Ali Haydar Nergis

Ali Haydar Nergis

Gazetecilikte, Nereeeden, nereye!(*)

1978 yılında, Kahramanmaraş katliamının gerçekleştirildiği günlerdi.19-26 Aralık tarihleri arasında süren olaylarda, Kahramanmaraş’ta, Alevi mahallelerinde gerçekleştirilen katliamda, 100’den  fazla kişi öldürülmüş, yüzlercesi yaralanmış; Alevilerin ev ve iş yerleri tahrip edilmişti.Katliamla ilgili bütün bulgular MHP ve Ülkü Ocakları’nı işaret ediyordu…

MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş, kendilerini savunmak için TBMM’de bir basın toplantısı düzenlemişti. Aydınlık gazetesinin parlamento muhabiri olarak basın toplantısını ben izleyecektim. Toplantı salonuna girerken, beni tanıyan kapıdaki koruma polisi yolumu keserek, Aydınlık muhabiri olarak o basın toplantısını izleyemeyeceğimi söyledi. Engellemeyi aşıp içeriye girmeye çalıştım, ancak başaramadım. Kapıdaki gürültüyü fark eden Milliyet gazetesi muhabiri ve Parlamento Muhabirleri Derneği Başkanı Rafet Genç ile,  meslekte bana çok emeği geçmiş Anadolu Ajansı Parlamento Bürosu Şefi sevgili ablam Betül Uncular yanımıza geldiler.

Onların çabaları da sonuç vermedi. Basın toplantısına alınmayacağımı anladıklarında diğer gazetecilere dönerek, ‘’Arkadaşlar, parlamentoda görev yapan bir gazeteci arkadaşımız basın toplantısına alınmıyor. Bu durumda basın mensupları olarak bizler de bu basın toplantısını protesto ediyor ve izlemiyoruz.’’ dediler.  Anadolu Ajansı mikrofonlarını, TRT kameralarını topladı; salon topluca terk edildi.Geride, sadece durumu Türkeş’e açıklamak üzere Meclis asın Bürosu görevlisi Rıfat kaldı. Türkeş, o günkü basın toplantısını gerçekleştiremedi. Parlamento Muhabirleri Derneği Yönetim Kurulu, daha sonra yazılı bir açıklama yaparak durumu kamuoyu önünde protesto etti. Haber, ertesi gün gazetelerde yer aldı, devletin yayın organları Anadolu ajansı ve TRTde de yayınlandı.

Meşrutiyet Caddesindeki Aydınlık bürosuna döndüm. Doğan Yurdakul, arka odalardan birine  çekilmiş günlük yazısını yazıyordu. Doğan abi, o günlerde, MHP’nin yayın organı Hergün gazetesi yazarı Taha Akyol’la  zorlu  bir atışma içindeydi. Beni görür görmez,‘’Dinle bakalım, şu cümle nasıl olmuş?’’ diyerek Taha Akyol’a karşı yazdıklarını okudu. Dinledim. Zaten öfkem tepemden çıkıyor, ‘’Çok yumuşak olmuş, ifadeleri biraz daha sertleştir ağabey!’’ dedim.

Armağan Anar’la Merih (Kutlar), daktilolarının başından  kalkmış, mutfakta, gazete çalışanları için öğle yemeği hazırlıyorlardı. Mutfak, Aydınlık taraftarı köylüler tarafından gönderilmiş, patates, soğan, fasulye, bulgur, nohut torbalarıyla doluydu. Salona yöneldim. Gazetenin Ankara Temsilcisi Nuri Çolakoğlu, bir eli şakağında, diğer eliyle yanından hiç eksik etmediği renk/ renk kalemleriyle önündeki kâğıda  bir şeyler çiziktiriyordu. Öfkeli davranışlarımdan bir olağanüstülük olduğunu anladı. Bir anda bütün büro etrafıma toplandı. Yaşadığım olayı anlattım. Canları çok sıkıldı!. Bu, basın özgürlüğüne ağır bir darbeydi..

Tam o sırada çalan telefonu Nuri Çolakoğlu açtı, bir süre sessizce dinledikten sonra,  ‘’Bu kötü davranışla karşı karşıya kalan arkadaşımız burada,kendisiyle konuşun’’ diyerek telefonu bana uzattı. Arayan kişi, Alpaslan Türkeş’in Basın Danışmanı ve MHP’nin yayın organı Hergün gazetesinin Ankara Temsilcisi Yaşar Okuyandı. Yaşar Okuyan, davudi sesiyle hal, hatır sorduktan sonra, ‘’Bugün, Mecliste, Sayın Genel Başkan Alpaslan Türkeş ve hiç birimizin tasvip etmediği çirkin bir davranışla karşılaşmışsınız. Bizim bilgimiz dışında meydana gelen ve , hiç onaylamadığımız bu tatsız olaydan dolayı sizden, Genel Başkanımız Sayın Alpaslan Türkeş adına özür diliyorum!’’ dedi.

Ülkede kanlı bıçaklı günler yaşanıyordu. Aydınlık gazetesi, yayınladığı belgelerle, Kahramanmaraş katliamının sorumlusu olarak MHP ve Ülkü Ocaklarını gösteriyordu.

O günlerde de Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı, geçmiş yıllardaki Ergenekon kumpasına  benzer bir operasyon sürdürülüyordu. Aydınlık gazetesi, ‘’Kontrgerilla’’ başlıklı haberleriyle, en üst rütbedeki ordu komutanlarının fotoğraflarını birinci sayfasında çarşaf çarşaf yayınlıyor,  onları terörle ilişkilendiriyor, NATO’ya bağlı Gladyo örgütüyle aralarında bağlanti olduğunu savunuyor, Gladyo, Kontrgerilla, MHP ve Ülkü ocaklarının işbiriliği halinde terör eylemi gerçekleştirdiklerini öne sürüyordu.

Alpaslan Türkeş’in basın toplantısına alınmadığım o günden sonra kaderim değişti. MHP miting ve toplantılarının en itibarlı adamı oldum. Beni içeriye almayan  koruma görevlisiyle bir daha karşılaşmadım. Basın toplantılarına her gidişimde, Yaşar Okuyan beni kapıda iltifatlarla karşılıyor, belli ki, o kötü anının izlerini silmeye çalışıyordu. Yaşar Okuyan, o  keskin kamplaşma günlerinde, kin ve nefret duyguları taşımayan sevecen ve samimi davranışlarıyla sempatimi kazanmıştı.

***

CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Adalet Partisinden(AP) ayrılan 11 milletvekili ile bir azınlık hükümeti kurmuştu. Enver Akova, Toprak ve Tarım Reformundan sorumlu Devlet Bakanıydı. Düzenlediği Urfa gezisine ben de katılmıştım.Geziyi, MHPnin yayın organı Hergün gazetesinin 2 muhabiri de izliyordu.  Akovanın Basın Danışmanı Süleyman Ukav ile Günaydın gazetesi muhabiri Bülent Denli, gezi sırasında kafalarında bir plan kurmuş,. Urfada, gece kalacağımız otelde, MHP’nin yayın organı  Hergün gazetesi muhabirleriyle beni aynı odaya vermişlerdi. Bu muhabirlerden biri, günümüzün usta fotoğrafçılarından Burhan Özbilici’ydi. Süleyman Ukav ve Bülent Denli, ayırdına varmadan, 12 Eylülden sonra, Kenan Evrenin, aynı koğuşlara yerleştirerek ‘’karıştır, barıştır’’ konseptiyle fikir babalığı yapmışlardı. Ben, ülkücü gazetecilerle aynı odada kalma istemediğimi söyledimse de otelde başka yer yok gerekçesiyle kabul ettirmedim. Oda arkadaşlarımla bir süre karşılıklı kuşkulu ve çekincen davranışlardan sonra konuşmaya başladık. Çok geçmeden onların da benim gibi dişleriyle, tırnaklarıyla mücadele vererek hayata tutunmaya çalışan yoksul halk çocukları olduklarını anladım. Burhan Özbilici ile 12 Eylül’den sontaki yıllarda bir süre  Turkısh Daily News gazetesinde birlikte çalıştık ve çok iyi dost olduk…

 Bakan Enver Akova’nın Urfa  gezisinden Ankara’ya döndükten sonra, Bülent Denli, Meclis basın bürosunda kahkahalar atarak o günü şöyle anlatacaktı:

‘’Aydınlık muhabiriyle Hergün muhabirlerini aynı odaya hapsettik. Gece sabaha kadar  tartışmışlar. Sabahleyin bir de baktık ki, Hergün muhabirleri, Aydınlık ağzıyla, ‘ İki süper devlet, Amerika ve Sovyet Sosyal Emperyalizmi!’ diyerek konuşuyorlar...’’

***

Erzurum Mitingi, MHPnin, 12 Eylül 1980 darbesinden önce düzenlediği  son mitinglerinden biriydi. Erzurum Hava limanında uçaktan indik. Yaşar Okuyan,

yanıma geldi, elini omzuma koyarak, foto muhabirlerine, ‘’ Arkadaşlar, şöyle hatıra bir resmimizi çekin! Altına da,ülkücü bozkurtla, Maocu bozkurt yan yana.’ diye yazarsınız!’’ dedi. (O günlerde, aralarındaki fikir benzerlikleri nedeniyle, Aydınlık çevresineMaocu bozkurt,MHPlilere deülkücü bozkurtdiyorlardı...)

Yaşar okuyan, mitingi izlerken herhangi bir saldırıya uğramamı önlemek için yanıma çam yarması gibi 2 sivil koruma görevlisi vermişti. Bunlar, MHP militanlarıydı ve Aydınlık muhabirini MHP ve ülkücülerden koruyorlardı; ne ilginç..

O günlere gitmişken, belleğimde belleğimde kalan diğer lider portrelerinden ve basınla ilişkilerinden de de söz edeyim biraz:

 NECMETTİN ERBAKAN

Basın toplantılarını en keyifle izlediğimiz lider, Milli Selamet Partisi(MSP) Genel Başkanı Necmettin Erbakandı. 12 Eylül öncesi günlerde, nerdeyse 6 ayda bir hükümet değişiyordu. Adalet Partisi, Milli Selamet Partisinin dışarıdan desteklediği bir azınlık hükümeti kurmuştu. Erbakan Hoca, bu hükumetten memnun görünmüyordu. Hemen her hafta, düzenlediği basın toplantılarında masaya büyük bir kadayıf tepsisi koyuyor, ‘’Arkadaşlar, kadayıfın altı kızarmak üzeredir. Kadayıfın altı kızardığında, bu hümetten desteğimizi çekeceğiz.’’ diyordu. Sonra da, alti kızarmamış kadayıfı bize ikram ediyordu.Ancak, kadayıfın altı bir türlü kızarmak bilmiyordu. Her hafta aynı şov, aynı keyifli dakikakalr!

Uzun yıllar sonra, gazeteci Güneri Cıvaoğlu, bir yazısında, Erbakan’ın ifadelerine dayandırarak, o ‘’kadayıfın altı kızardı’’ söylemlerinin şovdan öteye bir anlam taşımadığını şöyle anlatacaktı:

‘’ Demirelin azınlık hükumetine, Erbakanın kerhen desteği sürüyordu. Hoca, kadayıf tepsili basın toplantılarında ,Kadayıfın altı kızarınca desteği çekeceklerini söyleyip duruyordu.

Sonra o tarihi görüşme kapıya dayandı. Başbakan Demirel, Erbakanla görüşecekti ve bu görüşme, hükumetin kaderini belirleyecekti. İki lider başbaşa bir odaya kapandılar. Ve bir gazeteci ordusu da kapıda beklemeye koyuldu. Tam üç saat süren bir görüşme  maratonundan sonra, Demirel, bunalımın aşıldığını, Erbakanı ikna ettiğini, desteğin süreceğini açıkladı.’’

İşin aslı tam 15 yıl sonra ortaya çıktı. Bakın, Erbakan, 15 yıl önceki o  3 saatlik görüşmenin perde arkasını Güneri Cıvaoğluna şöyle anlatacaktı:

‘’Aslında çok şey konuşmadık. Süleyman içeri girdi. Necmettin, çok yorgunum, şöyle bir uzanayım dedi. Odamda uzun bir kanepe vardı. Ayakkabılarını çıkardı, uzanıp yattı. Biraz uyukladı. Sonra şurdan, burdan konuştuk. İki eski arkadaş, güzel bir sohbet ettik. Birkaç saat böyle geçti. Demirel, ‘Hay Allah razı olsun, biraz açıldımdedi. Ayakkabılarını giydi, öpüştük, çıktı.. ‘’

***

Erbakanın basın danışmanı Şener Battal, da samimi ve gazetecilerle sıcak ilişkiler kurabilen bir kişiydi. Şimdiki Akit gazetetsi yazarı Abdurrahman Dilipak Erbakanın danışmanları arasındaydı. Dilpak, soğuk yapısı nedeniyle meslektaşları tarafından sevilmeyen biriydi. MSP ve Erbakan ile ilişkilerimizi Şener Battal üzerinden yürütüyorduk. Şener Battal, bütün gazetecilerle dostça ilgilenir, onlara her konuda  yardımcı olmaya çalışırdı. Bir gün, gülerek bana, ‘’Ali, sen bir de namaz kılsan, tam bizim partiye göre bir adamsın!’’ demiş; ben de o zamanlar henüz 40 yaşında olmadığm halde, ‘’ 40 yıllık Kâni, olur myu yani..’’ demiştim.

Necmettin Erbakanla, Doğu Karadeniz Bölgesinde bir geziye gitmiştik. Hoca, haberlerini çarpıtmadan, özenle yazmamız için gazetecilere yakın ilgi  gösteriyor, özellikle bayan meslektaşlarımızla şakalaşıp, iltifatlar yağdırıyordu. Akşam yemeklerinde bizi kendisine en yakın masalara oturtuyor, şakalaşıyor, uzun uzun sohbet ediyordu. Bazı arkadaşların, akşam yemeklerinde, bir kaç duble renksiz içki içmelerini de görmezden geliyordu. İkinci veya üçüncü gündü; bir akşam, bir de baktık ki, Erbakan Hoca, tarlayı, takımı ayırmış, gazetecilerin masasını kendisinden çok  uzağa, ta kapının arkasına atmış. Önce şaşırdık ne oluyor diye. Gerçeği sonra öğrendik. Bir öncek akşam, Erbakan’ın yanında oturan münasebetsiz bir gazeteci arkadaşımız,  Hoca, bizimle sohbet ederken, onun su bardağını votka dolu bardakla değiştirmiş. Hoca, bardağı kafasına diktikten sonra anlamış.. Erbakan, o gezi boyunca bir daha hiçbirimizin yüzüne bakmadı...

 12 Eylül sonra, gazeteciler, siyasi yasaklı olan Necmettin Erbakanla çok zor görüşebiliyorlardı. Yazar Erol Toyun yönetiminde İstanbulda haftalık olarak çıkarılan Somut gazetesinin Ankara temsilcisi Gülşen Özbey, yakın arkadaşımdı. Gülşen, aynı zamanda, Ankarada, Yaratım Sanat Galerisi adlı bir galerinin de sahibiydi. Günlerce uğraşmasına karşın, Somut gazetesi adına Erbakanla röportaj yapmak için randevu almayı başaramamıştı. Benden yardım istedi. Şener Battalı aradım. Konuyu biliyordu. Şener Battal, ‘’ Sen yazılacaklara kefilsen, olur.’’ dedi. Benim de Gülşen’le birlikte görüşmeye katılmamı istedi.

 Hocanın Ayrancıdaki evine gittik. Ben bir kenarda oturmuş, röportajı sessizce izliyordum. Soru ve yanıtlar tamamlandı. Tam ayrılacağımız sırada, arkadaşım, Erbakana, sahibi olduğu galerinin kartvizitini sundu.. Kartviziti inceleyen Hoca, birden kükredi,’’ Hanımefendi, olmamış; olmaz böyle şey; olmaaaz! Bakın burayaYaratımyazmışsınız.. Bu olmaaaz!  YaratmakAllaha mahsustur; lütfen bu adı değiştirin!’’ dedi. İkimiz de, neye uğradığımızı anlayamadık. Yanından ayrıldıktan sonra merdivenlerde kahkahalar atarak uzaklaştık...

BÜLENT ECEVİT

Politikadan önceki mesleği gazetecilik olan  Bülent Ecevit, her zaman kendisini önce gazeteci, sonra politikacı olarak gördüğünü .Haberlere bir gazeteci gözüyle bakar, basın toplantılarında, söyleyeceklerini yalın Türkçesiyle tane tane anlatırdı. Cüneyt Arcayürek ve Uğur Mumcu gibi yaman gazetecilerin, çapraz sorularlına kızmaz, yüzündeki tikler artsa da kaçamak yanıtlar vermezdi.

Basın toplantılarına başlarken, hepimizin elini tek tek sıkar, bize adlarımızın başına ‘sayın’ sözcüğünü ekleyerek hitap eder, yeni arkadaşlarlarla tanışmaya  özen gösterirdi.

SÜLEYMAN DEMİREL

Süleyman Demirel de, çok renkli, ve gazetecilere karşı hoşgörülü bir liderdi. Hakkında zaman zaman çıkan çok olumsuz haberlere karşın, hiçbir gazeteciyi mahkemeye vermezdi. Kin tutmayan, öfkesini gizleyebilen bir liderdi. Kendisine en ağır eleştirileri yönelten gazetecilerle, en yakınındakiler arasında bir ayırım yapmazdı.. Basın toplantılarında,  can alıcı soruları, ‘’Dün dündür, bugün bugündür,’’  veya, ‘’Bana, ülkücüler de cinayet işliyor, dedirtemezsiniz!’’ diyerek geçiştirmeye çalışsa da, gazetecileri azarlamayı,salondan çıkarmayı aklından geçirmezdi.

Bugünküyandaş, yalaka gazetecitanımına uyan bir Güngör Yerdeş ağabeyimiz vardı. Adalet Partisi(AP) yanlısı Son Havadis gazetesinde çalışıyordu. Basın toplantılarında, Demirele yakın oturmaya, çanak sorular sormaya özen gösterirdi. Onun sorduğu soruları hepimiz gülümsemeyle karşılardık. Ancak, Demirel’den umduğu ilgiyi görmez, ‘kraldan çok kralcılıkta’ ileri gittiğinde Demirel’in, ‘’ Güngör, artık yeter! ‘’şeklindeki tepkiyle karşılaşırdı.

Adalaet Partisi ve Süleyman Demirel’in basın danışmanları Turgut Yılmaz Güven ve Tahir Zengingönül, parti haberlerini verirken, bütün ajans gazetelere ayırımsız davranırlardı. Demirelin yurt içi ve yurt dışı gezilerine her eğilimden gazeteci davet ederlerdi.

Tahir Zengingönülün şakacı ifadesiyle,  Aydınlık, ‘’ komünist!’’ gazete, ben de o gazetenin  ‘’komünist’’ muhabiriydim. Genellikle akşama üzerleri  telefon eder, ‘’Komünist gazetenin, komünist muhabiri, yarın sabah bir haftalık yurt gezisine çıkıyoruz, sizden kim gelecekse adını bildirin!’’ diyerek haber verirdi..

Süleyman Demirel, gazetecilere karşıvefalıbir liderdi. Bu özelliğini, sık sık ‘’ahde vefa’’ sözleriyle dile getirirdi..Bir yakınını yitiren  gazetecilyi telefonla arar, başsağlığı diler, evlenenleri kutlardı..

Erbakan’dan, sonra, en çok Demirel’in basın toplantılarında eğlenirdik.

Türkiye’nin elektrik sıkıntısı çektiği yıllardı. Ülkede üretilen elektrik gereksinmeyi karşılayamadığı için Bulgaristan’dan elektrik satın alınıyordu. Bir basın toplantısında, bir gazeteci arkadaşımız,Bulgaristan’dan hangi koşullarda elektrik aldığımızı sordu. Bir ‘laf ustası’ olan Demirel, bu soruya şöyle yanıt verdi:

‘’ Yazın biz Bulgaristan’dan elektrik alıyoruz; kışın da Bulgaristan bize  elektrik veriyor. Karşılıklı bir alışveri bu..…’’  Önce pek anlayamadık, sonra kahkahalarla gülmeye başladık..

Foto muhabiri arkadaşımız  merhum Yaşar Uçarın gıdıklanma tiki vardı.  Metrelerce uzaktan elinizi ona doğru uzatsanız, ‘’Ananı!’’ diyerek havalara zıplardı. Bu özelliğinden dolayı gazeteciler arasında hep şaka konusuydu. Bu özelliği, Demirel dahil, diğer liderler  tarafından da biliniyordu. Bir gün, Demrel, önemli bir toplantıdan çıkıyordu. Ses kaydı almak, fotoğraf çekmek isteyen gazeteciler birbirlerini itip kakarak öne geçmeye çalışıyordu. Bir ara Yaşar Uçar, Demirel’le yan yana geldi. Tam o sırada, muzip gazetecilerden birinin hafifçe dokunmasıyla, Yaşar Uçar, ‘’Ananııı!!’’  diyerek havaya fırladı ve  istemeden Demirel’e omuz attı. Demirel, hafif sendeledi. Hepimiz  nefesimizi tuttuk. Demirel, hiç bozuntuya vermedi,‘’ Çocuklar, Yaşar’ı rahat bırakın!’’ diyerek yoluna devam etti..

Demirelin, insanlarla bu iletişim kuran bu özelliğine çocukluğumdan beri tanıktım. 1965-70li yıllarda, sayıları 40 bini bulan köy muhtarına her yılbaşında  ve bayramlarda tebrik kartı gönderirdi. Babam, yılbaşı ve bayram günlerinde ilçeye gittiğinde cebinde Süleyman Demirelden gelen bu kutlama kartlarıyla döner, ‘’Bak, Demirel, bizi adam yerine koyuyor, tebrik kartı gönderiyor, diğerleri böyle şeyleri akıl bile edemiyor.’’ diyordu. Bu yaklaşımlarından dolayı, babam, Demirel’e sempati duyardı. Bu sempatisi, 1972 yılında, Deniz, Yusuyf ve Hüseyin idam edllinceye dek sürdü.. O günden sonra,  ‘’Gencecik çocukları astırdı ya, gözümden düştü artık! Boş ver, kalıbının adamı değilmiş!’’ diyerek uğradığı düş kırıklığını dile getirdi...

Nereden, nereye!.

Yazdıklarım size hoş bir masal gibi geliyor, değil mi?

O güzel günler, Kaf Dağı’nın arkasında kaldı..

Gazetecilikte ve siyasette tuzun kokması, Turgut Özalla başladı.

Trol gazeteciliğin, yalakalığın ilk temelleri o zaman atıldı. Özal’la başlayan çürüme, besleme ve yandaş gazetecilik, bugün tetikçilik boyutlarına ulaştı.

 Hani, Recep Tayyip Erdoğan,  zaman zaman eski günlerle bugünleri kıyaslarken, ‘’Neredeeen, nereye! ‘’diyor ya...

Gazetecilik  ve siyasette  gerçekten de; Nereeeden, nereye!...

(*) ABC gazetesinde 4 yıl önce yayımlanan yazımın tekrarı...

[email protected]

Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR