• Tanıl Bora’nın Tipik Köy Enstitüleri Yaklaşımının Eleştirisi

    Günay Güner

    Türkiye’de ikinci cumhuriyetçi diye de bilinen, adlandırılan, bir öbek vardır ki Türkiye Cumhuriyeti’yle, Türkle, Türkçeyle, Atatürkçülükle, (onların deyişiyle Kemalizmle) başları hiç hoş değildir. Cumhuriyetin kuruluş dönemi olan ilk on altı yıldan sonraki, günümüze değin uzanan devrim karşıtı dönemle çok örtüştüklerinden dolayı, ikinci cumhuriyetçi adlandırması, bu bağlamda çok da yanlış değildir. Bu kesimin başlıca kümelenme alanı İletişim Yayınları ve Birikim dergisidir. Savımı kanıtlayacak yüzlerce belge var.

                    Andığım yaklaşımın sözcülerinden Sayın Tanıl Bora’nın 22 Nisan 2020 tarihli, “Köy Enstitüleri” başlıklı yazısı tipik bir yazıdır. Tipiktir, çünkü sözünü ettiğim anlayışın kalıplarını barındırıyor

    Öncelikle belirtmeli ki yazıya halkın okumasından, eğitilmesinden, bilgilenmesinden, bilinçlenmesinden, yazar olmasından pek de hoşnut olmayan bir bakış egemen. Bellekten çıkarmayalım, bunu bir aydın tavrı saymamız bekleniyor! Bora’nın hakkını yememeli, bazı paragraflarının son tümcelerinde bir gıdım “eh, fena olmamıştır” türünden “nesnellik” dillendirişlerine yer verilmektedir.

    “Köy Enstitüleri konusu, her şeyden önce, anti-komünizmin kurucu tecrübelerinden ve kurucu mitlerinden biri olarak işlev gördü” diyor Bora. 80. kuruluş yıldönümünde köy enstitüleriyle ilgili yazısına, kapatılış bahanelerinden biriyle başlıyor. Bu şöyle de anlayabilirsiniz: Komünizm karşıtlığı yükselmeseydi kapatılmaya da bilirdi… Bu kadar kısa sürede yüz dolayında yazar yetiştiren demokratik, katılımcı, eleştirel, müzik anlayışına, doğu-batı klasik yapıtlarının incelenip sunulmasına kadar çağdaş, dayağın kesin yasak olduğu, doğayla, emekle iç içe insancı eğitim ortamı nasıl kuruldu ve uygulandı sorusu ve merakı yok. “Köy Enstitüleri, sırf bu anti-komünist mit işleviyle bile, tarihte sağlam bir yer tutar.” Neyse, sürdürelim.

    Tanıl Bora “entelektüel”ce sözcükleri seviyor. Bu sözcüklerden biti de “mit.” “Kemalizm miti olarak Köy Enstitüleri. Hem Kemalizmi bir aydınlanma projesi olarak sunmaya elverişli bir mit. Hem de Kemalizmin ihanete uğradığı, tamamına eremediği inanışının canlı timsali olan bir mit.” Tanıma bakmakta yarar var. Mit “Geleneksel olarak yayılan ya da toplumun hayal gücü etkisiyle biçim değiştiren, Tanrı, Tanrıça, evrenin doğuşu ile ilgili imgesel, alegorik bir anlatımı olan halk öyküsü, söylen” diye tanımlanır. Buna göre “Kemalizm” aydınlanma devrimi, tamamlanması engellenmiş bir büyük gerçeklik değil; algı, mit oluşturularak inandırılmış bir görüntü oluyor. Balçıkla sıvamaya çalışmak diye herhalde buna deniyor.

    1960’lı yıllarda tartışmalar yaşanmış ve sonucunda “Kemalizmde devrimci veya sosyal reformcu bir potansiyelin kıt oluşuna bir kanıt olarak görenler de söz almış,” bir bölük ise Kemalizmden kopmuş. 1960’lı yılların, giderek 1968 kuşağınıntartışma dünyasına köy enstitülü eğitimcilerin okuma tutkusunun olumlu etkisini, köy enstitülerinin dönüştürülerek kesin biçimde 1954 yılında, Demokrat Parti döneminde, toprak ağası Kinyas Kartal’ın anlatımıyla, Adnan Menderes’le toprak ağalarının pazarlıklarının sonucunda kapatıldığının üzerinde düşünülmeye değer bulunulmadığı anlaşılıyor. Kemalizme, öküz altında buzağı arayarak vurmaya çalışmak varken, ne gerek, değil mi…

    “Köy Enstitüleri, esasen kırsal ağırlıklı nüfusun beşerî sermaye donanımını olabildiğince az masrafla geliştirme amacıyla kurulmuş, bununla beraber olarak sadık yurttaş yetiştirme, böylece rejimin rıza üretim tabanını genişletme niyeti güdülmüştü. Köycü popülizm üzerinden Türkleştirmeyi ikmal etme amacı da gözetilmişti, tabii. Köyü kendi içinde kalkındırmanın, köylüyü köyde –ve köylü olarak; geliştirilmiş, mâmur bir ideal köyün köylüsü olarak- tutmaya yarayacağı da umulmuştu. Kemalizmin, kültürel yapıyı ve yapılandırmayı toplumun zembereği olarak gören kültüralizminin de bir örneğiydi tabii” diye yazıyor ya Bora, zurnanın asıl zırt dediği klişe yer burası. (Asım Karaömerlioğluköy enstitülerine Nazilik karasını da çalmaya çalışır ki evlere şenlik. Bora en azından bu yazısında eksik bırakmış.)Lütfen dikkat: “az masrafla”, “sadık yurttaş”, “rejimin rıza üretim tabanı”, “köycü popülizm”, “Türkleştirmek”, “köylü olarak tutmak!” Tersine bunca kanıt öylece dururken hangi bilimsellik, hangi dayanak size böylesi satırlar yazdırabiliyor?

    Yaklaşık 500 doğu-batı klasik yapıtının kısa sürede, Nâzım Hikmet’ten Orhan Burian’a, Sabahattin Eyuboğlu’na usta yazarların, bilimcilerin gönüllü çalışmalarıyla, katkılarıyla yayımlanması, enstitülerde temel önemde okutulması(ki bu başarı halkevleri, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi gibi kültür kuruluşları, sanayi kuruluşları… kurulmasıyla, eşzamanlı işleyişle de ilgilidir,) tarihte az rastlanır, aydın ve ülke yönetimi uyumu ve örtüşmesianlamı taşır ve amacı dönem koşullarında %80’i köylü olan halkın eğitilmesi, bilinçlendirilmesi, çağı kavrayacak, kendini sömürtmeyecek, gerçek demokrasinin kaynağını oluşturacak düzeye ulaştırmaktı. Yaşanan ve kanıtlanan gerçek budur. Klasiklerin temel alındığı bir eğitim dizgesinden “sadık yurttaş”, “rejimin rıza üretim tabanı” nasıl çıkarılabilir ya da amaçlanabilir? Mantığı yoktur.

    Yazının izleyen bölümleri de o denli boş ki bu eleştiri yazısını hak ediyor mu diye düşünmedim değil.Bora köy enstitülerinin kapatılma nedeninin doğu-batı klasiklerinin okutulmasının yarattığı bilinçlenme ve eleştirellik olduğu gerçeğini de arkadan dolanarak, dolaylı yoldan ret etmeye çabalıyor. “’Siyasî iradenin’ esas maksadı buydu, fakat pratik, tecrübe, bundan fazlasını verdi. Malûm tezviratın işlediği gibi, oralarda köy çocukları komünist-hümanist neşriyatla zehirlendiği için değil. Bu siyasî tasarımın üzerine, cumhuriyetçi bir ethos hâlesi konduğu için. ‘T.C.’ anlamının, kâh Kemalizmle kâh Devlet’le özdeşleştirilen anlamının kısıtları içinde değil, evrensel siyasî felsefe olarak cumhuriyetçilikten söz ediyorum. Etkin-reşit yurttaş ve yurttaşlar cemaati idealini anlatan yalın anlamıyla… ‘Kondu,’ derken de, birilerince kondurulmaktan çok, deneyim içinde beliren bir hâleden söz ediyorum.” (Neden söz ettiği anlaşılmıyor.)

    Gerçekten de gericinin, faşistin köy enstitülerini komünist suçlamasıyla kapatmasından ne farkı var bu savların?..  Onlar komünist diyerek kapatırken, Boralar ise aynı öğretmenlere, öğrencilere suçlama anlamında “milliyetçi,” yetmedi, “rejimin rıza üretim tabanı” diyerek akılları sıra önemsizleştirmekte, küçültmekte, buyrukla yaşayan durumuna sokmaya çabalamaktalar. Ayrıca nüfusu köyde tutmak, o dönemin nüfusu düşünüldüğünde neden sorun sayılsın da yönetim köyde tutmaya çabalasın? Kaldı ki gönenç içinde bir köy yaşamının kötülük neresinde?

    Her biri aynı klişeyi yineleyen İletişim-Birikim öbeği, “Kemalist”leri, Türk Devrimi aydınlanmacılarını “cemaat” sözcüğüyle dillendirmezler mi? “Cemaat” olarak sözcükleri, tümceleri bozmaktan da geri durmuyorlar: “’Siyasî irade’nin, lâfzen irade ve tamim ettiği atik tetik reşit yurttaş ‘tipinden’ pek haz etmediğine ilişkin çok işaret var. Bizzat İnönü’nün ‘bu çocuklar ileride bizi tutacak mı?’ endişesini dile getirmiş olması, en spektaküler işarettir” diye yazabiliyor Bora. Oysa İsmet İnönü’nün sözü “bilinçlensinler de varsın bizi beğenmesinler” yönündedir. Enstitü öğrencisi kızın heybesinde Sofokles’inAntigone’si de çıkması üzerine, o anda geçen sohbette söyler.  “Rejim” sayesinde köylü kız Antigone’yi okur, Tanıl Boralar rahatsız olur. Yetmez ama evet, vesayet kalkıyor, Kemalist diktatörlük… diye diyegericilikle işbirliği yaparak, Türkiye’nin başına faşizmi çöreklendirirken hiç rahatsız olmazlar.

    Nesnellik maddenin bilgisidir. Düşüncenin nesnelliği bu bilgiyle sınanarak ölçülür. Ben dedim oldu, anlayışıyla bir yere varmak olanaksızdır.

    Hiç olmazsa bu saatten sonra, bu yurdun gerçeklerine, başarılarına, güzel işlerine, aynı ekmeği paylaşan aydınlar olarak ilgi ve sevgi bekliyoruz. Çok şey mi istiyoruz?