Ali Haydar Nergis

Ali Haydar Nergis

Kiliselik kâfirler(!)

‘’Yılmaz Özdil ve Cüneyt Akman’ın cenaze namazları camide kılınır mı, kılınmaz mı? Alevilik, bir din olarak kabul edilsin mi, edilmesin mi?’’ tartışmalarını kayıtsızlıkla izliyorum. 

32 yıl yaşadığım İsveç’te tanık olduğum, büyük bir boşluk ve inanç çözülmesidir. Alevilerde, 2000’li yılların başlarında Cem evlerine karşı başlayan ilgi giderek azaldı, durma noktasına geldi. Cem evleri, artık oturulup çay, kahve eşliğinde sohbet edilen, cenaze kaldırılan yerler haline geldi.

Tanıdığım birçok Alevi, giderek kendisini Hrıstiyanlığa daha yakın buluyor.

Hrıstiyan gelenekleri ile Alevi gelenekleri arasında özdeşlik kuruyor.

Almanya'nın bazı eyaletlerinde Aleviliğin ayrı bir din olarak kabul edilmesiyle, bu yakınlaşma süreci daha da hızlanacağa benziyor. İslamiyet, yüz yıllardır katlettiği, ezdiği, yok saydığı Aleviliği başka arayışlara itiyor…

Cenazelerin camiden mi, Cemevinden mi kaldırılacağı da artık fazla bir anlam taşımıyor.

Türkiye’yi 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden sonra terk etmiş bir çok sosyalist ve devrimci, cenazelerinin Cem evlerinden kaldırılmasını istiyor. Cem evlerinin olmadığı yerlerde, solcular ve Aleviler, genellikle Cami yerine kiliseyi yeğliyor.

Böyle en az 10 örnek biliyorum. En son iki örnek: Kayseri Sarız’li bir Alevi aile, ölen çocuklarını Kilise töreniyle, Hristiyan gömütlüğünde toprağa verdi.

Hrıstiyanlıkla bir ilgimiz olmamasına karşın, biz de, iki buçuk yıl önce ölen yeğenimi Kilisede düzenlenen törenden sonra, -Müslüman gömütlüğü bulunmasına karşın- Hrıstiyan gömütlüğünde toprağa verdik. Söylemek istediğim, kimsenin, ‘’Cenaze namazım ille de camide kılınacak,’’ veya ‘’Müslüman gömütlüğünde toprağa verileceğim’’ gibi bir beklentisi yok. Aynı ülkede doğmuş, büyümüş insanların, bu denli ‘küs’ olmaları, birbirlerinden uzak durmaları, ölümlerde bile bir araya gelememeleri acıdır…
Cenazelerinin Camiden, Kiliseden ve Cem evinden kaldırılmasını istemeyen solcu ve Alevilerin bir bölümü de, öldükten sonra, yakılarak küllerinin ormanlık alanlara veya denize serpilmesini tartışıyor.  Bu konuda vasiyette bulunan arkadaşlarım olduğunu biliyorum…
*
Bütün bunlar, bana yıllar önce yaşadığım bir anımı anımsattı:
Malmö’de “Ne kiliselik, ne camilik” bir grup İranlı arkadaşım, o yılki Newroz’u bir kilise salonunda kutluyorlardı.

Törene ben de çağrılıydım. Giderken, atacağım taşlarımı da yanımda götürdüm. İlk önüme gelen tanıdık arkadaşa,“Ağacan, Newroz’u kutlayacak başka yer mi bulamadınız?’’ diyerek ilk taşımı fırlattım. Beni ön sırada, bir papazın yanına oturttular.

Papaz efendi, daha sonra bir de söylev verdi. Din/insan ilişkilerini tarihsel süreç içinde irdeledikten sonra, Newroz söylencesinin yaratıcısı “Demirci Kawa” ya bir selam göndererek sözlerini tamamladı “Solcu Papaz” diyorlardı ona. Bir insan, nasıl hem ‘solcu’, hem ‘papaz’olduğunu gözlerimle görüyordum.Yaşadıkça daha neler görecektik...

Tören sürerken, ufak tefek, esmer bir kız geldi, yanımdaki boş koltuğa oturdu. Saçları kısacıktı. Yuvarlak bir yüzü, iri, siyah gözleri vardı. Bir anlık sessizlikten yararlanarak küçücük elini uzattı: 
‘’Benim adım Feride’’ dedi.
 

“Aaaa!” dedim, “Feride, Türk adı. Bu adı İranlılarda kullanıyor demek ki!?” 

Güldü, “Ben İranlı değil, Türkiye’liyim” 

İki eliyle, göğsünün üstünde sımsıkı tuttuğu kitaba baktım; “İncil’i mi inceliyorsun?” diye sordum
 “Evet, Pazar ayinlere de düzenli olarak katılıyorum; ben Hristiyanım…” 
Kısa bir duraksama geçirdim; “Mardin’li, Süryani’sin galiba!”
 “Hayır, ailem Alevi…’’ 
Türkiye’den geldikleri ilin, ilçenin adını söyledi...
*
Küçük kızım, lisede okurken en yakın arkadaşı, Irak’lı, başı türbanlı bir Arap kızıydı. Annesi, Katolik inancına bağlı bağlı bir Polonyalıydı.

Babasıyla evlendikten sonra din değiştirmiş, Müslüman olmuş,başını bağlamaya başlamıştı. Baba, genç yaşta öldükten sonra anne örtünmeyi sürdürmüş. Kızımın arkadaşı hâlâ evimize gelir, gider. Sessiz; hüzünlü bir yüzü var. Zaman zaman ağlayarak, babasını özlediğini anlatırmış kızıma... 
*
Kilise salonunda, Feride ile konuşurken, bu film kareleri gelip geçti gözlerimin önünden...
Feride’nin dramı daha başkaydı. Sivas katliamında çok sevdikleri bir yakınlarını yitirmişler. Olaydan sonra, baba, eşini ve çocuklarını alarak ülkeyi terk etmiş. İsveç’e gelip, kuzeyindeki Uppsala kentine yerleşmişler. Feride, o zamanlar 2 yaşındaymış. Büyüdükten sonra, ailesinden ayrılıp, bizim de yaşadığımız İsveç’in Güney ucundaki Malmö kentine yerleşmişti. Lund Üniversitesi’nde okuyordu. Gerçek adı da Feride değildi; kilise çevresinde bu takma adı kullanıyordu.

Feride’nin din değiştirmesinde, bir gönül ilişkisinin etkili olabileceğini düşünüyordum. O ise başka şeyler anlattı: 
“Sizler, idealleri, hayalleri, hedefleri olan şanslı bir kuşakmışsınız. Babamın da ölünceye dek solculuğundan vazgeçmedi. Sürekli olarak, ‘dünyayı güzelleştirmekten, değiştirmekten’ söz ediyordu. Bize bir din benimsetmeye çalışmadı. Aleviliğe de özel bir anlam yüklemedi. ‘İnsanları yakanlarla inanç akrabalığı içinde olmak istemediğini’ söylüyordu. Dört kardeştik. Büyüdüğümüzde, o ‘güzel dünya’ dan payımıza bir şey kalmamıştı…”

İsveç’te, Fadime Şahindal adlı genç kızın, babası tarafından öldürülmesi, Feride’nin ruhsal dünyasında bir kırılma noktası olmuş: 

“Fadime Şahindal, Uppsala Üniversitesi’nin sosyoloji bölümünde okuyordu. Göçmen Bakanı Mona Sahlin’in danışmanıydı. Elbistanlı, Alevi kökenli bir ailenin kızıydı. İsveçli bir gençle arkadaşlık yaptığı gerekçesiyle, 2002 yılında, babası tarafından tabancayla vurularak öldürüldü. O zamanlar, ben, 11-12 yaşındaydım. Komşuyduk. Fadime ablayı yakından tanıyordum. O olaydan sonra çok sarsıldım! Alevi, Sünni fark etmiyordu; Türkiye’dekiler yakıyor; buradakiler de kızlarını öldürüyordu. Büyük bir inanç bunalımı yaşamaya başladım!...” 

“Bu kadar önyargılı olmamalısın. Tek tek olayları genelleştiremezsin. Doğduğun yerleri gidip görürsen, önyargılarından kurtulabilirsin belki...” dedim. 
Gözlerinde inatçı bir kararlılık vardı: “Hayır, gitmeyeceğim, asla gitmeyeceğim!” dedi; kesin bir dille...

O sırada Kilisenin çanları uzun uzun çalmaya başladı. 
Yan taraftaki büyük salonda Hrıstiyanların pazar ayini başlıyordu. Feride, ayine katılmak için benden izin istedi. İlahilerin okunduğu salondaki kalabalığa karışarak kayboldu... 
İranlı arkadaşlarıma baktım... Onlar da, dağıtılan Newroz aşından sonra plastik tabakları toplama uğraşı içindeydiler.

[email protected]

Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR