Ender Helvacıoğlu

Ender Helvacıoğlu

İbn Haldun da, Rousseau da, Marx da bizim

Batı-merkezciliğe karşı mücadele adına, Ortaçağ İslam Uygarlığı ile Modernite Çağı Batı Uygarlığının verdikleri ürünleri birbiriyle karşılaştırmak ve İslam Uygarlığının bu yolla üstünlüğünü kanıtlamaya çalışmak doğru bir yöntem değil; tarihsel materyalist bir yöntem de değil. Daha önemlisi bu tür bir yaklaşım (yani çeşitli derecelerdeki Doğu-merkezcilik), sonuç olarak Batı-merkezcilerin haklı çıkmasına hizmet edecektir. 

Zaman zaman bazı İslam düşünürlerinin metinlerine bakarak, onların 17.-18. yüzyıl Aydınlanma filozofları çapında (hatta onlardan daha da derin) din eleştirileri yaptıkları, hatta Marx’ın kuramına 500 yıl önce ulaştıkları, İslam bilginlerinin Evrim kuramını Darwin’den 700 yıl önce buldukları türünden iddialar ileri sürmek, hoşumuza gider ve gururumuzu okşayabilir belki, ama hatalıdır. Böyle bir yaklaşımın, Kuran’da kuantum kuramının veya Büyük Patlama’nın bulunduğunu iddia etmekten pek farkı yoktur. 

Ne er-Ravendi veya El-Maarri bir Jean Meslier veya Voltaire’dir; ne El-Razi bir Kant’tır; ne İbn Sina bir Galilei’dir, ne İbn-i Heysem bir Newton’dur, ne El Cezeri bir James Watt’tır, ne İbn Rüşd bir Francis Bacon’dır, ne El-Cahiz bir Darwin’dir, ne Farabi bir Machiavelli’dir, ne İbn Tufeyl bir Thomas More’dur, ne de İbn Haldun bir Marx… 

Metin karşılaştırmaları yolu ile bu tür iddialarda bulunmak en başta adı geçen İslam düşünür ve bilginlerine büyük bir haksızlık yapmak anlamına gelir. Çünkü böyle tarihsellikten uzak bir yöntem izlenirse tek bir soru bu iddiaları yıkmaya yeter: Madem bütün bunları yüzyıllar önce bulmuşlar/düşünmüşler, neden unutulup gitmişler, toplumsal bir karşılık bulamamışlar? 

Her düşünce akımı, bilimsel gelişme ve sanat ürünü, içinde bulunduğu toplumsal koşullar göz önüne alınarak değerlendirilir; katkıları ve sınırlılıkları bu analizle tespit edilir. Ortaçağ İslam Uygarlığı ile Modernite Çağı Batı Uygarlığı sadece iki farklı coğrafya değil, iki farklı tarihsel dönemdirler. Bu iki uygarlığın ürünleri, içinde yeşerdikleri sosyo-ekonomik koşullar dikkate alınmadan karşılaştırılırsa zorlama sonuçlara ulaşılır ve böyle bir Doğu-merkezcilik zorlaması sonuçta Batı-merkezciliği haklı çıkarır. 

İlle bir karşılaştırma yapmak isteniyorsa, Ortaçağ İslam Uygarlığı ile Ortaçağ Avrupa’sı, Modernite Çağı Batı Uygarlığı ile aynı dönemdeki İslam toplumları karşılaştırılabilir. O da karşılıklı ilişkileri ve etkilenmeleri bulunduğu için… Yoksa örneğin, 15. yüzyıl Aztek Uygarlığı ile Çin Uygarlığını karşılaştırmanın bir anlamı yoktur. 

*** 

Batı Uygarlığının en temel katkısı, bilimsel düşünce biçimi ve yönteminin diğer (büyüsel ve dinsel) düşünce biçimleri ve yöntemlerinden ayrıştırılarak bağımsız bir sistem olarak ortaya konulmasıdır. Buna Modernite’nin başlangıcı diyoruz. 

Bu, çok büyük bir düşünsel atılımdır. Böyle bir atılımın gerçekleşebilmesinin nedeni Batılı düşünür ve bilginlerinin Doğu’lulardan üstün olmaları değildir elbette. Bu düşünsel atılımın altında devrimci bir sınıfın (o dönem için burjuvazinin) ezilenleri de peşine takarak iktidar yürüyüşü yatar. Aydınlanmanın düşünürleri ve Bilimsel Devrimin bilginleri bu toplumsal harekette fikirlerinin motorunu bulmuşlar ve maddi bir güce kavuşmuşlardır. 

Ortaçağ Doğu uygarlıklarının adı geçen büyük düşünürleri ise tamamen farklı bir dönemin, aristokrat (haraçlı) devrimlerin, uygarlığa geçiş atılımlarının ürünleridir. Bu hareketin yükseliş döneminde en büyük katkılarını vermişler, durakladığı ve gerilemeye başladığı dönemde de bir kısmı düzenin ideologu olmuş (örneğin Gazali), bir bölümü de hakim sisteme muhalefet etmiştir. Bu muhalefetleri yeni bir devrimci sınıf ile buluşamadığı için de etkisiz kalmışlar ve unutulmuşlardır. 

Modernite öncesinin düşünürleridir bu büyük isimler. Dolayısıyla bilimleri ve aydınlanmaları dinsel düşünce biçiminden tam olarak ayrışmamıştır. Ayrışması da beklenemezdi zaten; tersi mucize olurdu ki bu fani dünyada mucizelere yer yoktur. 

Öte yandan bu isimlerin insanlığın düşün dünyasına yaptığı özgün katkılarının, Batı uygarlığının yeşermesindeki etkisini de vurgulamak gerekir. Fanatik Avrupa-merkezciler dışında her ciddi ve namuslu tarihçi de saygıyla kabul eder bu katkıyı. 

Bu nedenle onların, çok farklı toplumsal koşulların ürünü olan ve kendilerinden 500-800 yıl sonra gelmiş Batılı düşünürler ile karşılaştırılmaya ihtiyaçları yok. Tarihin müzesinin en nadide köşesinde yerlerini almışlardır onlar. 

Kaldı ki, tarihin gördüğü en gerici ve yıkıcı sınıf olan küresel burjuvazinin sosyalizm ile birlikte aydınlanmayı da küpeşteden atmaya çalıştığı ve insanlığı büyük bir gerilemenin eşiğine getirdiği günümüzde, gerek sosyalizmin, gerek bilimsel devrimin ve aydınlanmanın düşünürleri, gerekse çürümüş haraçlı iktidarlara muhalefet etmiş düşünürler artık aynı saftadır ve topyekûn savunulmalıdır. 

İbn Haldun-Rousseau-Marx, Bedreddin-Müntzer-Lenin (ve elbette Mustafa Kemal) kol koladır ve bizimdir artık. Lao Tse, Lucretius ve Spartaküs’e de selam! 

Dayatılan büyük gerilemeye büyük bir yeni atılımla yanıt verebilmek, tarihteki tüm ilericilikleri aynı safta damıtmakla mümkün. İnsanlık, bu kapsayıcılıkta bir kurtuluş kuramının ve devrimci eylemin eşiğindedir. 


 

Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR