Millî Kültür Şûrası’nın ardından

Millî Kültür Şûrası’nın ardından

Ali Rıza Özkan12 Eylül darbecilerinin toplumun tüm alanlarını düzenlemek, hizalamak arzusunun tezahürü olarak başlatılan Millî Kültür Şûrası’nın üçüncüsü AK Parti iktidarı tarafından düzenlendi. 3 ve 4 Mart tarihlerinde...

Ali Rıza Özkan

12 Eylül darbecilerinin toplumun tüm alanlarını düzenlemek, hizalamak arzusunun tezahürü olarak başlatılan Millî Kültür Şûrası’nın üçüncüsü AK Parti iktidarı tarafından düzenlendi. 3 ve 4 Mart tarihlerinde İstanbul’da toplanan Şûra’nın davetlisi olmadığım için, ilgili olsam da, sadece medya üzerinden takip ettim. Hem Cumhurbaşkanı’nın açılış konuşması ve hem de Kültür Bakanı’nın kapanış konuşması, ama öte yandan medyada yapılan yorumları bir araya getirince, anladım ki, körler ülkesinde fili tarif etmeye çabalıyoruz.

Herkesin mutabakat zemini aramadan, kendince yaptığı kültür tarifi bir yana, “yandaş'' medya olarak tarif ettiğimiz mecrada konuya ilişkin yazanların hiçbirisinin ağzına “Türk'' kelimesi almayışını çok manidar bulduğumu belirtmeliyim. AK Parti politikalarını özümseyip, topluma yorumlaması gereken, ya da öyle olduğunu kabul ettiğimiz bu şahsiyetlerin içinde/sıfatında Türk olan bir kültürle acaba ne sorunları var, diye merak etmiyor değilim.

Cumhurbaşkanı’ndan görevlendirme

Şûra’nın açılış konuşmasını yapan Cumhurbaşkanı, kültür alanında bir sorunumuz olduğunun farkındaydı. Cumhurbaşkanı, “Televizyonun, internetin, sosyal medyanın kültürümüzü adeta yiyip bitirmesine göz yumamayız. Gençlerimizi gerçek sanat ve kültürü öğrenmeleri için teşvik etmeliyiz. İyinin, güzelin, doğrunun peşinde koşan bir sanat ve kültür anlayışına her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.'' diyordu. Bu sözleri içinde bulunduğumuz kültürel kuraklığın nedenlerine bir gönderme olarak okuyabiliriz.

Millî Kültür Şûrası kapanış konuşmasında Nabi Avcı, daha sözlerinin başında “Medeniyet tarihinin en parlak sayfalarının yazıldığı Türkiye, dünya kültür mirasının da en kıymettar hazinelerinin ev sahibidir'' vurgusu ile kültür ve sanat alanında körelmenin panzehirinin kültürel çoğulculuk olduğunu ifade etmiş oluyordu.

Cumhurbaşkanı’nın görevlendirmesini Bakan Avcı doğru anladı mı, bu konuda yorum yapmaktan çok, beklemek doğru olur, düşüncesindeyim. Ancak, komisyonlarda raporlaştırılan görüşlere baktığımızda, bunun kolay olmadığı açıktır.

Tek bir örnekle bu konuyu kapatalım. Şûra açılış oturumunda söz alan tarihçi Mehmet Genç, Osmanlıca gerekliliğine vurgu yapmak isterken, “bir Fransız'ın veya İngiliz'in 17. yüzyılda yazılmış bir eseri okuyamaması söz konusu olamaz.'' diyordu. Nitekim, Bakan Avcı da, kapanış konuşmasında, “üç büyük dilin zenginliğini taşıyan Eski Türkçenin öğretilmesinin gereği ifade edilmiştir.'' cümlesiyle Genç’i desteklemiş oldu.

Ben, bir tarihçinin dil konusunda ahkâm kesmeden önce alfabe tarihini bilmesini beklerdim. Fransızların ve Almanların 17. Yüzyıl kitaplarını sorunsuz okuyabildiğini savlamak, akademisyen sıfat taşıyan bir kişi için epeyi skandal sözlerdir. Kaldı ki, Osmanlıca ile aramızdaki ilişki, Almanların 17. Yüzyıl Almancası ile ilişkisi ile kıyas kabul etmez. Çünkü, öncelikle bizim sorunumuz sadece alfabe değildir. Arap harflerini öğrenen herkesin Osmanlıca okuyup yazabileceğini birisi iddia ederse, Osmanlıca hakkında hiçbir şey bilmediği ortaya çıkar. Mehmet Genç’in bu “birikimi'' ile açılış oturumunda yer almasına izin verilmesinin bence bir izahı yoktur.

İkinci sorun ise, yine Nabi Avcı’nın cümlesinde ifade edilen “üç büyük dilin zenginliğini taşıyan eski Türkçe'' tümcesinde gösterilmektedir. Böylece, Osmanlıca’nın farklı dillerin harmanlanması olduğunu Bakan Avcı da kabul etmiş oluyor. Dolayısıyla, Türklere “siz Türkçe konuşmayın, karışım bir dil var, onu kullanın'', dayatmasının kültürel karşılığı konusunda ikna olmamak için pek çok sebebimiz var.

Üstelik, halihazırda kendi dilimizle Asya’dan Avrupa’ya büyük bir coğrafyada iletişim kurabilirken, Bakan Avcı’nın Osmanlıca’yı “Balkanlardan Kafkaslara, Kazan'dan Sana'ya kadar bütün gönül coğrafyamıza da sahip çıkmak'' olarak tanımlaması da sorunlu. Türk coğrafyası ile binlerce yıllık köklere dayanan kültürel mirasa vurgu yapılmayışı, hatta hiç değinilmeyişi yanında, yapılan bu vurgu Bakan’ın “gönül coğrafyası''nın Türklüğü dışlayan emperyal bir tanıma tekabül ettiği endişelerini güçlendiriyor.

Millî Şûra’nın sonuçları

Bütün konuşmaları dinledim, yazılanları okudum. Sonuç nedir, derseniz, size somut bir şey söyleyemem. Çünkü, benim anladığım şûra ile, gerçekleşen arasında dağlarca fark var. 3. Millî Kültür Şûrası’nda bol bol “tespit'', “yorum'' ve “niyet'' dinledik.

Çoğunlukla, kafalardaki kültürel modelin hayata geçirilmesinde devlet imkânları nasıl kullanılır, sorusuna cevap olarak konuşmalar yapıldı, dersem, kimse bana kızmasın. Hatta, bunu en çok da, Cumhuriyet’in “kültür dayatması''ndan şikayet edenler yaptı, dersek, haksız bir tespit yapmış olmayız.

Öte yandan, kültür ve sanat alanında sorunlar, hukuki altyapı vd. konulara neredeyse hiç değinilmedi! Halbuki, örnek vermek gerekirse, kültür ve sanat alanlarının acil çözüm bekleyen en önemli sorunu, sanatçıların telif haklarının onlarca yıldır yasaya rağmen gasp edilmesinin önlenmesi için Kültür Bakanlığı’nın müdahale etmemesidir. Sinema, edebiyat, tiyatro alanlarında başıboşluğun sonucu olarak sanatçıların milyarlarca lirası başkalarının cebine inmektedir.

Bir dönem sanatçıların en önemli tartışma konusu olan, sanatsal alanların üretim ve destek modellerini belirleyecek olan TÜSAK ise, bildiğim kadarıyla, hiçbir komisyonda konuşulmadı. Halbuki, Bakanlık tarafından önerilen şekline sanatçılar haklı olarak itiraz etse de, sanatsal üretimlerin destek modellerinin yasayla belirlenmesi gerekir.

Bu iki noktadan hareketle, 3. Millî Kültür Şûrası’nın kültür ve sanat alanlarının sorunlarını çözmeye, kültür ve sanat alanında yeni heyecanlar geliştirmeye ve toplumun kültür ve sanat alanında bağlarını daha fazla güçlendirme olanakları yaratmaya odaklanmadığını söyleyebilirim.

Önceki ve Sonraki Haberler
Kültür Sanat