''Sinema bozulunca biz de bozulur muyuz?''

''Sinema bozulunca biz de bozulur muyuz?''

Karar yazarı Yusuf Ziya Cömert'in yazısı

Sinema bozulunca biz de bozulur muyuz?
 
Davut Paşa Camii’nin yanı başındaki iki odalı küçücük evimizin önüne gelir, seslenirdi Turgay. İsmimi doğru telaffuz edemezdi.

“Yudu diyaa!”

Anneciğimin de hoşuna giderdi Turgay’ın seslenişi. “Bak, Turgay seni çağırıyor” diye bana haber ederdi.

Sonradan o da benim gibi Hekimoğlu Ali Paşa ilkokuluna kaydoldu. Fakat biz okul başladıktan bir ay sonra Üsküdar’a taşındık.

“Cüneyt Arkın” adını ilk ondan duymuştum. Cüneyt Arkın olarak değil de sanki Cüney/Tarkın olarak. Normaldi bu, o zamana kadar hiç ‘Cüneyt’ ismi duymamışım. Turgay’ın bir çırpıda söylediği ad ve soyadını ben kafamda ‘Cüney-Tarkın’ şeklinde bölüyorum.

Kocamusta’paşa’da son durağın oralarda sinemalar vardı. Turgay afişlerden birini gösterdi. “Bak, bu Cüney-Tarkın.”

İçimden “Hımm… Demek bunlar önemli şeyler” diye geçmiştir. Ama Turgay biliyor neden önemli olduğunu, ben bilmiyorum.

Hiç gitmemiştim sinemaya, Turgay gitmiş.

Beni sinemaya ilk rahmetli Osman dayım götürdü. O günden itibaren ayaklarım sinemadan geri gelmedi.

Cüneyt Arkın’ın vefatını duyduğumda o günler yeniden canlandı gözlerimin önüne.

Hüzünlendim. Biraz da sinema düşündüm.

***

Cüneyt Arkın Yeşilçam’ın en büyük ‘jön’lerinden biriydi.

İlk zamanlarında alabildiğine romantik.

Sonraları alabildiğine kavgacı.

Yeşilçam’ın kullandığı ‘yumruk sesi’ni hep yadırgamışımdır. Yumruktan öyle ses çıkmaz ki?

Ama güzel dövüşüyordu Cüneyt Arkın. Bütün jönlerden daha çok yakışıyordu kavgaya.

Karate dersi almış, siyah kuşağa kadar çıkmış.

Aylarca sirkte de çalışmış. Yani ata binmekteki, düşmanlarının üzerine pike yapmaktaki, vurup kırmaktaki becerisi sinemacı numarası değil, gerçek.

Bunlar, Hollywood dedikodularından işittiğimiz ama Yeşilçam’da pek rastlamadığımız bir çalışma tarzı.

Türkiye’de topluma zerk edilen tarih bilincinin en az yarısının menşei Yeşilçam’dır.

O ‘yarı’nın hemen hemen yarısı da Cüneyt Arkın vasıtasıyla neşredilmiştir.

Malkoçoğlu, Kara Murat, Battal Gazi versiyonları, Horasanlı Eba Müslim, Köroğlu ve başka tarihi kahramanlar…

Bir kılıç savurmayla beş on tane Bizanslının bertaraf edilmesini yadırgamıyor muydum? Uyduruk kılıçları, derme çatma kostümleri, hemen hemen bütün filmlerin önemli bir bölümünün sanki memlekette başka kale yokmuş gibi Rumeli Hisarında çekilmesini.

Tabii ki yadırgıyordum.

Şimdi soruyorum bazen, iyi miydi, kötü müydü?

Bu derme çatma mamullerin mevcut olması hiç olmamasından belki de iyidir.

Fakat o sinemanın dilinin memleketin siyaset dili haline gelmesi tercih edilecek bir şey değil. Bazen pahalıya mal oluyor.

***

Bizim kuşağı sinemanın terbiye ettiğini söylemek abartı sayılmaz.

İyilerin ve iyiliğin kazandığı bir sinemaydı Türk sineması.

Delikanlılık, yiğitlik, dürüstlük, namus, iyiliğin her türlüsü yüceltiliyordu.

‘Esas çocuk’ derlerdi Lüleburgazlılar filmin erkek kahramanına. Başrolü paylaşan kadına da ‘esas kız.’

Sinema rol modeller sunuyordu. ‘Esas çocuk’ yiğitliğiyle, ‘esas kız’ sadakatiyle rol modeldi.

Erol Taş’ın, Kazım Kartal’ın ya da sonradan ‘sütçü’ lakabı takılan Süheyl Eğriboz’un canlandırdığı karakterler sevilmezdi.

Kadir Savun, Hulusi Kentmen, Süleyman Turan, başımızın tacıydı.

Hayatta ‘esas çocuk’ olmak herkese nasip olmayabilir. Ama istersen pekâlâ Hulusi Kentmen, Süleyman Turan olup iyiliğin yanında durabilirsin.

Kötü zenginler ve kötü fakirler. İyi zenginler, iyi fakirler. Irgatlar, ağalar, hepsi vardı.

Ama hepsinden önemlisi ‘parayla saadet olmaz’dı.

Bunları öğretiyordu Yeşilçam.

Sonradan Yeşilçam’ın ‘değerler’ manzumesi parçalandı.

Kötülük, eskisi kadar kötü görülmemeye başlandı.

Hele araya 70’lerin sonlarından itibaren bir seks filmleri furyası girdi ki baştan sona utanç verici.

O dönemden sonra Yeşilçam iflah olmadı.

Cüneyt Arkın’ların, Kartal Tibet’lerin, Ayhan Işık’ların… Daha kötüsü, Kadir Savun’ların, Süleyman Turan’ların, Hulusi Kentmen’lerin birdenbire nesilleri kesildi. Daha doğrusu onların temsil ettiği çizgi silindi.

Bugün cemiyette kötü karakterlerin, malı götürmelerin, kalleşliklerin, haksızlıkların, gaddarlıkların, yolsuzluğun, arsızlığın bir başka deyişle Erol Taş’ın, Kazım Kartal’ın, Süheyl Eğriboz’un canlandırdığı karakterlerin baskın olmasıyla sinemadaki iyiliğin zeval bulması arasında bir bağlantı aramak isabetli midir?

Hadisenin tamamını belki sinemayla izah edemeyebiliriz. Ama mutlaka bir miktar bağlantı vardır.

Önceki ve Sonraki Haberler
Kültür Sanat