Sosyalizmin problemi

Prof. Dr. Sait Yılmaz

Sosyalizmin problemi,
eninde sonunda diğer insanların parasını tüketmesidir.”
Margaret Thatcher

Marx, Komünizme giden yolda Almanya’da bir Sosyal Devrim olacağını öngörmüştü. Bunu daha fazla beklemek istemeyen Lenin ise Çarlık Rusyasında bir Siyasal Devrim ile bu öngörünün uygulamaya geçmesini çabuklaştırmıştı. 19. yüzyılın ikinci yarısında İngiliz başbakanı Benjamin Disraeli ve Alman Otto Von Bismarck, Komünizm tehlikesi karşısında kendilerine şu soruyu sormuşlardı; sanayileşen toplumları, içinde yaşayan tüm insanların yararına olacak şekilde, en iyi nasıl yönetebiliriz? Soğuk Savaş bittiğinde devlet adamlarının yeni dünya düzeni için sordukları asıl soru ise şu idi; insan toplumunun en iyi şekilde nasıl düzenleneceği? İçinde bulunduğumuz teknoloji çağında da böyle bir soru ile karşı karşıyayız.
Bugün hala zengin fakirin aleyhine daha zengin oluyorsa, toplumsal eşitsizlik artıyorsa, Marx’ın temel öngörüleri geçerli demektir. Fakiri korumalı ve sosyal eşitliği sağlamalıyız. Ancak, ne Sovyet Komünizmi, ne de bugüne kadar ki Sosyalist ya da Sosyal Demokrat uygulamalar uzun vadeli bir başarı sağlayamadılar. Marx tarafından kaçınılmaz olarak çökeceği öngörülen Kapitalizm, her seferinde Sosyalizme üstün geldi. Amacımız, Kapitalizmi övmek değil çünkü o da uzun zamandır krizde ve artık yetersiz. Kapitalizmin eksiklerini, yeni bir ideoloji arayışı ile ilgili başka bir çalışmaya bırakacağız. Bu makalede, Komünizmin ve Sosyalist ya da Sol partilerin başarısızlıkları üzerine odaklanacağız.

Marxizm’in Sovyetler Birliği’ndeki seyri

Çar döneminde Rusya’da doğan Lenin, tahta kulübelerde yaşayan köylüler ve resimlere dua eden Ortodoks kilisesinin temsil ettiği bir ülkede büyümüş ama Rusya’yı küresel proletaryanın birleşeceği bir ütopyanın merkezine koymuştu. Bolşevik Devrimi, sınıflar arası düşmanlıklara son verme yolu olarak merkezde toplanmış yetkiye ihtiyaç duymuş, böylece dünyada proleter devrimin yayılmasını sağlayacak temeli oluşturduğunu düşünmüştü. 

Stalin, 1930’ları orduyu güçlendirerek, köylüleri aç bırakarak, çelik fabrikaları kurmak ve silah yapmak için yani Almanya ile savaşa hazırlanmak için geçirdi. Önce anavatanı korumak için acımasız bir savaş yaptı sonra Sovyet ordularını Avrupa’nın içine sürdü. Stalin, savaş sona erdiğinde Kapitalist dünyanın ekonomik krize gireceğinden emindi zaten Nazi Almanyası böyle bir krizden doğmuştu. Bu yüzden, Kapitalistlerin Sovyetler Birliği’ne ihtiyacı vardı ve bir yandan ABD’den yeniden yapılanma için birkaç milyar dolar vermesini bekliyordu. Aksi takdirde Amerikalılar yaklaşmakta olan küresel çöküş esnasında ürünlerini satacak pazar bulamazdı. Hatta bu kriz nedeniyle İngiltere başta olmak üzere, ABD’nin Avrupalı müttefikleri ile bozuşacağını ve kendisinin kıtaya hâkim olacağını hesaplıyordu. 
SSCB, II. Dünya Savaşı’nın sonunda dünya üzerindeki en otoriter toplumdu. Artık dünyanın sözde iki anti-emperyal gücü karşı karşıya idi; ABD ve Sovyetler Birliği. Stalin’in yerini alan Nikita Kruşçev, Kapitalizme karşı Komünizmin zaferinden bahsediyor; “Beğenseniz de, beğenmesiniz de tarih bizim yanımızda” diyordu. Kruşçev’e göre, 20 yıl içinde Sovyetler Birliği Kapitalist ülkelere fark atacaktı. Sovyet Birliği liderlerinin öngörüleri gerçekçi analizlere dayanmıyordu ama Batıda ürkütücü bulunuyordu. Ancak, Soğuk Savaş’ın sonu geldiğinde ortada korkulacak bir şey olmadığı anlaşıldı. 
Aslında Marxizm Sovyetler Birliği’nde Stalin ile ölmüştü. Mao ve Stalin, son büyük Komünistlerdi çünkü sadece inanmamış, uygulamışlardı. Komünizmin temelinde sınıf çatışması vardı ama Komünistler iktidarda iken bile bu çatışma bitmemişti. Parti ve insanlar öngörülemeyen bir sürece giderken Stalin, yeni bir toplum yaratmak için acımasız yöntemleri tercih etmişti. Nikita Kruşçev ise Stalinizm olamadan Komünist devleti inşa etmeye çalıştı. Kruşçev’den sonra gelen Leonid Brejnev, Komünizmi öldürdü ve mutlak güçle iktidarda kalmaya çalıştı. Yolsuzluk devleti sarmaya başlarken, sahipsiz kalan Marxizm içerideki güç politikalarının maskesi olmuştu. 

Sosyalizmin hızla düştüğü 1960’dan sonra belli oldu, artık rekabet edemiyordu. Rus liderliği ise Stalin gibi düşünmek istiyor ama Brejnev gibi hareket ediyordu. Marx’ın artı değeri işçi ya da köylünün refahına değil, Batı ile olan ideolojik çatışmaya ya da milletler hapishanesinin yamalarına harcandı. Sovyetler 1960’larda yılda 5.000 tank üretme konusunda ısrarlı olunca bu zamanla çelik, motor, kömür endüstrilerini zorladı, bu sayı 1989’da 3.500’e düştü. 1980’lere gelene kadar Batının durumu iyi değildi; Kore, Küba ve Vietnam’da kaybeden Amerikalılar, İran’dan 1980’de kovulurken, Sovyetler Afganistan’a girmişti. Sovyet devleti ekonomik olarak zayıf, liderleri sayfiye yerlerinde keyif yaparken ve vasal devletlerinde durum karışık iken bile jeopolitik oyun onlar tarafından oynanıyor, her yerde ortaya çıkıyorlardı.

1985 yılında Komünist Parti Genel Sekreteri olan Mikhail Gorbaçov, iflas etmek ve dağılmak üzere olan bir imparatorluk devralmıştı. 70 yıldır uygulanan Marksizm sonunda, Sovyet çiftlikleri halkı besleyemez hale gelmişti, fabrikalar kendilerine verilen kotaları karşılayamaz durumdaydı. Moskova ve diğer şehirlerde halk, ekmek ve diğer ihtiyaçları için uzun sıralar içinde bekliyordu. Afganistan’daki savaş pek çok gencin ölümüne neden olurken, savaşın sonu ile ilgili bir ışık gözükmüyordu. 

Demir Perde’nin arkasındaki diğer Komünist ülkelerde de durum farklı değildi. Sovyet Birliği’nin kolonileri olarak işlevlerini yitirmişlerdi. Bürokratik etkisizlik ve aşınma içinde ekonomilerini modernize etmeleri mümkün değildi. Orta ve Doğu Avrupa “erken sanayi çağı müzesi”ne dönüşmüştü. 1987 yılında bir Asya şehir devleti olan Singapur, tek başına bütün Doğu Avrupa’dan Batıya %20 daha fazla makine aksamı ihraç ediyordu. Demir Perde’nin entelektüel ve politikacıları Batıya kaçıyordu çünkü mülkiyet hakkı yoktu. Komünistlere göre devlet (bürokrasi) kişilerden ziyade halk için en iyi kararı veriyordu. John Maynard Keynes’in sözüne inanmışlardı; “Devlet akıllıdır, Pazar aptaldır.”
Sovyet lideri Mikhail Gorbaçov, ülkesinin dış politikasını tümüyle yeniden kurgulamaya çalışıyordu. Amacı, Avrupa Birliği’nin kabul edilen bir üyesi olarak Rusya’nın geleneksel rolünü başlatmak için Sovyetler Birliği dâhilinde gerekli koşulları yaratmaktı. Dış politika hedefleri iç endişelerinden kaynaklanıyordu. Sovyetler Birliği’nin ekonomik altyapı ve siyasi sisteminin ahlaki sorunlar ve yolsuzluklar nedeni ile çökmekte olduğunu biliyordu. İçeride savunma harcamalarında esaslı bir indirim, ekonomik altyapı ve tüketim eşyalarına artan yatırım, halk desteğinin yenilenmesine liderlik etmek ve coşku istiyordu. Bu gerçekleşmese de 1980’lerin ortasından beri mantıklı bir yaklaşım olarak görülüyordu.

II. Dünya Savaşı sonrası Sosyalizm denemeleri neden başarısız oldu?

İkinci Dünya Savaşı sonrasında İsrail, Hindistan ve İngiltere, ekonomik model olarak Sosyalizmi seçti. Sosyalizmin ölümcül kibri şu; halk için yapabileceğinden daha iyi kararlar vereceğini sanan bir sistem olması. Sosyalizm, denendiği bütün ülkelerde başarısız oldu. Ama Sosyalistlere sorarsanız, sosyalizm hiç başarısız olmadı çünkü hiç denenmedi. Gerçek olan Sovyetler Birliği’nde Komünist sistemin çökmüş olması; İsrail, Hindistan ve İngiltere’de ise Sosyalizmin bir kenara itilmesi. Sovyetlerde totaliter bir rejim vardı; İsrail, Hindistan ve İngiltere’de ise demokrasi. Üç demokratik ülkenin uyguladığı sosyalist prensipler şunlardı; ana sanayileri millileştirmek ve ekonomik kararları devletin inisiyatifine bırakmak. 

İsrail, Hindistan ve İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası sosyalizm tecrübesine dönelim. İsrail’in Doğu Avrupa’dan gelen Yahudi kurucuları sol düşünceleri de getirmiş, sosyalist bir toplum kurmak istemişlerdi. Hindistan Anayasası’nın önsözüne şu yazılmıştı; “.. Egemen Sosyalist Laik Demokratik Cumhuriyet..” İngiltere’de ise İşçi Partisi, hemen her ana sanayiyi millileştirdi ve sendikaların her sosyalist talebini yerine getirdi. İlk safhada her ülkenin sosyalizm tecrübesi farklı şekilde gelişti. İlk 20 yılda İsrail ekonomisi her yıl %10’dan fazla büyüyerek bir ekonomik mucize geliştirdi. Hindistan’da 1947-1970’ler arasında GDP ortalama %3.5 büyüdü ve gelişmiş ülkeler arasına girdi. İngiltere’de ise 1950-1965 yılları arasında GDP, ortalama %3 artarken, işçi ücretleri de %40 arttı. İngiltere, dünyanın en zengin ülkelerinden biri haline geldi. Ama hükümetler artan nüfus ve denizaşırı rekabet ile baş edemedi. Sonraki on yıllarda ekonomik büyüme azaldı, işsizlik arttı. Sonunda sosyalizm terk edildi, kapitalizm ve serbest pazara dönüldü. Serbest pazarcılar haklı çıkmıştı; Sosyalizm kaçınılmaz olarak eşya dağıtımında başarısız olacaktı. İngiliz başbakanı Margaret Thatcher ise “Sosyalizmin problemi, eninde sonunda diğer insanların parasını tüketmesidir” diyordu. 

Sosyalizm ve Kapitalizm çekişmesi Güney Asya’dan Afrika ve Latin Amerika’ya dünyanın hemen her yerinde ideolojik bir çatışma ortamı yarattı. Bu savaş çoğu kez, devrimciler ve kontr-gerillalar şeklinde sağ-sol çatışmalarına ve iç savaşlara dönüştü. Ancak, savaşları kazansa da Sosyalizm uygulamaları başarılı olamadı. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki dönemlerde, Fas, Senegal gibi ülkelerde örgütlenme, uyanma ve bağımsızlığa kavuşma çaba ve dileklerine rast gelinmekteydi. 1960'larda kıtanın büyük bölümü yeniden Afrikalıların yönetimine girdi. Afrika’ya giren Sosyalizm’in Sovyet versiyonu birçok ülkede büyük fabrikalar kurarak, sanayileşme stratejisine dayanıyordu. Hâlbuki bu ülkeler tarım yoğun idi ve köylerden erkekler şehre iş için göç ettiklerinde geride eşlerini tarlada çalışmak için bıraktılar. Şehre olan yoğun göç, altyapısı olmadığından şehirleri çökertirken, çocukları ile yalnız kadınlar da tarımın üstesinden gelemediler. 
Kısaca, hem şehirler hem köyler aynı anda çöktü, bu Sosyalizmin de iflası oldu. Sosyalizmden sonra 1980’lerde sahneyi Batılı liberaller ve onların aktörleri olan IMF ve Dünya Bankası aldı. Dayatılan neo-liberal politikalar ile ulus-devletin ekonomi başta olmak üzere sağlık, eğitim ve diğer ana yönetim alanlarındaki rolü azaltılmaya çalışıldı.

Mao Çin’i ve sonrası

Asya’nın diğer ucunda 1945 yılında Mao Zedong’nun zaferi, hem Stalin’i hem de Truman’ı şaşırtmıştı. Mao ve Tito, kendi zaferlerini Sovyetler Birliği’nin yardımı olmadan kazanmışlardı. Mao, Tito’nun aksine kendi yolunda gitmek istemiyordu; Komünist hareketin lideri olarak Stalin’e uymaya hazır, tutkulu bir Marksist-Leninist idi. Mao’nun nedenleri sadece ideolojik değildi; Stalin’in diktatörlüğü yararlı bir örnek oluşturuyordu yani Çin’i öyle yönetmek istiyordu. Mao’nun kuramsal yeniliği, aslında köylülerin proleter olduğunu iddia etmekti yani dönüştürülmelerine gerek yoktu. İçlerinde, yalnızca uyandırılmayı bekleyen bir devrim bilinci yatıyordu. 

Ancak, Stalin’in ölümünden sonra Moskova’daki haleflerini pek beğenmedi ve kendini artık Komünist hareketin en deneyimli ve saygın lideri olarak görmeye başladı. Stalin’in eski sanayileşme ve kollektifleştirme stratejisine, muhaliflerini tasfiye etmeyi ekledi. Ardından köylüleri proletere çevirmek yani sanayileşme ve kollektifleştirme mücadelesini birleştirmek için; Çin’deki bütün çiftçilere ekinlerini terk etmelerini, arka bahçelerine fırınlar kurarak mobilyalarını yakıt olarak fırına atmalarını, tarım aletlerini eritmelerini ve çelik üretmelerini emretti. Mao’nun “Büyük Atılım”ı, 20. yüzyılın en büyük faciası oldu. Stalin’in tarımı kollektifleştirmesi 1930’larda 5-7 milyon insanın açlıktan ölmesine neden olmuştu. Mao ise bu rekoru altıya katlayarak, 1958-1961 yılları arasında 30 milyondan fazla insanın ölümüne yol açan bir kıtlık yarattı. Marx’ın eserindeki Asya toplumlarına ait bölümler Stalin döneminde proleter diktatörlüğü ile uyumsuzluk gösterdikleri nedeniyle sansür edilmiş, fakat Çin’in Moskova çizgisinden sapması üzerine hemen hatırlanıp piyasaya sürülmüştü.
Çin’in dünyanın en büyük dördüncü ekonomi olmasını sağlayan ekonomik başarısı nasıl açıklanabilir? 1980’lerden 2020’lere kadar yıllık GDP %8-10 büyüdü. 1949-1976 arasında Mao Zedong’un kişisel ve kötü yönetiminde bir ekonomik sepet hali idi. Sovyet tarzı sosyalizmin hırslı takipçisi olarak, Mao’nun 1958-1960 yılları arasındaki Büyük Sıçraması en az 30 milyon Çinlinin ölümüne neden oldu. 1966-1976 arasındaki Kültürel Devrim ile 3-5 milyon kişi daha öldü. Mao, Çin’i geriye gitmiş ve derinden bölünmüş bıraktı. Mao’dan sonra gelen Deng Xiaoping ise Çin’in yönünü değiştirdi. Karma ekonomi modeli ile Kapitalizm ve Sosyalizmin bir arada olabileceğini gösterdi. Komünist Parti, durumu izleyecek ve sürekli doğru karışım için ayarlama yapacaktı. Son 40 yılda Çin aşağıdaki nedenlerle dünyanın ekonomik harikası oldu;

- Mao’nun ideolojik takıntıları nedeni ile ekonomik yükselişe hemen hemen sıfırdan başladı. On yıllardır başta ABD olmak üzere çeşitli ülkelerden entelektüel bilgi hırsızlığına angaje oldular. Küreselleşme ve Dünya Ticaret Örgütü üyeliğinden azami fayda sağladılar. Gümrük tarifeleri ve diğer korumacı tedbirleri kullanarak diğer rakip ülkelere karşı ticari avantaj sağladılar.
- 300 milyon kişilik bir orta sınıf yaratarak, daha iyi bir yaşam yanında mal ve hizmetler için büyük bir iç pazar oluşturdular. Zorunlu işçi gücü ile ürettiği ucuz malları Batıdaki alış veriş merkezlerinde satıyor. Ülkede büyük bir karaborsa var çünkü Komünist Parti üyeleri satışlardan kar elde ediyor.
- Çinli şirketlerin yabancılar tarafından satın alınmasına izin veriyorlar. Bu satışlardan aslan payını Komünist Parti gibi devlet teşkilleri alıyorlar. Yaklaşık 150 bin kadar devlet sahipliğindeki şirket onlarca milyon Çinli için iş garantisi demek. Böylece dünyadaki en müteşebbis insanların enerjisi ve tecrübesini kullanıyorlar.

Kısaca, Çin; Mao ve Sovyet Sosyalizmi altında 30 yıl süren ekonomik başarısızlığından sonra 1970’lerin sonunda Sosyalizmi terk ederek ve Çinli karakterde kapitalizm ile kendi tecrübesini başlatarak, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi oldu. Ancak, bu başarı artık otomatik değil, ekonomisi yavaşlıyor. Diktatoryal Komünist Parti’de güç bölünmeleri var ve insan hakları ve diğer konularda geniş halk talepleri var. Tek parti otoriter yönetimini krizler bekliyor ve demokratik bir düzen kurulmadıkça iç sorunlar çözülmeyecek.
İsrail, Hindistan ve İngiltere tecrübesinden görüyoruz ki en iyi rakamlarla çalışan bir ekonomik sistem için; merkezi kontrol, ütopyan sözler ve diğerlerinin parasını kullanan sosyalizm iyi bir seçenek değildir. Bunun yerine, rekabet ve serbest teşebbüsün esas olduğu serbest-pazar sistemi müteşebbis daha iyi bir çözüm olmuştur. Marx’ın 19. Yüzyılda öngördüğü orta sınıfın (burjuva) kaçınılmaz şekilde yok olacağı inancının yanlış olduğu defalarca kanıtlandı. Dünya Bankası rakamlarına göre, son 24 yılda bir milyardan fazla insan yoksulluk sınırının üstüne çıktı. Bu bir milyar insanın 731 milyonu Çinli, 168 milyonu Hintli olsa da bu insanlık tarihi için büyük bir sıçrama idi ve küreselleşmenin önünü açtığı ticaret ile bu mümkün oldu. Dünyanın her yerinde Kapitalizm, her seferinde Sosyalizme üstün geldi.
Makalenin devamı ve geniş versiyonu için;
https://www.academia.edu/92159349/Sosyalizmin_problemi