• Dr. Çağlar Ezikoğlu | Yerli ve Milli Amerikancılığa dönüş

    Dr. Çağlar Ezikoğlu ABC için yazdı…

    Acun Ilıcalı’nın yıllardır sürdürdüğü televizyon programını hepiniz bilirsiniz; ‘Survivor’. Bu yarışmanın Türk siyasi hayatına uyarlanmış bir versiyonunu düşündüğümüzde ise Türk siyasetinin ‘survivor’ının AKP ve lideri Erdoğan olacağını söylemek herhalde geçen 18 yılı düşündüğümüzde yanlış olmayacaktır. Aslında uluslararası literatürde geçerli olan bir teori olarak karşılığı mevcut. Amerikali akademisyenler Bruce Bueno De Mesquita ve arkadaşlarının yazmış olduğu ‘The Logic of Political Survival’ isimli kitabı bu süreçleri bir teori olarak formüle etmiş.

    Kısaca teoriye göre; iktidara gelebilmek için toplumun geniş katmanlarından destek almak zorunda olan iktidar sahibi, bir süre sonra kendi varlığını devam ettirebilmek ve gücünü arttırabilmek için bu gücünün paylaşım alanlarını sınırlamak zorundadır. Burada iktidarda kalmaya yarayan yol, teoride bahsedilen ‘nominal selectorate’ olgusunun yani seçmen desteğini olabildiğince geniş tutup, iktidarları boyunca ‘winning coalition’ dediği iktidar paydaşlarını her geçen dönem daha da azaltmaktan geçmektedir.

    De Mesquita ve Smith bunu demokrasiden otoriterliğe geçiş süreci olarak tanımlar ve kitaplarında 3.dünya ülkelerinden örnekler verir. Bu sürecin benzeri ise Türkiye’de AKP’nin ve Erdoğan’ın serüvenine oldukça benzeşmektedir. İktidara gelmesi toplumun tüm kesimlerinden alacağı desteğe bağlı olan ve tutunabilmesi için demokrasiye ihtiyacı olan Erdoğan, iktidarını daha da güçlendirmek için çizmiş olduğu iktidar paydaşlarını her geçen periyot daha da daraltırken bu süreçte seçmen desteğini her zaman yüksek tutmayı başarmıştı.

    Bu teorinin Türkiye’ye uyarlama noktasında yaşanılan önemli sorun ise esasında dış politikada karşımıza çıkıyor. De Mesquita ve arkadaşlarının teorisinde verilen ülke örnekleri dış politikada da belli bir kutba aidiyet göstererek denge politikasını terk etmiş ve tam anlamıyla otoriterleşmiş ülkelerden ibaret.

    Türkiye’de ise, aslında AKP iktidarı ile sergilenen dış politika anlayışı sadece iç politikadaki seçmen desteğini göz önünde bulundurarak ilerlemiş ve bu doğrultuda yıllardır da sağa sola yalpalayan bir araba edasında bir politika anlayışına dönüşmüştür. İşte geçtiğimiz günlerde İdlib’de kaybettiğimiz 33 askerimiz ile bu arabanın artık bir uçuruma doğru yaklaştığını söylemek güç olmasa gerek.

    Peki ya neydi bu iç politikanın dış politikayı esir alma durumu? Biraz geçmişe dönelim, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine. Seçimlerin iki önemli sonucuna bakalım; bir tarafta %52 oy ile ilk turda seçilen Cumhurbaşkanı Erdoğan, diğer tarafta ise %10’a yakın oy alan Kürt siyasetinin adayı Selahattin Demirtaş.

    Aslında bu tabloyu iyi okuyanlar Türk siyasetinde özellikle AKP iktidarının o dönemden sonra daha da milliyetçi çizgiye kaymasını rahatlıkla anlayabilir. Zira, bir tarafta ilk defa %50 oyun üzerinde oy alırken İç Anadolu’daki milliyetçi seçmenin de AKP ve Erdoğan’a oy vermeye başlaması; diğer tarafta ise Kürt siyasi hareketinin ilk defa %10 barajını geçmeye bu denli yaklaşmış olması.

    İşte bu iki sonuç Erdoğan’ın o dönem çözüm masasını devirmesi için yeterli olacaktı. Daha sonra bu süreç her ne kadar müstafi Başbakan Davutoğlu tarafından yürütülmeye çalışılsa da, yukarıdaki teoride de bahsettiğimiz üzere seçmen desteğini her zaman yüksek tutmanın ilk kural olduğu bu ‘political survival’ oyununda AKP’nin milliyetçi bir çizgiye kayması kaçınılmazdı. Peki bu çizgi dış politikaya nasıl yansıyacaktı?

    PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan PYD-YPG’nin en önemli müttefiki halindeki Amerika ile müttefiklik artık bozulan bir ilişkiye doğru evrilecekti. 15 Temmuz darbe girişiminde Amerika’nın rolü ve o süreçte Rusya ile olan yakınlaşma ise iç politikada bahsedilen milliyetçi çizginin sürdürülebilmesi için AKP iktidarını Rusya kanadına yakınlaştıracaktı.

    Dedik ya her şey ‘nominal selectorate’in yani seçmen desteğinin yüksek olup iktidar paydaşlarının daralmasına bakıyordu. İşte süreçte AKP 2002’den bu yana iktidarına paydaş olan liberalinden cemaatçisine, çözüm süreci isteyen Kürt hareketinden İslamcılarına herkesi gemiden teker teker atmıştı. Bu çerçevede Rusya ile ilişkiler her geçen dönem daha da ilerleyecekti. Fakat Rusya ile kurulan masada başka bir sorun daha vardı; Erdoğan’ın ABD müttefikliği esnasında düşman addettiği Esad yönetimi.

    Rusya için ise, Suriye sahasında ABD etkinliği sonlandırmak ve Esad yönetiminin tekrar Suriye’de toprak bütünlüğünü korumak belki de en önemli hedefti. Bu hedefin karşısında ise iki temel mesele söz konusuydu; bir tarafta Suriye’de özerk bir yapı kurmak isteyen ABD destekli YPG-PYD, diğer tarafta ise yine Suriye’yi parçalamak isteyen ABD-Avrupa ve Türkiye destekli cihatçılar. İki mesele de aslında görünüşte bugünlere kadar çözülmüş gibi gözüküyordu.

    İlk mesele için Türkiye Rusya’nın zımni desteğini alarak YPG-PYD’ye yönelik sınır ötesi operasyonlara başlamış, bunun karşılığında ikinci mesele için Suriye ve Rusya Ordusu’nun cihatçılara yönelik operasyonlarını görmezden gelmişti. Aslında son zamanlara kadar sürecin bu doğrultuda ilerlediğini söylemek gerek. Örneğin daha 1-2 ay öncesine kadar Rusya ve Suriye’nin İdlib’teki operasyonlarına ses çıkarmayan bir AKP iktidarı vardı. Peki ne oldu da AKP iktidarı birden Rusya ile masayı devirip İdlib’e yönelik bir harekata başladı?

    2014’de masanın nasıl bir iç siyaset hedefi ile devrildiğini anlatmıştık. Şimdi günümüzdeki tabloya bir bakalım. Cumhur İttifakı özelinde %35-%40 bandına yerleşen bir AKP söz konusu. Bunla birlikte MHP’nin desteği ile özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %50’yi geçmek mümkün olabiliyor. AKP’nin kendi oyunu düşündüğümüzde koşulsuz bir biçimde Erdoğan’a biat eden %30’luk kitle hala varlığını sürdürüyor. Ama bir kitle var ki belki oran olarak çok da yüksek olmayan, ama Suriye politikasında Erdoğan’ın hareketlerinden ziyade sadece İhvancı zihniyeti destekleyip tek derdi Esad’ı devirmek olan bir kitle.

    Zamanında müstafi Başbakan Davutoğlu’nun İhvancı politikalarını alkışlayan bir kitle. Bugün, hükümet medyası içerisinde Yeni Şafak’tan tutun da Anadolu Ajansı’na kadar hala varlığı sürdürüp işgalci İsrail Şam’a her saldırdığında zevk naraları atan bir kitle. Hatta bir tık daha ileriye gidersek, bu kitlenin içerisinde AKP’ye oy veren muhafazakar Kürtlerin de varlığı azımsanmayacak ölçüde.

    Ne alaka diyenler olabilir, o zaman şöyle soralım bu kitlenin daha 2-3 ay öncesine kadar oy vereceği veya destekleyeceği bir siyasi mecra veya parti var mıydı? Yoktu, peki bugün var mı? Evet var, müstafi Başbakan Davutoğlu’nun kurduğu Gelecek Partisi ve Abdullah Gül destekli Ali Babacan’ın kuracağı siyasi parti. Anketlerde bu iki hareketin oy oranlarının şu anda bile %1-2 aralığında olması demek, Erdoğan’ın olası Cumhurbaşkanlığı seçiminde %50’nin altında oy alması demek.

    Söylemlerdeki mülteci akınını durdurma meselesine gelirsek; evet Türk halkında mültecilere yönelik rahatsızlık artmıştır ama bunu siyasi açıdan kanalize edebilecek bir popülist/aşırı sağ siyasi parti henüz ortaya çıkmadı, çıkacağı da meçhul. Yalnız Rusya’nın politikalarından rahatsızlık duyan İhvancı zihniyeti siyasi ajandasına kanalize edebilecek siyasi hareketler artık Türkiye’de var. Bir de üstüne muhafazakar Kürtleri de katarsak, AKP için Rusya ile masayı devirmek iç politikada ‘political survival’ı sürdürebilmek için şart haline geliyor.

    Peki ya şimdi ne olacak? Cevap basit, AKP iktidarının ‘yerli ve milli Amerikancılığa geri dönüşü’. Bu doğrultuda Rusya ile iplerin kopması tekrar tek hedef olarak Esad yönetiminin gösterilmesi. Hatta bir tık daha ileri gidersek ABD’nin müttefiki konumunda olan terör örgütü PKK’nın uzantısı YPG ile görüşmelere başlanılması belki de yeni bir çözüm sürecinin işletilmesi.

    Sahi son 1-2 aydır Suriye’de YPG-PYD’ye dair iktidardakilerden herhangi bir söylem var mı? Ne oldu bu YPG’liler? ABD’nin bu terör örgütü uzantılarına yolladığı silahlara ne oldu? Bu konuda iktidar neden 1-2 aydır tek bir ses dahi çıkaramıyor?

    Bu soruları bir düşünsün ‘yerli ve milli’cilik oynayan ABD maşası Fethullahçı eskisi Ak-Trollere inanan AKP ve daha da önemlisi MHP seçmeni. Ama başa dönelim, araba uçuruma doğru gidiyor demiştik ya. Çünkü bu sefer Rusya ve Suriye ve hatta İran ile ABD’nin isteği doğrultusunda bir savaşa girmek bu ülkenin geleceğini ateşe atmaktan ibarettir. Umarım bu tehlikeli oyunu oynayanlar sadece iç politikada ‘survivor’ olmanın bedelini bu ülkeye ödetmezler.