Tanrı ile iletişim

Prof. Dr. Sait Yılmaz

Yaradan ile gizlice bağlantı kuran insan, kendi içinde akan gücü,
her arzusunun gerçekleşmesi şeklinde hissedecektir.”

Kendisini “Mesih” ilan eden eski milletvekili Hasan Mezarcı, dini güncellediğini söyleyerek bazı haramları helal kılmaya yetkisi olduğunu iddia etti. Mezarcı, Ankara İlahiyat Fakültesi mezunu ve devlette dokuz yıl müftülük yapmış bir din adamı. Üç aylık ceza sürecinden başlayarak içine kapanma ve yalnızlaşma sürecine girmiş. Bu dönemde Allah tarafından kendisine Mesih İsa olduğunun bildirildiğini belirten Mezarcı, beraberindeki havarileriyle vazifesini yapacağını duyurdu. İsa Mesih’in görevi Tanrı Krallığı’nı yeryüzünde kurmaktı. Vaftizin hemen ardından İsa çöle çekildi. İncillerde "Şeytan tarafından sınansın diye Ruh'un İsa'yı çöle gönderdiği" belirtilir. (Matta 3:16, Markos 1:11). Morfolojik açıdan bu dönem bir dizi erginlenme sınavını temsil eder. Muhtemelen Mezarcı da bir erginlenme deneyimi yaşadı.

Tarih boyunca insanlar için Tanrı ile iletişim kurmanın en bilindik yolu, “dua etmek” oldu. Yağmur ve bereket duası en eski dini ritüeli temsil eder. Farklı din ve inançlar, Tanrı ile iletişimde yeni aracı ve yöntemler getirdiler. Akad Kralı I. Sargon’un Ay Tanrısının ışık ile doldurması için “avucunu açma” ritüeli diğer sonraki dinlerin de izleği oldu. “Tokalaşma” ise Ahura Mazda’nın karanlığa doğru gidip Ezeli İnsan’ın elinden tutmasını temsil eden Maniheist bir ritüeldir. Tabii herkes Tanrı’ya inanmıyordu yani kendi işini kendi görüyordu. Ateist İngiliz kralı John (1199-1216), çok sonra Papa’nın zoru ile Hıristiyanlığı kabul etmişti ama ölürken şöyle demişti; “Tanrı’nın yoluna girdiğimden beri hiçbir işim rast gitmedi.” Ancak, bugün de insanoğlunun çaresiz kaldığı durumlarda en çok sığındığı yöntem dua ve din inancı olmaya devam ediyor.

İnsanoğlunun zihinsel yapısı, dünyevi olguları madde üstü varlıklarla açıklamaya yatkındır. Varlık bilinci, rüya, hastalık, ölüm korkusu ve sonsuzluk arzusu, söz konusu zihinsel eğilimin kesintisiz bir şekilde kuvvetlenmesini ve bu düşüncelerin yeniden ortaya çıkmasını sağlayan etkenlerdendir. Dünyanın genel gidişinde düşünen insan genellikle açlık, sefalet, esaret gibi zor şartlar altında mutsuz bir ortamda idi. Dünya ancak iyi bir ahiret yaşamı umudu ile çekilebilir hale gelebilirdi. Din tarih boyunca bu boşluğa cevap verdi hatta kullandı. Din, bilimin toplumsal sorunlara yanıt veremediği koşullarda, insanlara (metafizik) yüce güçlere dayanan açıklamalar sunmakta, çıkmazlarda umut vermekte, karamsarlıkta teselli etmekte, onları ahlaken uyarmakta ve dizginlemektedir.

Dinsel pratikler, çoğu zaman insanların, toplumsal kimliklerinin insanlıktan üstün şeylere dayandığını öne sürmelerini sağlayan, kimliklerine Tanrısal bir onay damgası vurmalarına olanak veren bir araçtır. “Tanrı (ya da atalar) şunu yapmamızı buyurdu” düşüncesi eylemlerimizi haklı ve anlamlı kılan bir tür yetki belgesi yerine geçer. Eğer İsa yaşasaydı, kehanetleri gerçekleşmeyince, yandaşları onun çevresinden uzaklaşabilir ya da birbirine düşer ve hareketin tükenmesine yol açabilirdi. Eğer Pavlus’un kişiliği kendisinin İsa’nın öğretisine ilişkin görüşlerini etkilemeseydi, Hıristiyanlık Yahudilere özgü bir inanç olarak kalabilirdi. Konstantin olmasaydı, Hıristiyanlık ancak sadece kölelere, asker eşlerine ve kentli zanaatkârlara çekici gelen silik bir kült olarak varlığını sürdürebilirdi.

Pek çok Hıristiyan, Hıristiyanlığın bugünkü halini şans eseri almasını inançlarının doğruluğunun bir kanıtı olarak görmektedir. Çünkü insan geleceğe ve buradan da sonsuzluğa belli bir inanç sistemiyle bağlanmak istemektedir. Burada, üç ana ortam söz konusudur;

(1) Tanrı(lar),

(2) Tanrısallık (Ulûhiyet),

(3) İnsan Olma Durumu.

Bu ortamların detaylarına negatif teoloji ile ilgili başka bir makalede değineceğiz. Bu makaledeki konumuz ise İnsanın Tanrı ile iletişimi ve ona olan yolculuğu yani Tanrı’ya ulaşması. ‘İlahi Aşk’ başlıklı makalemizde, Tanrı ile özdeşleşmek ve onunla bir olmak için denenen mistik yollar üzerinde durmuştuk.

En eski filozoflara göre, Tanrı, BİR idi ve onun bir parçası olarak, ona ulaşmak insanın gerçek hedefi olmalıydı. Görünen dünyanın maddi zevklerinden (para, kibir, şehvet) kurtularak, görünmeyen (gayri cismani) dünyada Tanrı’ya ulaşmalıydık. Bunun en yolu, içimizdeki Tanrı’yı keşfetmek için ‘kendini bilmek’ten, bir yandan da ruhu maddi şeylerden temizlemekten geçiyordu. Bu doktrine göre; Tanrı aslında içimizde ve biz onun bir parçası ve yansımasıyız. Bu makalede Tanrı ile iletişimde bize rehberlik eden aracıların (peygamberler, melekler, din adamları, şamanlar vb.) işlevleri yanında insanın kendisinin Tanrı ile iletişime geçme gayretleri üzerinde duracağız.

İlahi Aşk başlıklı makalemizde mistikler ve sufilerin kullandığı yöntemlerden (inziva, çilecilik, vahdet-i vücud, seyr-ü sülük vd.) yeterince bahsettik. Bu makalede esrime, erginlenme ve aydınlanma üzerine odaklanacağız. Bunu yaparken, Eski Yunan ve Roma’dan Semavi Dinler ve Doğu inanışlarındaki sırlara (mysterialar), inisiyasyon (spiritüel gelişim) ve diğer pratiklere yer vereceğiz. Bütün bunlar aslında öncelikle şu soruyu sormamızı gerektiriyor? İletişime geçeceğimiz ya da ulaşacağımız hangi Tanrı? Bu yüzden, makaleye tanrının evrimi ile başlayacağız ve böylece metafizik, görünmeyen dünyanın henüz göremediğimiz ve farkında olmadığımız diğer yedi boyutunda iletişim ve yolculuk için doğru frekansı bulmaya çalışacağız.

Tanrı’ya ulaşmanın doğru frekansı...

İnsan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır. Sonsuz bozkırdaki çakıl taşları gibiyiz. Ölüme ayarlı hayatlarımızı yaşarken içimizde taşıdığımız o boşluk duygusunu din ve Tanrı duygusu ile doldurmaya çalışıyoruz. Eğer bir dine inanıyorsak sonunda Tanrı’ya döneceğimizi biliyoruz demektir. Ancak az sayıda insan, büyük manevi yüceliklere ulaşabilir. Bazıları görünürdeki dünyasal başarısızlıkları ve ölümleri vasıtasıyla insanca bir büyüklüğe ulaşma fırsatı yakalamıştır. Bu insanlar, kaderin onu ağır bir şekilde ezmesine minnettardır, iç bağı ile sonsuz yaşamı yakalamıştır. Bilimin ve teknolojinin yolu doğanın gizli gerçeklerinin ortaya çıkarılması yani sonuçta Tanrısal görüşün yakalanmasıdır. Dünyada yaşarken, Tanrı ile iletişim kurmalıyız. Tanrı bizimle pek çok şekilde konuşur. Tanrı’nın bize verdiği ışık akıl’dır, aklın ışığı ile ona ulaşabiliriz. Görünmeyen dünyanın mevcudiyetini ve insanın beş duyu ile kısıtlı sadece fiziksel bir yapıdan mevcut olmadığını ispatlayan olaylar karşısında, birçok psikolog ve psikiyatrist, bir zamanlar kadim mabetlerde hüküm süren sırlar bilimini, günümüz insanının anlayışına uyarlayacak bir dizi parapsikolojik çalışmalara girişmişlerdir.

Günümüzün devasa bilgi hacmi karşısında ilk yapılması gereken onu tasnif etmekti. Sonra bağlantıları kurmak için “yapay zekâ” ihtiyacı ortaya çıktı. Ancak bugün yapay zekâ çalışmaları insan gibi düşünen makineler üretmek peşindedir. Üstelik insan beynine eklemlenecek parçalar ile beynin düşünme ve sezgi kapasitesi geliştirilmeye çalışılmaktadır. Muhtemelen yeni kuşak bir insan modeline geçiş aşamasındayız. 2040’lardan sonra ortaya çıkacak. İnsan 2.0 olarak adlandırılan bu (insan-makine karışımı) yeni insan tipi, Tanrı’nın bize bahşettiği akıl ve sezgi kapasitesini zorlayabilir. Bu gelişmeler insan hayatında kökten değişimlerin habercisi olabilir. Dijital ortam çevrimiçi bir dünyada tüm insanları  birbirine daha yakından irtibatlayabilir. Gezegenler arası insan türleri ortaya çıkacak, daha ileride ölümsüzlüğe gidilecek. Bütün bu gelişmeler, Tanrı’ya atfettiğimiz işlerin gittikçe insanlar tarafından kontrolü anlamına gelmektedir. Bilim ve teknoloji sayesinde, özellikle yapay zekâ ve robotlar alanındaki çalışmalar ile insanoğlu gittikçe daha fazla Tanrının iş sahasına girmektedir.

Makalenin devamı ve geniş versiyonu için;

https://www.academia.edu/86847479/Tanrı_ile_iletişim