Sen bizi yalnız bıraktın kapitalizm

Sen bizi yalnız bıraktın kapitalizm

Balzac, “İnziva iyidir ama yine de inzivanın iyi olduğunu anlatacak birine ihtiyaç duyarsın” demiş. İşte kapitalizm bizden, inzivanın iyi olduğunu anlayacağımız insanların varlığını çaldı. Biraz açalım…

Yazar: Rüzgâr Peyami

Yalnızlığın tarihsel bir sosyolojisi var. Örnekse; İngiliz edebiyatı üzerinden yapılan bir araştırmada sanayi devriminden önce yalnızlık temasının handiyse hiç işlenmediği görülüyor. Birkaç örneği var elbette. Shakespeare’in Hamlet’indeki Ophelia karakteri, belki de edebiyat tarihinin en gözardı edilen karakterlerinden biridir. Ophelia, Hamlet’e olan aşkından değil; toplumun kendisine yönelik yarattığı ‘imkânsız’ beklentilerden ötürü kendini nehre bırakır. Hamletin yirmi sahnesinin yalnızca beşinde görünen, geri kalan on beş sahnenin ikisinde sadece bahsi geçen ve delirene kadar neredeyse mutlak bir sessizlik içerisinde bulunan Ophelia karakteri derinlemesine analiz edilmelidir bugünü de anlamak açısından. 

Buraya da Orhan Veli’nin affına sığınarak, şiirinde biraz değişiklik yapıp devam etmek isterim:

Bir de Ophelia vardır pek muteber
Niye delirdiğini söyleyemem
Edebiyat tarihçisi bulsun!

Biraz istatistik: Ne zamandır yalnızız?

“Ne zamandır yalnızız, sanayi devriminden bu yana mı, ikinci dünya savaşası sonrası mı…” diye düşünen ilk kişi ben olamazdım. Birtakım sosyal bilimciler de bunu düşünmüş ve araştırmışlar. Elbette tarihte inzivaya çekilenler olmuş ancak bunlar münferit vak’alar olarak görülüyor. Aristotales’in “Yalnızlıktan hoşlanan ya vahşi hayvandır ya da tanrı” sözü geldi aklıma. Baktım, o dönemlerde yalnızlık epey ayıplanan bir olgu. Tabii tekrar etmekte fayda var bu münzeviliği tercih eden ‘ermiş’ kimseler için geçerli değil.

Sanayi devriminin başlangıcından, yani 18’inci yüzyılın ortalarından 1911’e kadar İngiltere’de yalnız yaşayan insanların oranı yüzde 5. Bunların kahır ekseriyetini de eşi ölmüş, çocukları evden ayrılmış kimseler oluşturuyor. Batı Avrupa ülkelerinde 1960’lara gelindiğinde ise yüzde 17’ye, 2011’de yüzde 31’e, bugün yüzde 40 civarına yükseliyor yalnız yaşayanların oranı. Türkiye’nin istatistikleri de çok farklı değil. 2007 yılında Türkiye’de yalnız yaşayanların oranı yüzde 7. İngiltere’nin 100 yıl önceki oranına epey yakın durumda yani. Bugün ise yüzde 15,6 oranına yükselmiş durumda. Bunu İstanbul gibi büyükşehirlere vurduğunuzda oran hayli yükseliyor. Örnekse Paris’te yüzde 50, Manhattan merkezinde yüzde 94!

Alman psikolog Frieda Fromm-Reichmann yaşamının son döneminde “Yalnızlık öylesine acı verici, korkutucu bir deneyim ki; insanlar bundan uzaklaşmak için her yola başvurabilir” diyor. Evrim bilimi ve suç oranları da Reichmann’ın bu sözlerini doğrular nitelikte. 

Evrimciler, yalnızlıktan duyulan rahatsızlığın kökenlerinin milyonlarca yıl önceki atalarımıza dayandığını ortaya koyuyor. Zira primat atalarımız, toplumdan dışlandıkları vakit hayatta kalamıyorlar. Bu nedenle yalnızlık hissettiğimizde, vücudumuz bir çeşit öz-savunma mekanizması geliştiriyor. Yapılan bir araştırmaya göre; yalnızlık çektiği testlerle tespit edilen insanlar, yalnızlıktan muzdarip olmayan insanlara göre daha çok üşüyor. Birtakım insanı yalnızlık skalasında değerlendirdikten sonra, bir odaya koyup odanın sıcaklığını tahmin etmelerini istiyorlar ve istisnasız her ‘yalnız’, yalnız olmayanlara nazaran oda sıcaklığını anlamlı bir ölçüde daha düşük tahmin ediyor.

İngiltere’deki suç oranlarına baktığımızda da Reichmann’ın bu sözleri yine doğrulanıyor. Ada tarihinde suç oranlarının ikiye katlandığı ilk dönem 1960’lı yıllar. Yani, yalnız yaşayanların sayısının ikiye katlandığı o dönem. 60’larda her yıl ortalama 1 milyon suç kaydedilirken, bu sayı 80’lere gelindiğinde yılda ortalama 3,5 milyona kadar yükseldi. Demek ki, yalnızlık yaşayan insanlar bu duygudan kurtulmak için daha agresif bir yapıya bürünebiliyor. 

istatistik.png

İngiltere’de yüz bin kişi başına suç oranı grafiği*

Yalnız yaşamakla, yalnız hissetmek arasında doğrudan bir nedensellik olmamakla birlikte -Evli insanların yüzde 60’ının kendini ‘yalnız hissettiğini’ beyan ettikleri göz önünde bulundurulursa- ortada bir korelasyon olduğu bir gerçek. Öte yandan, sosyolojide göz ardı edilmemesi gereken önemli bir düstur vardır; ‘correlation does not always implies causation’ yani, korelasyonun olması her zaman nedensellik olduğu anlamına gelmez. Buna dair en karikatür örneklerden biri de “Dondurma yeme ve cinayet oranları aynı ölçüde artar” önermesidir. Oysa ortada üçüncü bir değişken vardır; sıcaklık!

Tek salgın koronavirüs değil…

Evet, yalnızlık da bulaşıcı. Ben de bunu ilk düşündüğümde “Ulan bulaştıracak biri varsa bu nasıl yalnızlık” diye düşündüm ama öyle değil. Bireyler yalnızlaşmaya başladıkça, henüz yalnızlaşmayan bireylerin etrafındaki insanlar giderek azalıyor. Beş kişilik bir arkadaş grubu olduğunuzu düşünün, bir kişi sizden koptu ve yalnızlığı tercih etti. Sonra bir başkası da, bir başkası da… Derken etrafınızda kimse kalmadı. Evet, artık siz de yalnızsınız.

Pekiiii, şu yukarıdaki grafikte ne oldu?

Suç oranlarında en büyük sıçramanın 1990’lı yıllarda olduğunu görüyoruz. Bu dönem aynı zamanda insanların en çok ‘yalnızlaştığı’ dönem olmakla birlikte, 60’lardan sonra yavaştan başlayan neo-liberal dönemin de zirve yaptığı noktaya tekabül ediyor. Bütün suçu neo-liberalizme atmış olmayalım, bunu yapanlar kapitalizmin diğer ‘türlerini’ şirinleştirmeye çalışanlardır genelde. Zira kapitalizmin özüdür neo-liberal politikalar. Neo-liberal dönemin, yani aslında Sovyetlerin yıkıldığı dönemin ardından, insanlar birbirine arkadaş değil daha çok bir rakip olmaya başladı. Eğer, yeterince tüketim yapamazsan bu çemberde işin yoktu artık. Eh, ‘dostunu’ rakip olarak gören insan artık onunla ne derece yakın olabilirdi? Son 30 yılda ortalama bir ABD’linin ‘ömür boyu arkadaş’ yani sırdaş sayısı 3’ten 2’ye düştü. Hiç, “Aman canım sen de, bir kişi…” demeyin, söz konusu istatistikse yüzde 33’lük bir azalmadan bahsediyoruz.

Hayatını yalnızlık üzerine çalışmalarla geçirmiş bilim insanı John Cacioppo, yalnızlığı bir ‘aşırı uyanıklık hâli’ olarak tanımlıyor. İnsanların kendilerini yalnız hissettiklerimde, vücudun bunu bir alarm durumu olarak algıladığını söylüyor. Korku, nabzın yükselmesi, agresyon gibi belirtileri olduğunu söylüyor Cacioppo. Bunun da ötesinde, yaşananların benmerkezciliğe yönelttiğini de belirtiyor. Kapitalizmin mottosunun altında yatan ve yaratmak istediği durum da budur. Rekabet, benmerkezcilikten doğar. Kapitalizm halk sağlığı sorunudur derken bunu yalnızca bir sloganda bırakmamak gerekiyor. Koronavirüs salgını süresince bunun nedenlerini pek çok kez gördük. Ancak burada başka bir durum daha ortaya çıkıyor. Yalnız hissetmek, günde 15 sigara içmeye eş değer bir sağlık sorunu yaratıyor. Yani yalnız hisseden bir insan, günde bir paket sigara içiyorsa aslında neredeyse 2 paket sigara içiyormuş kadar sağlık sorunu yaşıyor.

Çözüm ne?

Bütün bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak… Açıkçası pek bir işimize yaramayacak eğer kapitalizmi yıkamazsak. Cacioppo, terapi desteğinin işe yaradığını belirtmekle birlikte bir şerh düşüyor; eğer ikili ilişki kurulmazsa yalnızlıktan kurtulmak imkânsız. Çünkü yalnızlığınızı paylaşmanız gerekiyor diyor Cacioppo. Nietszche, kendisinin yalnızlığına yarenlik etmeyecek insanlardan nefret ettiğini söylüyor. Yazının en başına dönerek bitirecek olursak, Balzac’ın söylediği son derece önemli. İnziva iyidir ancak inzivanın iyi olduğunu paylaşacağımız birine ihtiyacımız vardır.

*Yazının oluşmasında Özgür Mumcu ve Eray Özel'in Yeni Haller podcastinden yararlanılmıştır

ABC Kritik