Fehmi Koru yazdı: Futboldan ve siyasetten hoşlanmayanlar bu yazıyı okumasa da olur

Fehmi Koru yazdı: Futboldan ve siyasetten hoşlanmayanlar bu yazıyı okumasa da olur

''Bir maç en az 90 dakika sürüyor; bazı günler iki-üç maç izlediğim bile oluyor. Bunu benim için zaman kaybı olarak görenler var''

Futbol ilgime şaşıranlar çok. Bunu bulunduğum ortamlarda konunun sıkça açılmasından ve ilgime akıl erdiremeyenlerin fırsat düştüğünde bana takılmalarından anlıyorum.

Bir maç en az 90 dakika sürüyor; bazı günler iki-üç maç izlediğim bile oluyor. Bunu benim için zaman kaybı olarak görenler var.

Oysa futbol izlemesi keyif veren bir seyir oyunu olduğu kadar, benim için bir başka yönden de öğretici olma vasfı var. Özellikle de çağdaş futbolun…

Nitekim, görevleri gereği uzun yıllardır bu oyunu izlediği gibi izleyicilere maç anlatarak veya yorumlayarak oyuna anlam kazandırmaya çalışan spikerler, günümüz futbolunun dünden farklı oynandığını artık biliyorlar.

Bugünün futbolu evet yine 11 kişilik iki takım tarafından sahada oynanıyor, ancak oyunda onlar kadar -hatta daha fazla- rolü olan 12. bir kişi daha var: Teknik yönetmen…

Sahadaki 11 oyuncu teknik yönetmenin kendilerine verdiği taktik talimatlar üzerine oyunu oynuyor…

Kimin ilk 11’de yer alacağına, kimin oyunun kaçıncı dakikasında yerini yedek tuttuğu başka bir oyuncuya bırakacağına o karar veriyor.

Pek çok yönden siyaseti andırıyor futbol.

Dün akşam açık kanalda biri İngiliz –Liverpool– diğeri İspanyol –Villareal– iki takım ‘Şampiyonlar Ligi’ çeyrek finalinde ikinci kez karşı karşıya geldi.

Villareal Liverpool’da oynanan ilk maçta iki gol yemiş ve yarı finale atlamayı kendi sahasında oynanacak dünkü maça bırakmıştı.

Üç gol atar ve gol yemezse tur atlayan Villareal olacaktı.

Rövanş maçında dün akşam ilk yarı Villareal’in üstünlüğünde geçti. 

[İşin ilginç tarafı şu: İspanyol takımı nüfusu sadece 50 bin olan Villareal kentinin temsilcisi. Kent nüfusunun yarısını içine alacak büyüklükte bir stadı var. Liverpool gibi İngiltere’nin büyük bir kentinin Amerikalı patronları bulunan takımıyla aşık atacak çapta bir kulüp değil. Ancak cirminden defalarca büyük takımları eleyerek Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale kadar yükselmeyi başarmıştı. İlk maçta Liverpool’dan iki gol yedi, ama 90 dakika boyunca direndi de.]

Maçın ilk yarısında Villareal iki gol atmayı başardı. İkinci yarıda atacağı bir golle, çeyrek finale çıkana kadar elediği Real Madrid’in yanına Liverpool’u da gönderebilecekti.

Açık ara onun üstünlüğüyle geçti ilk yarı ve stadı dolduran seyircisi kendisini zafere şartladı.

Kazın ayağının öyle olmadığı ikinci yarının hemen başında anlaşıldı.

İkinci yarıda bambaşka bir rakip buldu Villareal karşısında. Yedikleri iki golü unutturdu o yarıda Liverpoollu oyuncular, oyuna üç golle katkıda bulundular.

Maç Liverpool lehine bitti ve yarı finale yükselen İngiliz takımı oldu.

Peki ne oldu da böyle oldu?

Her şey olup bittikten sonra şunu söyleyebilecek durumdayım: Her şey Liverpool takımının Alman teknik direktörü Jürgen Klopp’un planladığı şekilde gelişti. İlk yarıda kendi sahasını korumaya almayı uygun görmüş, goller için ikinci yarıyı uygun bulmuştu Klopp. İlk yarıda mümkünse gol yenilmeyecek, yenilse bile ikinci yarı gol ve mümkünse goller ile süslenecekti.

Unutulmaması gereken, Liverpool’un kendi sahasındaki ilk karşılaşmada rakibe gol attırmayıp o maçı iki golle önde bitirdiği gerçeğiydi.

Tek gol fark yetiyordu misafir takıma.

Öngörülen taktik fazlasıyla tuttu ve Liverpool sahadan 3-2 önde ayrıldı. İki maçın hülasası ise Liverpool 5 – Villareal 2 oldu.

Jürgen Klopp’un taktiği fazlasıyla işe yaradı.

Artık sonuna doğru işin hangi yöne doğru evrildiği belli olunca, izlediğim maç bana bir seçim öncesinde iktidar-muhalefet mücadelesini izliyormuşum gibi gelmeye başladı. 

Siyaset de aslında futbol gibi bir taktikler çatışmasıdır. Rakiplerin küçük-büyük olması, kadrolarının birbirinden daha üstün veya alt meziyetlere sahip bulunması, ikna edici ya da boş programlarla seçmen karşısına çıkması değil, bilgi ve akıl ile beslenmiş bir taktik ile kampanyayı yürütmesi sonucu belirlemede etkilidir.

Turgut Özal 1983’te askerlerin kurduğu oyun planını öyle bozarak iktidar olmuştu.

AK Parti’nin 2002 seçiminde üstün gelmesinin gerisinde de, dersine iyi çalışmış, rakiplerini doğru değerlendirmiş ve iş bitirici taktiklere sahip olmak özellikleri bulunmaktaydı.    

Ben bugün de, yani adım adım yeni bir seçime gidilirken, AK Parti’nin ekonomide, dış politikada ve içerideki devasa sorunlarla baş etmede sürekli gol yemişliğine rağmen, bütün enerjisini son dönemece sakladığı ve sandıktan yine başarıyla çıkmasını sağlayacak taktikler arayışı içerisinde bulunduğunu gözlüyorum.

İlk birkaç rauntta darbeler alan boksör illa yenilecek değildir, rakibini nakavt edeceği tek bir yumruk atabilirse yediği darbelere rağmen karşılaşmayı kazanabilir de.

Liverpool’un yediği iki golden sonra ikinci yarıda geriye dönüşü gibi.

Muhalefet de rakibinin zaaflarına bakıp erken zafer rüyaları görmek yerine, seçmenin özelliklerini göz önünde tutan başarılı bir taktik üstünlük yakalamayı amaçlamak zorunda.  

Son gülen Villareal’in teknik direktörü Unai Emery değil Liverpool’un teknik direktörü Jürgen Klopp oldu.

[Bildiğim kadarıyla Klopp da Emery de sahada terledikleri kendi futbolculuk dönemlerinde olağanüstü özellikleriyle temayüz etmiş star oyuncular değillerdi. Ancak teknik adam olarak ikisi de başarılı isimler. Liderlik özelliklerine sahipler.]

Maçları teknik direktörler kazanıp kaybediyor, siyasette de ipi göğüsleyen partilerde liderler belirleyici.

Siyaseti de futbol maçı izlercesine keyif alarak izlemek mümkün. 

Önceki ve Sonraki Haberler
Politika