'Evet' diyenlere açık çağrı

'Evet' diyenlere açık çağrı

Aydın TongaBaştan ifade edelim ki, bu yazı Anayasa değişiklikleri için “evet'' oyu kullanmayı düşünenlere dönük kaleme alınmıştır. “Evet''e giden yolda nacizane kimi hatırlatmaları dile getirecek, kabul edilirse “hayır''...

Aydın Tonga

Baştan ifade edelim ki, bu yazı Anayasa değişiklikleri için “evet'' oyu kullanmayı düşünenlere dönük kaleme alınmıştır. “Evet''e giden yolda nacizane kimi hatırlatmaları dile getirecek, kabul edilirse “hayır'' mahallesinden bir çağrı bir dertleşme mektubudur. Dert demişken Cumhurbaşkanı’nın sözleri ile başlayalım isterseniz. Malum bu sözleri “evet'' diyen de “hayır'' diyen de dert olarak görecektir. Neden mi? Önce o sözleri bir hatırlayalım:  “Kim hayır diyor; PKK hayır diyor. Kandil hayır diyor. Bu ülkeyi bölmek parçalamak isteyenler hayır diyor. Bayrağımıza karşı çıkanlar hayır diyor. Ne yazık ki bu ülkede milli ve yerli olanlara karşı çıkanlar hayır diyor.'' Bu sözler sonrasında evet diyen, “hayır''ın sahibini hainler safından bir düşman gibi göreceğinden dertlenecektir elbet. Hayır diyenin durumunu ise hiç sormayın, kim bir tercihten dolayı böylesine acımasız bir ithamı kendine layık görür ki; bunun adı elbet derttir. 

Erdoğan’ın sözleri bunlarla da sınırlı değil. Birlikte okuyalım:  "'Hayır' diyenlerin konumu aslında 15 Temmuz'un bir yerde de yanında yer almaktır.'' Olduk mu bir anda silaha mermi, savaş uçağına pilot, vatana hain..Derdin hası değilse nedir bu şimdi? Malum değişikliklere “evet'' demeyi düşünen vicdan, izan, insaf sahibi kardeşim, sen bizim yerimizde olsan bu değişikliklerden ürkmez miydin; “hainlikle'', “düşman safında yer almakla'' itham edilen biri olarak, her şey bir kenara, sırf bu suçlamalarla karşı karşıya kaldığın için itiraz etmez, yeter artık demez miydin! Derdin elbet; belki hiddetle, belki kederle, belki sessiz de olsa itirazını esirgemezdin. Bak Karacaoğlan ne diyor bir şiirinde:

Karac'oğlan der ki, ismim öğerler 
Ağı oldu yediğimiz şekerler 
Güzel sever diye isnad ederler 

Benim Hak'tan özge sevdiğim mi var..“Hayır diyenin'' durumunu çok genel hatları Karacaoğlan’ın bu dizeleriyle özetlemek mümkün. Elbet vardır, hayır diyen içinde de kem söz eden, maksadını aşan, lakin dediğimiz gibi genel durum budur. En azından şahsım adına ben böyle görüyorum.

Sonra şunu unutmamak lazım; Cumhurbaşkanı, mevcut anayasaya göre “tarafsız'' kimliği ile bu sözleri sarf etmekte. Sahi bir insan, karşıtını düşman cephesinde görüyor, onu eli kanlı darbecilerin yanında olmakla suçluyorsa, başka nasıl “taraf'' olabilir ki! Belki çoğunuz bu söylemleri kabul etmeyecek, komşunuzdan bir düşman askeri çıkarmayacaksınız! Misal şu sözler Erdoğan’ın danışmanı Özlem Zengin’e ait: “Hayır'' diyenler de “Evet'' diyenler de vatanını seviyor. Ya, hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş’a ne demeli: Herkes kendi görüşünü açıklamakta özgür. Falanca ''evet’ veya ''hayır’ dedi diye linç kampanyası yapmak doğru değil. Evet diyen de hayır diyen de karşısındakine saygı duysun'' Pek tabi İktidar partisi Gaziantep Milletvekili Abdulkadir Yüksel’e ait şu sözleri de hatırlamalı: "Unutmayalım ki 'evet' diyen insan da, 'hayır' diyen insan da bizim insanımız. Bunun üzerinden birbirimizi hainlik gibi vasıflarla nitelendirmek çok yanlış.'' İşte çıkmaz tam da bu noktada baş gösteriyor; Erdoğan’ın danışmanı, vekili ya da hükümet sözcüsü de, bu noktada O’ndan farklı düşünüyor ama O’nu uyaracak güç ve kudreti kendinde göremiyor! En azından bize yansıyan bu.

Erdoğan’a “tek adam'' eleştirisi getirildiği zaman kızıyor, bunun doğru olmadığı ifade ediyor ya, o zaman “bir ikinci adam çıksın da Erdoğan’a ait yukarıdaki sözleri eleştirsin'' dediğimiz zaman neden biz haksız oluyoruz; “evet'' demeyi düşünen vicdan, izan, insaf sahibi kardeşim! Haksız değil isek, niye “tek adama'' emanet edelim koca ülkeyi? Bu akılla, mantıkla, yüreğimizde kalmışsa bir kırık “hak ölçüsüyle'' bağdaşır mı? Yanlış anlamayın kelamımızı, eksiğimiz özümüzden, dilimizin yitikliğindendir. Bir de sözümüze nefes olan ruhun arkasında acıya gark olmuş bir haykırış olduğundan, belki sesimiz sözümüzün önüne geçmiş olabilir. Lakin o acıyı da görmek lazım.

Tıpkı Neşet Ertaş’ın şu dizeleri gibi:

“Garip bülbül gibi feryad ederiz 
Cehalet elinde küs mü kederiz 
Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz 
Dünya senin vatanın mı yurdun mu''

Hatırlarsınız, 2010 Referandumunu %57,88 gibi yüksek bir oyla kabul edilmiş, bu değişikliklerle Türkiye’nin yeni bir kavşağa gireceği söylenmişti. O günlerde referanduma en çok destek verenlerden biri de malum örgütün lideri Fethullah Gülen idi. Hatta “elinizden gelirse mezardakileri çıkarıp oy kullandırın'' diyordu. Akabinde referandum sonuçları Erdoğan ve İktidar partisinin istediği gibi olunca, Erdoğan, “okyanus ötesindeki'' kardeşlerini de kutlamayı unutmamıştı! Köprülerin altından çok sular aktı; zehir aktı, ihanet aktı ve döndü dolaştı malum örgüt, militanları ile “darbe'' yapmaya çalıştı. Ve ne oldu, Erdoğan çok değil o referandumdan üç yıl sonra, 2010 yılındaki değişikliklerini yapmakla hata ettiklerini açıkladı.[1]

Ama o değişikliklerin bedeli ağır oldu. Din kisvesine bürünmüş bir örgüt neredeyse koca bir ülkeyi ele geçiyordu; uçurumun kenarından son anda döndük! Fakat bugün malum örgütle anılanlar yine “hayır'' diyenler oluyor! Pek tabi “evet'' diyen de anılmasın; sadece herkes sussun tarih ve ona eşlik eden sayfaları konuşsun!

Dedik ya, “tarafsız'' olduğu kanunlarla belirtilen bir makamda, açıkça “taraf'' olan birine kimse ses çıkaramıyorsa orada sadece “tek adam vardır'' diye, ol hesap şimdi o “tek adam'' “taraf'' olarak, hepimizi temsil edeceğini söylüyor. Aynı zamanda bir partinin genel başkanı olarak Anayasa Mahkemesi üyelerini, hâkimleri savcıları atayacağını açıklıyor. “Evet diyen'' izan, insaf sahibi kardeşim; şimdi bu durumu vicdan terazinde bir tart bakalım.  O terazinin bir gözüne Erdoğan’ın “bizi'' darbeci olarak gören, “terörle yan yana'' anan dizelerini koy, diğer tarafa da yeni “değişikliğin ülkenin önünü açacağını görüşünü''. Bakalım hakikat gözünüz, vicdan gözünüz size neyi gösterecek? Veysel’in dili ile söylersek:

“Veysel’in sözleri kanun dışı mı,

Mantığa uymazsa kesin başı mı,

Bana düşman etmiş vatandaşı mı,

Sebebi ne ise soralım kardaş.''

Yeri gelmişken şunu da ifade edelim; hani Erdoğan adaylık sürecinde “terleyen bir cumhurbaşkanı'' olacağım demişti ya; elbet olabilirdi. En nihayetinde ülkede aslında terlemeye bile değmeyen ama nedense onlarca yıldır çözüme kavuşturulmayan “sorunlar'' vardı. Misal, siyasetin finansmanı böyle bir sorundu. Neredeyse küçüğünden büyüğüne ülkedeki bütün partiler “şirket'' gibi hareket ediyordu. Hele hele Meclisteki partilerin “finans'' sahası “bu alana girmek tehlikeli ve yasaktır'' tabelasını andırıyordu adeta. Ha keza Belediyelerin işleyişi de öyleydi! Ayrıca siyasi partiler yasası, seçim sistemi, Çin Seddini andıran “seçim barajı'' gibi konular “bam teli'' misali yıllardır, onu bekleyen bir el arıyordu. Diyeceğimiz; terlemekse er meydanı hazırdı! Şu bir hakikat ki; Erdoğan’dan öncesi dikensiz gül bahçesi değildi; aksine darbenin ürünü kurum ve yasalarla yönetiliyorduk. Ama gelin görün ki, Erdoğan bu bahçedeki dikenleri atacağı yerde, darbenin atmadığı kadar öğretim üyesini işinden attı, rektörlük seçimlerini iptal etti; sakat olanları bile Cumhurbaşkanı imzasıyla ihraç etti. Oysa Erdoğan, daha adaylık konuşmasında şöyle sesleniyordu bize: “Bize oy versin ya da vermesin herkesin cumhurbaşkanı olacağımdan kimsenin endişesi olmasın.'' Gelinen noktada ise sırf Erdoğan’ı eleştirdi diye sakat iki çocuğuyla kapı önüne konulan Hüsnü Gençtürk’ten başkası olmayacaktı.

Bu arada ozan Mahzuni Şerif’in diyecekleri varmış, hele gelin bir de ona kulak verelim izan, insaf, vicdan sahibi “evet'' taraftarı kardeşim:

Gücenme hey sofu baba,

Biz aşığız kör değiliz,

Ver bir selam al merhaba,

İkiliğe yar değiliz.

Baştanda söyledik, bu bir dertleşme mektubu ya da çağrısı. Onun için maksadımız ne gücendirmek ne de zehri balın içine katıp, şerbet diye sunmak. Maksat, bugün ve gelecek adına yaşadığımız kaygıları en saf haliyle anlatabilmek. Hayır’ın fikrini, ruhunu, duygusunu ortaya koyabilmek. Öte yandan burada anayasa değişikliklerinin ayrıntılı içeriğine girmedik, çünkü o başlı başına bir yazı konusu; sorun da kişilerden ziyade sistem sorunu. Biz burada söylemleriyle bile ortalığı tarumar eden siyaset dilini göstermeye çalıştık.

Son olarak şunu ifade edelim ki; “Hakikat'', başka hiç bir şeye bakılmadan savunulacak, sahip çıkılacak bir cevherdir. Ona sahip çıkmanın kimi zaman büyük bedelleri de olacaktır. Lakin bedel ödemek pahasına da olsa, hakikati kör karanlığa mahkûm edemeyiz. Acıysa da, zulümse de göğüs germesini biliriz. Tıpkı Ahmed Arif’in, her mahkeme sabahı anadan doğma soyulduğu, giysilerinin didik didik edildiği, çeyrek ekmekle günlerini geçirdiği hapislik zamanlarına bile kodes adını yakıştıramayıp “Makamı Yusuf'' demesi gibi.  

Sözün bittiği noktada, keskin bir kavşaktayız artık. Vicdan ve izan sesiniz eksik olmasın. Selametle kalın.

[1]

ABC Kritik