Çok kutuplu dünyada iletişim

Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın başrolleri paylaştığı “Hasip ile Nasip” filmini bilirsiniz. İki kafadarın birbirleriyle olan amansız rekabetini konu eder. Bu rekabet Hasip ile Nasip’in dedelerinden beri vardır. İkinci Dünya Savaşı sırasında, birinin dedesi İngilizleri tutar, diğerinin dedesi Almanları. Filmde iki dede arasında şöyle bir diyalog geçmektedir:

-Heil Hitler (işaret yapar)
-Sen onu bırak İngiliz’in siyasetine bak… (O da zafer işareti yapar)
-Acaba kimin kocasının boynuzları o işaret ettiğin?
-Höst! Victory işareti bu… İngilizce zafer demek… Zaferi de kazanacağız Allah’ın inayetiyle… 
-Tövbe de! Allah’ı karıştırma İngiliz gâvurunun işine.

*** 
Kamu diplomasisi uygulamalarının ilk belirgin izleri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan Soğuk Savaş döneminde görülür. Filmdeki bu abartılı diyalogdan hareketle,  Hasip ile Nasip’in dedelerinin kamu diplomasisinin kurumsal temellerini attığını söyleyebilir miyiz acaba? Zira toplum, din, kültür her şey var konuşmaların içinde… 
*** 
Kamu diplomasisi ciddi bir iletişim sürecidir kuşkusuz. Bir devletin ideallerini, politikalarını diğer devletlerin uluslarına anlatma, ikna etme faaliyetlerine verilen addır. Meltem Bostancı hocadan bir aktarma yapacak olursak, “Eğer kendi toplumumuzu ve politikalarımızı anlatmak istiyorsak öncelikle iletişime geçmek istediğimiz halkın kültürünü, tarihini, psikolojisini ve özellikle de dilini öğrenmeliyiz” diyordu, Malone’dan atıf yaparak…
*** 
Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir ne de olsa… Dünya değiştikçe, her alanda birtakım değişiklikler gerçekleşiyor kuşkusuz. İletişim ve diplomasi alanında da tarihsel süreç içinde bazı yöntem değişiklikleri yaşanmıştır. Tarihsel sürece çok girmeden basitçe değinecek olursak; Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, Soğuk Savaş dönemi ve Soğuk Savaş dönemi sonrasında kamu diplomasisi faaliyetlerindeki uygulamalar da bu değişim ve dönüşüm süreci içerisinde farklılıklar içermektedir. Bugün ise bambaşka bir dünya var. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından tek kutuplu küresel bir düzen hâkimken, dünyada bazı denge unsurları da kendini hissettirmeye başlamıştı. Almanya-Fransa, Rusya-Çin, Hindistan derken tek kutuplu dünya düzeninde bir sarsılma yaşanmaktaydı. Ukrayna’daki son gelişmeler malumun ilamı oldu. Aynı zamanda bir başlangıcın da işaretiydi. Cem Gürdeniz, bu gelişmeleri dün sıcağı sıcağına şöyle ifade etti: “Çok kutuplu dünya bu gece resmen başladı.”
*** 
Dünya siyasetinde alınan her keskin virajın ardından, Türk kamuoyunda bir Üçüncü Dünya Savaşı beklentisi oluşuyor. “Ortalık karışacak, vaziyet alın” mealinde analizler okuyoruz. Oysa meselenin askeri boyutu ikinci hatta üçüncü planda. Bugün, ilk önce kafa yorulması gereken çok kutuplu dünya düzeninde savaşlardaki niteliksel değişimin içeriğini analiz etmek olmalıdır. Bu noktadan hareketle kamu diplomasisi çok kutuplu yenidünya düzeninde daha da önem kazanmıştır diyebiliriz. Peki, Türkiye olarak bu disiplini nasıl uyguluyoruz, ne kadar anlayabiliyoruz? Buna biraz kafa yormak gerekir… Düşünün ki Avrasya bölgesi dünya düzenine hızla entegre olurken, bir dizi fırsatları da beraberinde getirirken, Türkiye’nin Türk Cumhuriyetleri ile ilişkileri bile yeterli düzeyde değildir. Kırgızistan’da bir öğrenci yurdu “Burada Türk p.çleri var” şeklinde yakılmak istendiği bir kamuoyu hâkim. Bu toplumsal gerçeklerin hasıraltı edilmesini anlamak bir yere kadar mümkündür. Ancak hâlâ etkin bir kamu diplomasisi faaliyeti oluşturamamak anlaşılır değildir. Kültürel, tarihsel bağlarımızın olduğu devletlerle bile etkin bir kamu diplomasisi zemini oluşturamamışken, homojen güç dağılımının olduğu bir dünyadan heterojen bir yapıya geçişte sorunlar yaşanacağı aşikârdır. Sizin kendinizi aynada nasıl gördüğünüz önemli değil, diğer ulusların kamuoyunda nasıl bir imaj ve algınızın olduğu önemlidir. Dolayısıyla hegemonik bir krizin yaşandığı dünyadaki fırsatlardan yararlanabilmek adına ilk önce ülkelerin kamuoyundaki imaj ve kanaatleri doğru yönlendirebilmek gerekmektedir. 
***
Çok kutuplu dünyaya “merhaba” dedik. Çok kutuplu dünya şimdilik kendini arama ve bulma sürecinde ve henüz gevşek bir yapıya sahip. Bu kendini arama süreci aynı zamanda gerek askeri gerek ekonomik gerek teknolojik açıdan bilgi, tecrübe ve imkânların da cömertçe paylaşılabildiği bir süreçtir. Ülkeler de bu konjonktürü lehine çevirebilecek politikaları geliştirmek mecburiyetindedir. Zaman, dev aynasında kendimize hayran hayran bakma zamanı değil, başkalarının algı düzeylerini yönetme zamanıdır şüphesiz. Bir sonraki yazıda görüşmek ümidiyle…


 

Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR