Prof. Dr. Sait Yılmaz

Prof. Dr. Sait Yılmaz

Doğa Yasaları

İkiyüzlü doğanın gazabına uğradım, kambur ve çirkin doğdum,
bu yüzden majestelerinin gözüne giremedim..”
William Shakespare (Kral Lear)

Neden bitkiler, hayvanlar ve insanlar yok olup, aynı tür ama başka bir varlık olarak tekrar ortaya çıkıyor? Çarliston biber ile yok olma kaderimiz neden aynı? Neden bu kasvetli Ekim ayından Mayıs ayına geçemiyoruz? Yaşadığımız evrenin doğa yasalarını kim belirlemiştir? Bu yasalar, gerçek ve doğru mu işlemektedir? Buna en kestirme cevap binlerce yıldır yaratılan ve çağın şartlarına göre yenilenen “Tanrı” olgusu olmuştur. Yaklaşık on üç bin yıl önce tarımla yerleşik hayata geçen insanoğlu, doğanın bir düzeni olduğunu anlamış, bu düzene uygun olarak adım adım kendi sosyal yaşamını, dinini ve hiyerarşisini oluşturmaya başlamıştır. Eski insanlar, önce tabiat unsurlarından, maddi nesnelerden korkmuşlar ve onlara tapınmışlardır. Sonra güya bu nesneleri yöneten görünmez varlıklara tapınmış nihayet en sonraki düşünmeler üzerinden tek neden, yüksek akıl, Tanrı fikrine gelmişlerdir. Tanrı konusunda insan hep pragmatik semboller bulmuştur. Totemler, şarap ya da bereket tanrısı gibi tanrılardan Semavi dinlerin öfkelenen, intikam alan ve cezalandıran Tanrısına geldik.

Semavi dinlerin bahsettiği Tanrı, kişisel ilişki kurulabilecek bir Tanrı’dır. Musa’nın Tanrısı muzaffer olmak isterken, İsa’nın Tanrısı hüzün doluydu. Her coğrafya kendi sorunları ve kaygıları ile baş etmek için kendi farklı (din) ideolojisini geliştirdi. Çin’de Taoculuk ve Konfüçyüsçülük, Hindistan’da Hinduizm ve Budizm, Ortadoğu’da Zerdüşt ve İbrani ‘tektanrıcı’ versiyonlar ortaya çıktı. Zamanla Tanrı ile ilişkiler değişti. Avrupa’da felsefi akılcılık ve Kapitalizm insan hayatına yön verirken, Hindistan’da Tanrı önemini kaybetti. Hindu ve Budistler, Tanrıları aşmanın, onların ötesine geçmenin yollarını aradılar. Brahma’ya göre gerçek, farklı görüngelerin arkasındaki varlığın gizli kaynağı (vahdet/birlik) anlayışında yatmaktaydı. 17. Yüzyıl Bilimsel Devrimi, 18. Yüzyıl Aydınlanma Çağı Easyonalizmi ve 19. Yüzyıldaki insan bedeni konusundaki deneysel, pozitivist ve fizyolojik yaklaşımlar; Tanrı’nın bu dünya üzerindeki fiili etkisini anlatan İncil ve Kilise kaynaklı rivayetleri yerle bir etti.

Dünyanın tamamen ‘anlaşılır’ olduğuna, doğa olaylarının mitoloji ya da teolojiye hiç başvurmadan açıklanabileceğine ilk işaret eden, Miletli Thales (M.Ö. 624-548) oldu. Doğanın keyfi bir biçimde değil, belirli yasalarla yönetilmekte olduğu, yalnız Thales’in değil, İyonyalı tüm düşünürlerin ortak görüşüydü. Ancak bu görüş, -muhtemelen tanrısal müdahale ve özgür iradeye yer bırakmadığı için- kalıcı olamadı. Birileri yeni bilimsel gelişmeler karşısında Tanrı’nın eserlerinin gücünü ve ihtişamını ispatlamaya can attılarsa da daha Aydınlanma Çağı’nda Fransız fizikçisi Pierre-Simon Laplace (1749-1827) gibi bilim insanları evreni anlamak için Tanrıya ihtiyaç olmadığını söylediler. Albert Einstein’a (1879-1955) göre, “evrenin en anlaşılmaz özelliği, anlaşılır olmasıydı”.

Bilimin (daha çok Fiziğin) Tanrısı ile dinlerin Tanrısını birbirine karıştırmamalıyız. Dinlerin Tanrısı; her şeyi yaratmış ve yaratmaya devam etmektedir. Her şeyi gören ve bilendir, doğaüstü bir olgudur. Evren ve hayat, insan merkezlidir; insan bilinci ve eylemleri ile bir imtihandadır, cennet ve cehennem yani insanlar için hesap günü vardır.

Bilimin Tanrısı; evrim teorisine inanmakla birlikte, evrenin büyük tasarımını yapan, ince ayarın sahibi bir güçtür (bu genellikle dinlerin Tanrısı değildir). Fiziğin tanrısı, aradığımız büyük zekâ, bedensiz bir beyin olabilir.

Tanrı yoktur diyenler ise; evrim bilim teorisine inansın ya da inanmasın metafiziğe veya herhangi bir Tanrı olgusuna inanmayan, her şeyin rastlantısal olduğunu ya da bilimsel bir açıklamasının olduğunu düşünenlerdir.

Gelelim evreni yöneten ve işleten yasaların ne olduğuna. 17. Yüzyılda modern bilimleri sınıflandıran Francis Bacon (1561-1626), bilim tarihinde devrimsel bir değişimi başlatırken bir hata da yaptı. Bilim sadece görünene odaklandı yani görünmeyen (metafizik) dünya tamamen çalışma alanından çıkarıldı. Diğer yandan, doğa çalışmaları tamamen fizikçilere kaldı yani doğa yasaları “fizik yasaları” gibi algılanmaya başladı. Bunda özellikle kozmoloji, evren ve enerji gibi çalışmalara yönelen fizik profesörlerinin önemli başarılarının etkili oldu. Nihayet özellikle 20. Yüzyılın başlarında birçok felsefeci (çoğunlukla bilim felsefecisi) doğa yasalarını diğer bilimsel önermelerden (özellikle tesadüfi genellemelerden) ayırmak için uğraşmıştır. 1960’lı yıllardan sonra fizik ve kimya dışındaki bilimlere (özel bilimlere) ait doğa yasaları olup olmadığı tartışması hızlanmıştır. Bu günümüzde hala sıcak ve aktif olan bir tartışmadır ve bu makaledeki konumuzdur.

Ne evrende özel bir yeri olan bir dünyada yaşıyoruz, ne de doğa ve insan mükemmel. Sık sık doğanın kusursuzluğuna ve iyi tasarlanmış olduğuna atıf yapsanız da, görünüş¸ yanıltıcıdır. Doğa, bilinçsiz işlemesine rağmen, sanki birbiri için yaratılmış olduğunu düşündürecek yapılarla doludur. Fakat bu uyum, belli kurallar dâhilinde kendi kendine işlemeye bırakılacak herhangi bir karmaşık sistemdeki uyumdan farksızdır. İnsan vücudunun iyi bir tasarım olduğunu iddia etmek, hayal gücünü yeterince çalıştırmadan konuşmaktan kaynaklanır. İnsan vücudunun pek çok zayıf yönü ve yetersizliği vardır. Bırakın gözlerimiz ve kulaklarımızın pek çok hayvana göre yetersiz olmasını, el ve kol sayımız yanında tasarımları da oldukça kötüdür. O yüzden elimizdeki paketleri sık sık düşürüyoruz Peki, biz bu makalede ne yapacağız? Sizin doğada yetişen herhangi bir bitki ile benzer hangi kurallara tabi olduğunuzu, doğanın nasıl işlediğini, insanın doğa yasaları karşısındaki konumunu sorgulayacağız. Bunun için işe tarihsel perspektiften doğa felsefesi ve doğa yasası ile ilgili çalışmalar ile başlayacağız.

Doğa Yasaları ve İnsan Hayatı

Doğa yasaları der ki; enerji, her şeydir ve organize haldedir. Düşünce enerjidir, her şeyi o yaratır. Yaşamın ilk amacı, herhangi bir dünyanın (gezegenin) var olabilmesi için gerekli özel enerjileri tezahür ettirmektir. İkinci amaç ise belirli yaşam-formları olan çeşitli enerjileri canlandıracak ve bilinçte sürekli bir gelişme meydana getirmelerini sağlayacak şekilde davranmaktır. Var olma sürecinde kendini çeşitli yapılara dönüştürür, örneğin çeşitli evrenlere, güneşlere, gezegenlere ve başka şeylere. İnsanın gelişiminin bir sonraki aşamasındaki büyük şeylerden biri, herkesin kendi kaderinden sorumlu olduğunu idrak etmesi olacak. Yaratılıştaki her şey aralıksız bir gelişim süreci içinde ve yaratılış çeşitli boyutlar ve bunlara tekabül eden çeşitli fiziksel yoğunluk derecelerinden oluşuyor.

Yedi Doğa Yasası;

- Çekim ve Titreşim.

- Kutuplaşma.

- Ahenk.

- Görecelilik.

- Etki ve Tepki.

- Cinsiyet ve Doğum.

- Enerjinin Sonsuz Dönüşümü.

Makalenin devamı ve geniş versiyonu için;

https://www.academia.edu/58616039/Doğa_Yasaları

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR