Ne Sağcı, Ne Solcu!

Ne Sağcı, Ne Solcu!

Aydın Cıngı                                                                  Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin rakamlar günlerdir yazılı ve görsel basında uçuşuyor. İlgilenenler, bu alanda...

Aydın Cıngı                                                                  

Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin rakamlar günlerdir yazılı ve görsel basında uçuşuyor. İlgilenenler, bu alanda sayısal verilerle zaten donandı. Yine de söyleyelim ki Macron, %66,1''lik bir orana denk düşen 20,7 milyon ile Le Pen’in iki katı oy aldı.

Olaylar olup bittikten sonra, geleceğe dönük yönelimleri belirleyen bazı sayısal ayrıntılar genellikle gözden kaçar. Onları da kısaca ekleyelim: Çekimserlik, %25,4 ile 1969’dan bu yana en yüksek orana çıktı. Buna, %11,5 oranındaki geçersiz oylar da katılırsa, adayların hiçbirine oy vermeyenlerin, neredeyse %34 ile seçmenlerin üçte birini oluşturduğu saptanır. Buna göre oy sıralaması kabaca şöyle: 1. Macron 21 milyon; 2. “Ne biri ne diğeri'' diyen seçmenler 16 milyon; 3. Le Pen 11 milyon…

Rakamları burada bırakalım

Önce bu seçimden kimler mutlu? Başta Federal Almanya Şansölyesi Merkel olmak üzere, AB’nin devamından ve güçlenmesinden yana olanlar mutlu. Küresel bağlamda özgür değişim yanlısı Çinliler, Japonlar, Kanadalılar, genel anlamda küreselciler ve açılımcılar mutlu. Trump şimdilik düşünceli. Ya yüzünü buruşturanlar? Brexit’çi İngilizler, Polonyalılar, Macarlar ve Avrupa’nın -Hollanda’dan Wilders, Avusturya’dan Höfer gibi- sağcı popülistleri üzgün; Putin ise mutsuz. Ruslar, Fransa seçimlerinin ilk turunda istenen adaya oy verilip ikinci turunda ise istenmeyenin elendiğine dikkat çekerek; “kazananı toplumun tümü ''kişisel olarak’ talep etmediği için onun siyasal meşruluğu'' konusuna değiniyorlar. Onlara göre esas zafer Merkel’in; verilen oy da aslında yalnızca “Frexit''e karşı. 

Fransa’nın içinde olağanüstü değişimler var. İlk tur sonunda zaten yıllardır bir o bir diğeri seçilen iki büyük partiden; merkez sol Sosyalistlerden ve merkez sağ Cumhuriyetçi Muhafazakarlardan aday kalmamıştı. Söz konusu durum, klasik Fransız sol-sağ sisteminin sona yaklaştığının göstergesiydi. Bu çerçevede, Macron’un Eylül 2016’da verdiği bir demeçte şu söyledikleri çok ilginç: “Yaşadığımız dönemde şimdiye değin hiç görülmemiş şeyler oluyor: İklim değişikliği, yeni terör biçimleri, dijital devrim. Bu arada, hiçbir şeyin değişmediği tek alanın “siyaset'' olması doğal mıdır?''

Bağımsız gözlemciye sorarsanız; Fransa’da “Cumhuriyet'' kazandı. “Özgürlük'' anlayışı ulusalcı-sağcı-popülizmin üstesinden geldi. Hep böyle olmuyor. Nitekim üç hafta önce Türkiye’de “özgürlük'' ve “Cumhuriyet'' kazanamamıştı. Fransa’da bunu, daha kısa süre öncesine değin hiçbir politik geçmişi bulunmayan 39 yaşında bir adam başardı; üstelik hiçbir siyasal parti örgütünün desteğinden yararlanmadan. Emmanuel Macron’un Fransa Cumhurbaşkanlığına tırmanması, bundan birkaç ay öncesine değin hayal bile edilemezdi. O, bu noktaya ulaşmasını; bir dizi rastlantıya, rakip adayların karşılaştıkları hiç beklenmedik sorunlara ve kendisinin bunlardan optimal düzeyde yararlanma becerisine borçlu. 

Sosyolojik ayrışma

Macron’un zaferinin arka planında, birbiriyle buluşamayan iki farklı Fransa sosyolojisi var: bunlardan birisi, Macron’u destekleyen eğitimli ve müreffeh Fransa, diğeri Le Pen’i izleyen düşük eğitimli ve görece yoksul Fransa. Macron bu bölünmeyi gerçi “ilericiler-ulusalcılar'' olarak tanımlıyor; ancak ayrışmanın ardındaki temel gerçek sosyolojik nitelikli. Diğer ayrışmalar sosyolojik bölünmenin türevi niteliğinde. Sağ-sol karşıtlaşması ise bu kutuplaşma içinde eriyor.

Daha birinci turun arkasından, Fransa’nın bu kez sosyal ve ekonomik olmanın ötesinde kültürel, coğrafi ve tarihsel olarak, şimdiye değin hiç olmadığı kadar net biçimde ikiye bölündüğü saptanmıştı. Son turda da görüldü ki, kuzeyden güneye bir hat çekildiğinde; Batı Macron’a, Doğu Le Pen’e yöneldi. Kentlerdeki eğitimliler, katma değeri yüksek üretim sahipleri ve küreselleşme kazançlıları Macron’a; kırsal bölgelerdeki küreselleşme kayıplıları ve düşük gelirliler Le Pen’e oy verdi. Ayrışmanın netliğinin, gözlemciye 16 Nisan Referandumu’nun ortaya çıkardığı, sosyal-ekonomik-kültürel kutuplaşmayı anımsatmaması olanaksız gibidir. Fransa’da da her iki kategorinin birbirlerine söyleyebilecekleri fazla bir şey yok. Bunlardan birisi geleceğiyle meşgul, diğeri öfkeli. Aslında bu ülkede de kimse sol-sağ karşıtlaşması sona eriyor diye sevinmemeli; çünkü perspektif çok daha sert bir çatışma gizilgücü içermekte.     

Ulusal Cephe (FN) kendini kalıcılaştırdı

Siyaset düşünürü Glucksmann Le Monde Gazetesi’nde şöyle yazıyor: “Şu an ölüm tehlikesini atlattık, ama hastalık devam ediyor.'' Gerçekten de Fransa şu an için rahat olabilir. İçe kapanmacı ve sonu belirsiz bir gidiş tehlikesi atlatıldı. Bir başka yazarın kullandığı metafora göre ise, “yıkıcı sel baraj yapılarak durduruldu, ama seli besleyen sular hala akmaya devam ediyor''. Unutulmamalı ki, Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen’i Fransa Başkanı olarak görmek için oy veren 11 milyondan fazla Fransız’ın hepsi ırkçı, yabancı düşmanı değil. Ama bunların hepsi de gidişten mutsuz, umutsuz ve öfkeli. Yeni Başkan’ın her türden küresel açılıma açık, neoliberal, “ne sol ne sağ'' anlayışının bu kesimlerin derdine ne ölçüde deva olacağı şimdilik bilinmiyor. 

Bugüne değin hep “şeytanlaştırılarak'' önü kesilen Ulusal Cephe artık siyasal yapının meşru kabul edilen bir parçası. Bu partinin siyasal söyleme soktuğu “dinsel/ulusal kimlik konuları'', “ulusal sınırlar'', “göçmenlerin sorunları'', vd bu partinin ideolojik ve kültürel başarısının simgesi niteliğindedir. Bir partinin yükselişi, her türlü seçim skorunun ötesinde, ilk başta olağandışı görülen anlayışlarının yaygınlaşıp olağanlaşmasındadır. Bu açıdan, Ulusal Cephe’nin dile getirdiği sorunları yok sayan bir “sevecen küreselleşmecilik'' Fransız halkının %60’ına yakını için inandırıcı olmaktan uzaktır.

Sosyolog Zygmunt Baumann “kendini evinde hissetmeyen kişi ''kimlik’ konusuna odaklanır; ''kimlik’, bu yabancılık ve güvensizlik duygusundan kaçış arayışıdır'' diye yazıyor. İşte Ulusal Cephe’nin Fransız siyasal yaşamına soktuğu ve sömürdüğü, bu kimliksel kuşku ve onun, küreselleşmenin de köpürttüğü uzantıları olarak göçmenler, istihdam, güvenlik politikaları vb sorunlardır. 2017 kampanyası, bu anlamda, 2007 ve 2012 kampanyalarının bir devamı olup kimlik sorununu Fransa’nın siyasal, ideolojik ve kültürel söylem yapısına perçinlemiştir. FN, Fransız toplumunun istihdam, güvenlik gibi alanlardaki kırılganlığını küreselleşme olgusuna, Avrupa Birliği’ne, ülkedeki yabancılara ve göçmenlere bağlamaktadır. İşte Ulusal Cephe’nin başarısı burada, kendi gündemindeki sorunları ve söylemini Fransız siyasal evreninde kalıcı kılabilmesindedir.

Macron ülkeyi nasıl yönetecek?

Fransa’da 5-6 hafta sonra yeni bir seçim sürecine girilecek. Bu kez, yine iki turlu seçimlerle yasama meclisi oluşturulacak. Macron, PS’den ayrılıp En Marche (Haydi Yürüyelim...) diye ad ve soyadının baş harfleriyle anılan EM adlı bir siyasal hareketi bir yıl önce kurmuş: yani partisiz bir politikacı/başkan. Bir olasılıkla, yasamada görece çoğunluğu elde etme şansı bulunan merkez sağdan bir başbakan seçecek. Ancak köklü bir partiye dayanmadığı ve “En Marche'' Hareketi de, iki turlu dar bölge seçim sisteminde çoğunluğa ulaşamayacağı için yasaları geçirmekte zorlanmamak amacıyla mecliste sıkı pazarlıklara, uzlaşmalara girişmek zorunda kalacak.

Zamanla Cumhurbaşkanı Macron’a yanaşmakta duraksamayacak olan milletvekilleri başlarda ona ve hükümetine sorun çıkarırlarsa, buna da şaşmamak gerek.    

ABC Kritik