'İrfan'lı bir çocuk

'İrfan'lı bir çocuk

Sami GÜNALBâb-ı Âli’nin (Cağaloğlu Yokuşu) dağıtılıp da İkitelli’ye doğru (Sonradan plazalaştırılan basının merkezi -Özal dönemi-)  hicrettirilmesiyle bambaşka bir aşamaya geçildi. Ne gibi? Gazetecileri, yani kalemleri...

Sami GÜNAL

Bâb-ı Âli’nin (Cağaloğlu Yokuşu) dağıtılıp da İkitelli’ye doğru (Sonradan plazalaştırılan basının merkezi -Özal dönemi-)  hicrettirilmesiyle bambaşka bir aşamaya geçildi. Ne gibi? Gazetecileri, yani kalemleri tek tek satın almaktansa iktidara bağlı sermayedarlara gazete ve televizyon satın aldırmak gibi... Nasıl, iyi mi? Hop oturduk hop kalktık? Durun hele, bu kadarı size daha az bile! Bu yetmez!

Bu yapılanma içinde eş benzer uygulamaların devam ettirildiği Mesut Bey ve Tansu Hanım dönemlerini not düşerek devam edelim. Misal, Korkmaz Yiğit olayı gibi…

Yeni aşamaya geçildi. Hangi aşama bu? Bağlı sermaye finansörlükleriyle oluşturulan havuzdaki kepçeyle televizyon ve gazetelerin direk sahibi olunma aşamasıydı bu... Ayrı ayrı patronları yönetmektense tek elden tüm medyayı bir komutla yönetebilirdiniz. Manşetler bile aynı gün pürüzsüz torna imalatı şeklinde... Oh, ağrısız başım!

Bu ikili aşama arasında neler yaşanmadı ki! Köşe yazarı diye imal edilip toplum önüne çıkartılanlar; bilmem ne model ultra lüks otomobile karşı olan tutkularından tut, karılarının kırmızı donuna kadar bize okutup durdular. Durun! Yetmedi! Bu kadarla kalsa iyi! Birinin kaleminde de az buz (*)penis hikâyeleri okumadık değil… Durun! Daha da yetmedi! Bir diğer gazeteci/yazar; ayı penisinde bulunan bir kemiğin topuzunun gümüşle kaplanması sonucu elde edilen içki karıştırıcısını sağlamak üzere, dünyanın bilmem neresine giderek ayıyı vurduğunu ve ayının penisindeki o bir karışlık kemiği kendi elleriyle nasıl çıkarttığının hikâyesini günlerce yazdı durdu.

Toplumsal yapı, aynen fizikteki bileşik kaplar örneği gibidir. Bozulma bir uçtan başlayınca toplumun her kesimine sirayet eder. Basın da nasibini diğer canlı cansız (gerçek-tüzel) şahıslar gibi elbette alacaktı.

Tarikat-ticaret ve siyasetin iç içe geçtiği bir ortamda, İpekçilerin ve nice değerli erbapların “basını'' da ahlakiyle birlikte basiretsiz tüccarların eline geçti. Bu tüccarlar, göbeğine kadar parasal ilişkiler içine girince, mesleki yozlaşma yolunda yakalarını, siyasilere ve kredi kuruluşlarının patron ve bürokratlarına kaptırmaya başladılar. Bunun sonucunda finans bürokratları, çocukları ve yeğenleri için medya yöneticilerini tepeden baskılayarak “Bizim kerata, özellikle TV muhabirliğine heves ediyor, bilginize...'' deyince, ilgili ilgisiz, basiret ve liyakat yoksunlarını yerleştirdiler. Bu muhabir dejenerasyonu, bozulma nedenlerinden sadece birisidir ama az buz değil en temelli kalifiye bozulma nedenidir. Çünkü gazeteciliğin ve köşe yazarlığının ana kaynağı muhabirliktir.

Böylece simit çay ile haber peşinde koşulma devrini kapattılar. Gazeteciliğin/yazarlığın kökeni olan muhabirliği sırf malzemeci olarak kullandılar. Krediciler-ihaleciler mi küstürülecekti canım? Gitsinler toplantılara görsel dokümanlar toplasınlar nasıl olsa konu belli değil mi, gerisini masa başında biz yazarız, işine çevirdiler. Gerçekten bilgiden yoksun halde sırf malzemecilik yapan muhabirler türedi. Tabii o zamanlar daha henüz Google bile yok! Gittikleri basın toplantılarında not tutabilmek için salonundakilere DİSK, (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) MESS (Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası) nedir, diye soran “boş muhabirlik'' aşamasına getirdiler mesleği.

Tirajı komik bir örnek anlatmadan geçemeyeceğim. Havuza düşen televizyonların birinde çocukların sesini yarıştıran program düzenlenmektedir. Bunun için yetenekli çocukları bulabilmesi için bir muhabiri okul okul gezdiriyorlar. Ege kentlerinin birinde Zübeyde Hanım adlı ilköğretim okuluna uğrarlar. Çay-kahve derken muhabirimiz,

— Bu Zübeyde Hanım galiba zengin birisi. Her gittiğim şehirde kendi adına en az bir okul yaptırmış olduğunu gördüm.

— !..

Bu kadar cehalet, acaba bu yazı kurgusu için tarafımdan mı uyduruldu? Ben de inanamadım. Hayır! Ayan beyan doğrudur. Bu muhabirin cahilliği, Ege’de görev yapan bir öğretmen arkadaşımın tanıklığında sergilenmiştir. O muhabir kız, hiç okul okumadı mı? Atatürk’ün annesi konusunda hiçbir şey duymadı mı? Hiç kuşkusuz duydu da analitik bir eğitimden geçirilmemiş olduğu için çıkarımda bulunma yeteneği mi yoktu?

Uzaklara gitmeye ne hacet! Bendenizin bekârlık döneminde zoraki bir ev arkadaşım vardı. Ona baktıkça öfkeleniyordum; ben varken bunu neden muhabir yapmışlar diye. Amiral gemisinin “tempo''lu giden bir haftalık dergisi vardı. Muhabir arkadaşım derya deniz bilgi küpü(!) 8 Mart Kadınlar Günü dolayısıyla bir haber dosyası yüklemişler buna. Eh, derinlemesine çalışmak gerek tabii(!) Gelip de bana, sende “kadın anayasası'' kitabı var mı, demesin mi? Saçımı başımı yolmamak için, erkekler “tağyir tebdil ve ilga'' (bozma, değiştirme, ortadan kaldırma) etmişler, geç kaldın dedim. Her alanın, her varlığın anayasası mı olur? En temel hukuk hiyerarşisini dahi bilemeyen bir acuze muhabir!

Ey patronlar ve de onlar adına hareket edip de erkini ta “öz kökünden'' alamayanlar, muhabirliği bitirdiniz, gazetecilik öldü. Artık siz derdinize yanın!

Napolyon savaşı kaybedince, komutanına sorar,

— Savaşı neden kaybettik?

Komutan,

— Doksan dokuz tane sebebi var… Bir, barutumuz bitti. İki…

Napolyon,

— Yeter! Gerisini saymana gerek yok, der.

Napolyon’a mihman olmuşken biraz daha kalalım.

İspanya’yı aldıktan sonra İspanya Kralı, Napolyon’a,

— Sen, para için savaşıyorsun; biz ise şerefimiz için, diye haykırır.

Napolyon cevap verir,

— Herkes kendisinde olmayan şey için savaşır.

Yine size döneyim ey patronlar, ziyadesiyle paranız var olmasına var da şerefe ihtiyacınız olup olmadığı konusuna ben karışmayayım da onun için savaşmanız elbette elzemdir yokluğunu hissetme kabiliyetiniz var ise. Ama hiç yoktan gelin elinizdekini harcamayın, muhabirlik (muhabirler) için savaşın.

“Yollar kesilmiş alanlar sarılmış / Tel örgüler çevirmiş yöreni / Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende / Benden geçti mi demek istiyorsun / Aç iki kolunu iki yanına / Korkuluk ol''

Son kertede üzerinde durmamız gereken, basın özgürlüğünün getirilmiş olduğu nokta ve mesleğin icrasının zorlaştığı konusudur. Daha yeni, “İrfanlı şekilde dönen bir değirmen taşının'' patronaj katında kendiliğinden durdurulması özgürlüğün barometresi gibidir.

Hangi çağa geldik?

"Korku Çağında"ki Kafka'nın "Dava"sını mı yaşamaktayız?  Yoksa, George Orwell'in “1984''ünü mü? Gölgeler bile “Büyük Birader''in bakışları ve presi altında. Ankara’da 1983-84 yıllarında, “1984'' romanı üzerine düzenlenen çok sayıda paneller, açıkoturumlar izlediğimi hatırlıyorum. Neden bu kadar çok düzenlenmişti ki? Anlatılanlar fazla mı ütopikti? Konvansiyonel aletlerle evet mümkündü ve bu baskılamaları yaşamaya ta o zamanlardan başlamıştık bile. Ama, o zamanlar teknoloji henüz bu kadar “vahşileşmemiş'' olduğu için daha ötesi evet, bana biraz ütopik gelmişti. Meğerse yanılmışım. O gün, bugünmüş.

Demokratik hukuk devleti olmanın gereklerinden biridir seçimler. Özgür ve eşit olmak şartıyla. Tercih; seçimin doğası gereğidir. Olmazsa zaten seçim/oylama yok demektir. Eğer karşıt tercih olamayacaksa onun adı niye seçim, niye oylama olsun ki? Yapmayın, olsun bitsin!

Seçimin/oylamanın doğası gereği yön tercihi yapıldığı için insanların özgürlüğü ve ekmekleri avlanmaktadır. İrfanlı bir çocuk, özgürlüğüm ve ekmeğim budur dediği için kamunun vicdanını kanatır bir şekilde avlandı.

İrfan Değirmenci, gerçekten çok sevdiğim ve hayranlık duyduğum bir elin parmağı kadar “farklı üretim tarzında'' üretken olan muhabirlerden biriydi. Özgürce uçarken kanadından vurup yere düşürdüler tarafsızlık adına. Gam değil! Yeter ki onurun yere düşmesin. İşte, onu kaldırması kolay olmaz!

Onurunu düşürmediği için daha ilk günden dayanışma kontenjanından Merdan Yanardağ yönetimindeki TELE 1 ekranı için davet aldı bile. İrfanlı olan çocukların yürürken sokakta kimsenin yüzüne bakamama, başını eğme gibi bir sıkıntısı yok; aksine ona merhaba demek için yarışacaklar sokaktakiler.

Peki, tarafsızlık adına hep “sıçradıklarını'' düşünenler bir daha sıçrayamayacak şekilde yere düştüklerinde ellerinden bir tutanı bulabileceklerine nasıl eminler? Sakın ola, elimde tutan bir el var mı diye bakarken bir avuç utanç görmesinler?

Yazarlık kisvesi altında kamufle olup ihale ve iş takipçiliği yapan papatyaları, fırdöndüleri, yalakaları, yandaşları bir kenara bırakıyorum. Onlar bu yazının sınırını ve sinirini taşırırlar. Yer yok!

Oldu olacak, bir hoş örnekle kapatalım. Yine eski Ankara zamanlarımda bir başka ev arkadaşım ama bu sefer bilgili kültürlü, her daim mesleki olarak “nokta'' atışı yapan Kara bir Mehmet. Şimdilerde önemli günlük bir ekonomi dünyası gazetesinin editörlüğü ve köşe yazarlığıyla birlikte diğer stratejik bir alanda internet üzerinde sektörel haber gazeteciliği yapmaktadır. Kara Mehmet’in yatakta uyanış şekli evlere şenlik, görmeye değer. Gazeteciliğin şanındandır deyip bohem takılır. Yakını görmek için şişe dibi derecesinde gözlüğe muhtaçtır. Sabah yatakta uyanır uyanmaz ellerini parpazlatarak başucundaki zemini yoklar ki bir eliyle gözlüğünü diğeriyle de viskisini arayıp bulsun... Ne mutlu ki en sonunda bohemlik jübilesini yapıp içkiyi kendisine hasret bırakalı yıllar oldu. Mesleğe tam gaz asılmış durumdadır.   

***

(*) Penis, bir terimdir. Sosyal bilim içinde ve herhangi bir hayvanın biyolojik uzvu anlamında kullanılması pornografik bir anlatım değildir.

ABC Kritik