Aklın isyanı yeterli mi?

Ender Helvacıoğlu

Felsefe, bilim, sanat, din, siyaset gibi büyük insan etkinliklerini kavramsal düzlemde ele alırken iki noktaya dikkat etmek gerek. Bütün bu etkinlikler 1) tarihseldir, 2) sınıfsaldır. Eğer bu niteliklerinden koparılarak ele alınırlarsa, içi boş, herhangi bir şey anlatmayan kavramlara dönüşürler.

Tarihsellik özellikleri, bu etkinliklerin süreç oldukları, yani tarihlerinin (evrimlerinin) bulunduğu anlamına gelir. Bu nedenle felsefe tarihi, bilim tarihi, sanat tarihi, dinler tarihi, siyaset tarihi gibi disiplinler ortaya çıkmıştır. Hepsinin uygarlık öncesinde derinlere giden kökleri bulunur; uygarlık ile sistematikleşmiş ve kurumsallaşmış, deyim yerindeyse doğmuşlardır; uygarlık süreci içinde de gelişmişlerdir. Nasıl doğdularsa, gelecekte belki öleceklerdir (söneceklerdir) de… Yerlerini başka tür insan etkinlikleri alacaktır belki; belki de büyük bir geri düşüş yaşanacaktır, kim bilir?

Tarihsellik özelliklerinin (dünyevilik de diyebiliriz) keşfi, Modernite’nin büyük başarısıdır. Modernite ile gelen bu yeni yaklaşımla birlikte, bütün bu etkinliklerin içerikleri ve kavramsal yapıları değişmiştir. Gökten yere inmişler, dünyaya özgü, maddeye özgü, insana özgü ve topluma özgü olmuşlardır. Tarihlerine kavuşmuşlardır.

***

Tarihselliklerinin keşfi çok büyük bir düşünsel devrim ama henüz başlangıç. Gökten yere indikleri yani tarihsel oldukları an ikinci soru gündeme gelir: Bu tarihselliğin mekanizması nedir? Madem değişiyorlar, dönüşüyorlar, gelişiyorlar ve bu değişim-gelişim doğaüstü etkilerle olmuyor; o halde nasıl değişiyorlar, dönüşüyorlar ve gelişiyorlar? Burada ikinci özelliğe geliyoruz: Sınıfsallık özelliğine (daha genel anlamda toplumsallık özelliği de diyebiliriz).

Tarih nasıl oluşuyor? Birbiri ardına gelen olaylar dizisi midir tarih veya büyük insanların yapıp ettikleri mi? Felsefe tarihi, büyük filozofların peşi sıra kurdukları düşünce sistemleri midir? Bilim tarihi, büyük bilimcilerin art arda yaptıkları buluşlar ve keşifler silsilesi midir? O büyük düşünce sistemlerinin neden o zaman ve mekânda kurulduklarını, o büyük bilimsel buluş ve keşiflerin neden o zaman ve mekânda gerçekleştiklerini sorduğumuz ve kaynağında yatan mekanizmaları kavradığımız zaman, gökten yere gerçek anlamda inmiş oluruz.

Tarih dediğimiz şey -uygarlık döneminde- sınıf mücadeleleri tarihidir. Felsefe, bilim, sanat, din, siyaset, hepsi bu zeminde değişir, dönüşür, çatışır ve gelişir. Elbette kendilerine özgü mekanizmaları da vardır; ama bu kendilerine özgü mekanizmalar genel mekanizmanın zemininde hayat bulur.

Bilimsel Devrim neden 16.-19. yüzyıl Avrupa’sında gerçekleşmiştir? Kopernik, Kepler, Galilei, Newton, Darwin tesadüfen o yüzyıllarda ve o mekânda bulundukları için mi? Bu isimler Afrika’da hayata gelselerdi, bilimsel devrim orada mı yeşerecekti veya neden orada doğmadılar, neden 10. yüzyılda ortaya çıkmadılar?

Gazzali ve İbn Rüşt’ten hangisi ilericidir, hangisi gerici veya neye göre ilerici-gerici? Benzer soru Nizamülmülk ve Hasan Sabbah ikilisi için de ortaya atılabilir. Abbasi sultanının dini ile Karmati liderinin dini aynı mıdır? Böyle sayısız soru sorulabilir.

Tarihselliğin yanı sıra sınıfsallık da kavranmazsa, yani tarihsel materyalist yöntem benimsenmezse bu soruların hiçbirine hakkıyla yanıt verilemez. Gerek tarihsel olayları ve süreçleri, gerekse düşünsel süreçleri yerli yerine oturtmak, doğru süzmek ve değerlendirmek, omurgalı bir analiz ortaya koyabilmek için bu yöntemi uygulayabilmeliyiz. Yoksa ya bir şey söylememiş oluruz ya da tesadüflere, dehalara ve mucizelere başvurmak zorunda kalırız ki, bu da yere inenin tekrar göğe çıkarılması ve Modernite’nin terk edilmesi anlamına gelir (postmodernistlerin yaptığı da budur zaten).

***

Bu iki özelliğin kavranmasından sonra asıl kritik noktaya geliyoruz: Büyük insanların büyük düşünsel, bilimsel, dinsel, sanatsal, siyasal etkinlikleri, sıradanın toplumsal ve sınıfsal taleplerinin ve bu talepler uğruna mücadelesinin ürünüdür.

Bilginin kaynağı pratiktir. Aklın kaynağı emektir. Elitin kaynağı sıradandır. Bilgi pratik ile, akıl emek ile sınırlıdır, elit sıradan ile…

Kısacası asıl “tanrı/yaratıcı” emektir. Büyük düşün, bilim, siyaset insanlarının ilham perileri -kendilerininki ve kendilerinden öncekilerininki de dahil olmak üzere- kolektif emektir. Bu önerme, sadece uygarlık dönemi için değil, insanın insanlık olma, hatta insanın insan olma genel süreçleri için de geçerlidir.

Böylece Modernite’nin asıl içeriğini de belirlemiş oluyoruz. Modernite’yi aklın özgürleşmesi olarak tanımlamak eksik kalıyor; tarihsel ve sınıfsal bir tanımlama olmuyor. Modernite emeğin özgürleşmesidir. İnsan emeğinin uygarlık (sınıflılık) ile yaşadığı bölünmeye (meta-emek / karşılıksız emek) son verilip yeniden bütünleşmesi ve zincirlerinden kurtulmasıdır.

Aklın isyanı, emeğin isyanına bağlı… Biz “akıllılar”, aklımızın yetmediğini hissettiğimiz her an bunu daha iyi kavrıyoruz, değil mi?