Ali Haydar Nergis

Ali Haydar Nergis

Bizim Hüzünlü Aşklarımız…

97901dd0-fdd7-4b67-93f5-85f72c9bceda.jpg

İsveç’e gelme hazırlıklarını sürdürürken, babam ve annemle vedalaşmak için köye gittiğimde, babam, yurt dışına çıkmam konusunda isteksizdi:

“Bana kalırsa gitme oğlum! Açın mezarı yok! Acı, zulüm, bir lokma ekmek bulur, yersin elbet. Ölüm var, yitim var. Uzak memleket. Şurada düşüp ölsek cenazemize bile yetişemezsin...”

Annem ise öfke yüklüydü:

“Git oğlum, git, uzaklaş bu memleketten!. Oralarda bir de gavur kızı bul, evlen! Bir daha da dönme buralara! Ben öldükten sonra cenazeme yetişmişsin, yetişmemişsin, ne fark eder. Bir çukura gömüp üstümüze iki kürek toprak atacak birileri bulunur elbette. Buralarda, bir gün, bir yerde yakalayıp koltuğuna dehleyecekler kurşunu, gideceksin körü körüne. Kimleri öldürmediler ki! Bunca zaman, buralarda yaşadın da neye yaradı. Ne bir yurdun, ne bir yuvan oldu…”

Beni Ankara’ya götürecek otobüsü beklemek için asfalta çıktığımda, hafiften yağmur çiseliyordu. Tarla kuşları uçuşup duruyordu oradan oraya. Binboğaların soğuğu bıçak gibi kesiyordu. Kar düştü, düşecekti..

 Doğduğum yerlere, dağlara, sulara  bir daha hiç görmeyecekmişim gibi son kez baktım. Yüzümü otobüsün camına yasladığımda gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Ne bir yurdum olmuştu, ne bir yuvam; öylece gidiyordum.

Ankara’da, beni okutup büyüten ağabeyimle, yengemle vedalaşacaktım.12 Eylül’ün darma dağın ettiği Seyranbağları’nda Nevruz Ana yolumu gözlüyordu. Nevruz Ana, Ankara’daki  ikinci annem olmuştu.Yurt dışına çıkacağımı biliyordu.

 “Nevruz Ana, son kez bir ayran çorbası yap hele!”diyecektim ona.

 “Zaten mahallenin kökünü getirdiler. Ölen öldü, kalanları hapse tıktılar. Sen de gidersen Kadim’le Ethem’e kim ağabeylik yapacak?” diyecekti. Yüzünü yana çevirerek tülbentiyle sildiği gözyaşlarını saklamaya çalışacaktı.

 “Güçlü ol Nevruz Ana, sen devrimcilerin anasısın. Kurşunlanan arkadaşlarımızı yolcu ederken bile ağlamazdın, böyle ne oldu sana!” diyecektim.

“Artık gücüm kalmadı oğlum; hastayım. Bir gün, geri döndüğünde beni ya görürsün, ya görmezsin!” diyecekti… Gerçekten de, yıllar sonra döndüğümde bir daha göremeyecektim Nevruz Ana’yı…

***

Yüksel Caddesi’ne çıkmak, Mülkiyeliler Birliği’nde bir tanıdıkla sohbet etmek Ankara’daki son isteklerim arasındaydı.…

Birden durdum!

 O da durdu!

Evet oydu!

Caddenin ortasında birbirimize sarıldık!

12 Eylül darbesinden beri karşılaşamamıştık.

Ayaküstü birlikte hesapladık aradan kaç yıl geçtiğini..

Evlenmiş, bir kızı olmuştu.

Halkımızı bilinçlendirmek için gecekondu mahallelerinde birlikte çalışmıştık.

ODTÜ’nün en zeki kız öğrencilerinden biriydi. Keynes’i, Fridman’ı anlatırdı ayaküstü. Onların kuramlarını Marx’ın Kapital’inden alıntılar yaparak eleştirirdi. Devrimin maliye bakanı olarak düşlerdik onu…

Büyük bir bankada müdür olmuştu. Ancak yüreği hâlâ pır pır devrim atıyordu hâlâ..

“Şurada bildiğim şirin bir yer var; gel, orada sana bir muhallebi ısmarlayayım.” dedi.

Oturduk, konuştuk, oradan, buradan..

Kendisi gibi ekonomist olan eşini seviyormuş…

“Demek gidiyorsun!’’ dedi, yerinden heyecanla kalktı, ‘’gel, dostça son bir kez sarılayım sana!’’ dedi.

İkimizin de yüreği hüzünlü, bir hoş oldu…

Sonra sorguladı:

“Gençliğimizi yaşamamıza, birbirimiz sevmemize neden izin vermediler ki! Seninle duygusal yakınlık içinde olduğumuz için, gençlik toplantısında nasıl acımasızca eleştirildiğimizi anımsıyor musun? Biz nasıl sevgililerdik ki, bir gün olsun ellerimiz birbirine dokunamadı…’’

Bir süre sustu, düşündü, sonra sürdürdü konuşmasını:

“Anımsıyor musun, ‘Sakindi Oranın Şafakları’ filmi oynuyordu sinemada. Önce birlikte gitmeyi kararlaştırmış, biletleri dahi almış; sonra, arkadaşların görmesinden korkarak vazgeçmiştik..”dedi.

“O günlere ait ne varsa yüreklerimizde tutsak kaldı” dedim.

‘’Düne ait ne varsa dünde kaldı..’’ dedi, Mevlana’ya gönderme yaparak..

“ Hareketin haftalık yayın organında çalıştığın günlerde seni bir çok kez telefonla aradım.” dedim, ‘’her defasında, bugün gelmedi, yerinde yok, diyerek görüştürmediler.Seninle iletişim kurmamı istemiyorlardı. Son aradığımda, Başkan’ın eşi çıktı telefona, ‘Senin onu hangi niyetle aradığını çok iyi biliyorum.’dedi..’’

Nazım’dan dizelerle yanıtladı:

‘’Çiçekli badem ağaçlarını unut/ Değmez/ Geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı…’’

Gözlerimin içine, belleğimden hiç silinmeyen o sıcak gülümsemesiyle baktı:

‘’Yok mu birileri?’’ diye sordu.

Anladım neyi sorduğunu…

“ Gideceğin yerlerde yalnız yaşamak zor olacak senin için. Yerli, yabancı fark etmez, bul birini evlen. Evlilik, o kadar da  abartılacak bir olay değil” dedi.

***
Aradan yirmi beş yıldan fazla bir zaman daha geçti.

İsveç’te, uydu anteni aracılığıyla, Türkçe televizyon kanallarının birinde ekonomi programı izliyordum.

Ekranda yaşlı bir kadın konuşuyordu.

Yüzü bana yabancı gelmiyordu. Tanıdık birine benziyordu, ancak, kim olduğunu çıkaramıyordum.

 Alt yazıyla adını verdiklerinde tanıdım.

Evet oydu…

Adının başında Prof. yazıyordu. Kendi soyadını kullanıyordu.

Gençlik yıllarımın gülümseyen gözlerle bakarken insanın içini ısıtan o çocuk yüzlü kızı gitmiş; yerine bembeyaz saçlı, yaşlı, tombul bir kadın gelmişti.

Televizyonda, İMF’nin ve iktidarın politikalarını savunan hırslı ve ateşli bir konuşma yapıyordu.

Tanıyamıyordum.

Gençlik yıllarımın hüzünlü aşkı gerçekten o muydu?

Sıhhiye Köprüsü’nde afiş asarken silahlı saldırıya uğradığımız, kurşunlardan kaçarken bir kömürlüğe birlikte sığındığımız, apartman kapıcısının ikimizi de yakalayıp polise teslim ettiği o kız, bu kadın mıydı  gerçekten?

[email protected]

Önceki ve Sonraki Yazılar