma söylüyorum, akılda kalacak güzellikte tek bir plana, tek bir sahneye rastlamadım. Mimar bilmemkimden satın alınmış dedikleri villamsı evin hiçbir sanatsal özelliği yok. Dümdüz, dört köşe duvarlar, dümdüz çatılar… Hepsi mikea’dan alınmış gibi duran, zevk yoksulu eşyalar.

    Altın Palmiye de, Oscar da… Bilinçaltı işleri için bu düzeyde bir filme razı olmakla, çıtayı epey düşürmüşler. Gelin de on küsur yıl önce Nobel’e ‘kar’ yağışını anımsamayın!..

    Son model teknoloji ürünleri tutkunu Kim Ki Duk’ın iki filmini izledikten sonra bir daha Kim Ki Duk filmi izlememeye karar vermiştim. Bong Joon-ho’nun Parazit’ini izledikten sonra, bir daha hiçbir filmini izlememeye karar verdiğim Güney Koreli yönetmen sayısı iki oldu.