Murat Ağırel yazdı: Seçilmişler aslında birer aynadır

Murat Ağırel yazdı: Seçilmişler aslında birer aynadır

"Eğer bir karar 500'e karşı 1000 oyla alınmış ise gerçekten 1000 kişi iradeleriyle öteki kişiye hükmetmiş olurlar. Bu takdirde sizin millet egemenliği dediğiniz nesne 1000 kişinin elinde demektir"

Bugün sizinle biraz her gün siyasetçilerin ve televizyondaki yüzlerin ağızlarında eveleyip gevelediği kavramlar üzerinden bir yazı hazırladım.

Günlük yaşantımızı ve geleceğimizi hatta refahımızı ilgilendiren bu düşüncelerin böyle günlük kullanımda ağızlara sakız olması beni rahatsız ediyor.

Anlatayım…

Ülkenin parlamentosu ve seçilmiş siyasetçileri aslında birer ayna görevi görür. Neyin aynası? Toplumun aynasıdır. Bir nevi toplumu yansıtır. Kültürünü, inanışlarını, düşüncesini, şikâyetini…

Hukuk alanında olduğu gibi, siyasal konularda da soyut ve genel kavramlarla konuşmak insanın kolayına gelir. Söz gelişi "Milli", "Milli Beka", "Makamın şahsiyeti" denildiğinde konuşulan sözcükler arasına tılsımı serpiştirmiş ve bir anda genel kabul görür oluruz. Hele bir de siyasetçiyseniz bu sözcüklerin arkasına "Milli İrade", "Egemenlik", "Millet" sözcüklerini de sıkıştırdınız mı hangi konu olursa olsun bir "zırh" içerisine büründürüp konuyu istediğiniz yöne çekersiniz.

Kim "Milli İradeye" karşı çıkabilir? Kim "Milli Beka" sorununa karşı durabilir? Bu "zırhları" kim delebilir?

Oysaki yaşadığımız çağ akıl, bilim çağı. Her konu özgürce ve serbestçe tartışılmalı. Tartışmalar uygarca olduğu sürece, hiçbir sınır yasak getirilmemeli; getirilmemeli ki "zırhlı" kavramları kişiler kendilerine göre evirip çevirmesin. Daha doğrusu yasak getirilmemeli ki bu tartışmayı yapabilecek yeterlilikte insanlarla muhatap olalım.

Yukarıda örneklerini verdiğim kavramlar bazı kişilerin ipoteği altında. Buna karşı çıkıyorum. Bu kavramlar halk içerisinde bile tartışılmalı. Ve bu kavramlar istenildiği zaman bir zırh gibi kullanılmamalı.

Biz halen seçim sistemlerine göre belirlenmiş yöntemlerle elde edilen "çoğulcu demokrasi" olduğunu sanıp duruyoruz. Oysaki mevcut sistemde bu durum "çoğunlukçu demokrasi"den başka bir şey değil. Çünkü ülkemizde böyle bir demokrasi kültürü yok.

Eleştirmiyorum da… Fakat binlerce yıl tek adam yönetimi olan topraklarda güçler ayrılığının bir asırda yerleşmesini beklemiyorum. Avrupa bu noktaya gelebilmek için iki tane dünya savaşından geçti. Biri Fransız İhtilali olmak üzere birçok farklı devrimi yaşadı. Onlarca savaşta milyonlarca insan katledildi, asıldı, giyotinden geçti. Fikirler çarpıştı. Sürgünler oldu. Onlarca filozof çıktı, binlerce roman yazıldı, yüz binlerce bildiri dağıtıldı, sayısız tartışmalara girildi. Yani demokrasi dediğiniz şeye insanlık bir gül bahçesinden geçerek ulaşmadı.

Bir alıntı yapayım.

Ünlü Fransız hukukçusu Duguit, "Eğer bir karar 500'e karşı 1000 oyla alınmış ise gerçekten 1000 kişi iradeleriyle öteki kişiye hükmetmiş olurlar. Bu takdirde sizin millet egemenliği dediğiniz nesne 1000 kişinin elinde demektir" ifadelerini kullanır ve ekler: "Millet egemenliği sadece azınlığın çoğunluğun boyunduruğuna girmesi demektir…"

Demokrasilerde tabii ki oylama yapılacak, tabii ki çoğunluk görüşü geçerli sayılacak. Duguit'in anlatmak istediği durum farklı.

Türkiye'ye bakalım.

Ülkemizde bahsettiğim kavramlar "dokunulmazlık zırhı"na büründürülmüş, kişiler üzerinde tahakküm kurma aracına döndü.

Şuraya geleceğim…

Yeni bir sistemle yönetiliyoruz ya da yönetildiğimizi sanıyoruz. Ülkenin en tepesinde bulunan kişi hem parti genel başkanı hem de Cumhurbaşkanı. Eleştiri yaptığında parti genel Başkanı olarak yapıyor kendisine eleştiri yapıldığında Cumhurbaşkanı'nın manevi şahsiyetine hakaret olarak kabul ediliyor.

İşte işin aslında can alıcı noktası da burası…

Demokrasiyi savunmak özgürlüğü savunmak demektir. Toplumun her düşünceye açık olması, her türlü sorunun açıkça ve özgürce tartışılması demektir. "Manevi şahsiyet"in bütün tutum ve davranışları ile eleştiriye açık olmalı mı, olmamalı mı? Açık rejim ile totaliter yöntemleri ayırt edici çizgi bu sorudan geçiyor.

Demokrasinin bir "cahiller despotizmine" dönüşmesini engelleyecek olan bilgilendirme işi ise tam da bize medya ve gazetecilere düşüyor.

Özgür basın demokrasi için fazladan "artı bir öğe" değil, damarlarda dolaşan kan gibi asal, olmazsa olmaz bir öğedir.

Çoğulcu demokrasilerde zırhlara bürünmüş kavramlarla korumak mümkün olmamalı.

Bugün iktidara 3Y ile "Yoksulluk", "yolsuzluk" ve "yasaklar" ile mücadele edeceğini söyleyerek gelen kişiler var. Ancak gelinen noktada yoksulluğun, yolsuzluğun ve yasakların dibine vurduk. Evet, hep beraber vurduk.

Bu durumu eleştiren, karşı çıkan, halkın haber alma hakkını savunan gazeteciler ise hedefte. Yapılan eleştiriler hemen kutsal zırhla büründürülmüş kavramlar ile cevaplanmakta ve eleştiri yapana türlü sıfatlar yüklenmekte.

Sadece gazeteci mi? Ülkenin sanatçısı, müzisyeni, mizah ustaları, yazarları hepsi bir zırhlı dil tehdidi altında.

Türkiye, Batı tarafından sömürülmüş geri bırakılmış bir Afrika ya da Ortadoğu ülkesi değildir. Sizi halk seçmiş olabilir. Bizler de halk adına kamu yararına çalışıyoruz.

Paslı aynalar, çirkin yüzleri daha da çirkinleştirir.

Unutmayalım, bu aynaları yapanlar da bu aynalara bakanlar da bizleriz.

Önceki ve Sonraki Haberler
Gündem