• Haydar Ali Albayrak | Türbünya’da Her Şey Rayında Ama Ray Yolunda Değil!

    Hayda Ali Albayrak

    İlk eseri Athanatos‘ta adayı, cezaevini ve Ege’de bir kır kahvesini buluşturan, tüm bu mekânları gerçek ile düşün kesişimine yerleştiren Mahir Ergunun Türbünya’da Her Şey Rayında adlı ikinci kitabı Belge Yayınları tarafından basıldı. Etkileyici ada tasviriyle başlayan Athanatos’un son iki öyküsünde yazarın diyaloglarla ifadeye yöneldiğini, üslubunu iletişimin çatışmalı doğasına doğru yönelttiğini gözlemlemiştik. Öyle ki yazar iki kişiyi karşılıklı konuşturuyor, kesin hükümler belirtmeyip anlamı okuyucunun hayal gücüne bırakıyordu. Türbünya’da Her Şey Rayında’da bu üslup sivriliyor ve karşımıza artık bir oyun metni çıkıyor.

    Kaleme aldığı eleştiri ve denemelerde dahi öykülemeyi, betimlemeyi önemseyen yazarın diyaloglara yönelişinde bir mesaj olsa gerek. Bana kalırsa içinde bulunduğumuz toplumsal koşullardan ötürü giderek sıkışıyoruz, kitapta da altı çizildiği üzere pratiğe duyduğumuz ihtiyaç günden güne artıyor ve bunun sonucunda ifademiz sadeleşiyor, varacağımız yere kestirmeden varmak istiyoruz. Ergun’un oyununda da iki kişinin karşılıklı konuşması, dört kişinin yer aldığı, süreklilik kazanmış bir geniş katılımlı toplantıya evriliyor. Kişiler bu kez hayali bir ülkede (Türbünya) kamulaştırdıkları treni başkente (Zantara) götürmek isteyen devrimciler arasından seçilmiş.

    İki perde olarak yazılmış oyun devrimci bir koalisyon üyelerinin terk edilmiş bir trene saldırısıyla açılıyor. Ne var ki henüz bu ilk sahneden bir terslik olduğu anlaşılıyor. Trene atılan el bombası patlamıyor. Ergun ilk sahneden hayali ülkesinin gerçek devrimcilerinin hayali bir eyleme kalkıştıklarını hissettiriyor. Oyunun geri kalanını patlamayan bombanın sonuçları biçiminde değerlendirebiliriz. Harekete geçiren etkense bombanın patlamayışı değil bu durumun farkına varılmayışı yahut ciddiye alınmayışı oluyor. Patlamayan bombayı alıp cebine koyan devrimci bile bombanın patlamadığını kendisine itiraf edemiyor ve grup bomba patlamış, tren gerçekten çatışma yoluyla ele geçirilmiş gibi davranmaya başlıyor. Trene atılan el bombası oyunun ilk çelişkisini ifade ediyor. Bomba patlamadı, bomba eski… Bunun ötesinde tren sonradan da öğreneceğimiz üzere zaten korunmayan, esas işlevini tamamen yitirip çocuklar için oyun alanına dönüştürülmüş bir tren. Çelişki ise trenin atılan ancak patlamayan bombayla birlikte bir işlev kazanması. Trenin artık iki işlevi var. İlki devrimcileri başkente taşımak, ikincisi böyle bir cüret sergileyen devrimcilerin karşısına egemen güçleri dikmek.

    Ergun’un öykü kurmakta sergilediği başarıyı işlevsiz treni işlevsiz bir bombayla anlatının merkezine taşıyışından yorumlayabiliriz. Yazar hayali bir ülkede hayali bir devrimci koalisyon yaratırken bundan çok daha önemli bir şey yapıyor ve egemenlerin iktidarını imleyen trenin karşısına devrimcileri dikerek ona bir hikaye kazandırıyor, harekete geçiriyor. Böylece oyunun ikinci temel çelişkisine bağlanıyoruz. Bu çelişki de oyun boyunca hareket etmeyen trenin bir yönüyle harekete geçirilmiş olması. Tren devrimcileri başkente taşımasa bile başkentin temsil ettiği gücü, egemenlerin silahlı güçlerini trene taşıyor ve finalde “kanlı” bir hesaplaşma yaşanıyor. Varılan noktadan hareketle trenin ülke yönetimi gibi yeni bir anlam kazandığını, ele geçirilse dahi tamamlanmayan bir devrimin olumsuz sonuçlarını açığa çıkardığını söyleyebiliriz. Buna karşılık treni ele geçiren devrimcilerin hali içler acısı… İçler acısı çünkü gerçeklerden kopuk çizilmişler. Kısır tartışmalarla günlerini geçirip coşku ve enerjilerini ülkeyi kurtarmak adına harcıyorlar. Nedir ki ülkenin bundan haberi yok! Oyun bu denli karamsar yazılmamış şüphesiz. Hayali koalisyonun az da olsa taraftarı, ilişkisi bulunuyor, anlıyoruz. Yanıra devlet bu örgütü ciddiye alıyor, savaşını tanıyor ve karşılık veriyor. “Sözde üst düzey yöneticiler” son sahnede öldürülürken (oyunda açıkça belirtilmese de finalin böyle geldiğini kavrıyoruz) egemen güçlerin bu örgütü yok saymadığı, yok etmek için hesap yaptığı anlaşılıyor.

    Oyunun zamanlaması ve seslendiği kitle üzerine

    Türbünya’da Her Şey Rayında oyununu iki açıdan ele almamız gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle bu oyunun zamanlaması doğru mudur? Yazarın anlatısını yalnızca ülkemiz şartlarını göz önüne alarak inşa etmeyeceğini bilsem de okuyucunun aklına ilk olarak “kendi memleketi” geliyor. Türkiye soluna getirilen beylik bir eleştiri alfabede harf bırakmayışıdır. Kitapta da birçok harf kullanılmış. Örneğin ülkemizde kullanılması güç bir harf olan V’ye bile yer verilmiş. Ancak Ergun bu yüzeysel eleştirilere, dokundurmalara tenezzül etmeyip anlatısının merkezine benzemezlerin “zaruri” ilişkisini, ortaklaşma gayretini ve devrimci işleyişi taşımış. Devrimci örgüt enflasyonundan dem vurmak yerine üzerinde uzlaşılmış bir ihtiyacın meyvesi olan birlik hareketinin sorunlarını gözler önüne sermiş. Tam bu noktada “daha içeriden” bir eleştiri dikkat çekiyor: Dar grupçu ve sekter tutumların mücadeleye zararı.

    Ergun’un kişileri: Albay Bobo, Zabo, Paka ve Kıni çeşitli anlayışlardan hareketleri temsil ediyor. Üç kişiden üç ayrı örgüt doğması gibi “absürt meseleler” işlenirken diğer yandan nispeten kitleselleşince hüküm sürmeye kalkışanlara değiniliyor. Programlarında işçi sınıfını esas alanlarla hâlâ daha feodal bir düzenin varlığından söz edenler aynı trende buluşunca kuşkusuz dar grupçuluk ve sekterlik beliriyor. Dahası siyaset toplantılarından bildiğimiz gevezeliğin pratiği nasıl zedelediğine şahit oluyoruz. “Kitabın sırası mı” sorusuna yine döneriz ancak bu noktada hitap edilen okur kitlesine yönelik tahmin yürütmekte fayda var. Açık söylemek gerekirse Türbünya’da Her Şey Rayında konusu itibariyle her okurun ilgisini çekecek bir eser değil. Evet, oyun tökezlemiyor, sürükleyici bir dile sahip fakat Gezi sonrası yükselen depolitizasyon dalgası solun ve sola dönük üretimlerin üstünü örttü. Haliyle ilk elden kitabın daralmış ve yalnızlaşmış bir alana hitap edeceğini öne sürebilir, yine bu daralma ve yalnızlaşmadan yola çıkarak oyun metninin siyaset toplantılarında, olmuyorsa eski solcuların “sollarının kesiştiği” dost meclislerinde bir tartışma metni niyetine okunmasını dahi önerebiliriz! Siyasetler toplantısı demişken o meseleyi de açalım. Okul, mahalle gibi ortak mücadele alanlarında yereli veya ülke genelini ilgilendiren meselelerde çeşitli fraksiyonlardan temsilcilerin bir araya gelip siyaset gündemini tartıştıkları, kararlar aldıkları bu toplantılar kitapta uzun uzun ele alınmış. Birliğin üyeleri gerçekleştirdikleri eylemin ardından trenin vagonunu derhal toplantı salonuna çeviriyorlar. Bu törensel tutum “toplantısız edemeyen sol” söylemini destekliyor adeta. Bir anlamda karikatürize ediliyor durum. Oysa sol siyasi yapılar gerçekten de maalesef benzer koşulları yaşıyor ve yaşatıyorlar. Özellikle son yıllarda baskıya muhalefet edemeyerek içe kapanan bir sol ile karşı karşıya kaldık ve bu içe kapanma zaafları görünür kıldı.

    Ergun salt günümüz koşullarını ve coğrafyamız özelini değerlendirmiyor elbette ancak Türbünya bize tanıdık geliyor, kişiler konuşurken bazen gülümsüyor bazen buruluyoruz. Canımızı en çok sıkan da o trenlerin bir türlü hareket etmeyişi oluyor. Ergun’un yolundan habersiz treni gerçek hayatta siyaset üretemeyen günümüz solunun ahvalini somutluyor. Tam da bu yüzden kitabın zamanlamasına dair “vurun abalıya döneminde ortaya konmuştüründen bir yorum pek uygun düşmüyor. Yazar aksine sorumluluk bilinciyle hareket etmiş ve bu tavrını “hareket etmeyen sol”a dostane bir eleştiri sayabiliriz.

    Lina ve devrimcilerin ilişkisi

    Türbünya’da Her Şey Rayında için önemli bir eksiğin Lina karakterinde ortaya çıktığını söylemek mümkün. Oyunun kişileri (Lina hariç) yalnızca devrimciler arasından seçilmiş ve devrimcilere tepki finale ertelenmiş. Treni ele geçiren kişiler ancak sonlara doğru eylemlerinin karşılığını alıyorlar. Devlet örgütün kasabadaki yaşlı ve inançlı bağlantısını (Marik Amca) tutuklayıp infaz ediyor. Kasabada bir pastanede çalışan Lina ise devrimcilere yakınlaşıyor. Mevcut sonuçlardan bir bakıma hem toplumun hem egemenlerin tutumunu okuyabiliyoruz fakat bu kısmın Lina üzerinden yetersiz çözümlenişi toplumun devrimcilere yaklaşımını da muğlak kılıyor. Oyunda devrimciler dışındaki tek kişi olan Lina’nın nasıl bir temsiliyete soyunduğunu kestirmek güç… Aslında Lina trene ustalıkla getiriliyor, öyküye gayet güzel bağlanıyor. İşçi olduğu için treni tamir edip yürütmesi bekleniyor ondan! Bir garsonun sırf işçi sınıfına dahil olduğu için treni yürütmeye çağrılması işçilerin devrime öncülük edecekleri göndermesi ile birlikte devrimcilerin kafa karışıklığını ve uyumsuzluğunu sergileyen hoş bir ayrıntı olarak dikkat çekiyor. Fakat diğer yandan iş toplumla kurulan bağların sorgulanmasına gelince Lina bir kopukluğu işaret ediyor. Kopukluk Lina karakterinin söz ve eylemlerinde ele veriyor kendini. Lina ilkin devrimcileri trenle baş başa bırakıyor hatta onlarla neredeyse alay ediyor. Hayreti ve alaycı tavrı şu sözlerinden anlaşılıyor.

    Beyler, bu tren ben kendimi bildim bileli burada. Bilmiyorum fark ettiniz mi ama doğru düzgün tekeri bile yok. Üstelik raylar az ileride kesiliyor. Hiç bir yere gidemez bu. Çocukken buraya gelip makinistçilik oynardık. Siz bu treni nasıl ‘ele geçirebildiniz’, ‘ele geçirirken’ kiminle çatıştınız anlamadım.” (s.66).

    Aynı Lina daha sonra devrimcilerin yanına dönerek onlarla birlikte ölmeyi yeğliyor. Şu diyaloğu anlamlı buluyorum.

    Albay Bobo: Lina Arkadaş olağanüstü bir cesaret örneği gösteriyor.

    Lina: Cesaret falan değil bu. Açıkçası sizle karşılaşmamış olmayı tercih ederdim, ama şimdi, birazdan öleceğinizi bile bile sizi burada bırakıp gidemem.

    Kıni: Çok kahramanca bir hareket bu yaptığın!

    Lina: Hayır değil. Siz, belki siz kahraman olabilirsiniz. Yarım saat öncesine kadar yaptıklarınızı saçma sapan buluyordum. Aklınız bir karış havada gibi davranıyordunuz. Türbünya’da kimse sizi ciddiye almazdı. Tabii Marik Amca gibiler hariç. Onun gibiler size inanır, çünkü siz de tüm o saçmalıklarınıza inanıyordunuz. Yalan söylemediğiniz için size inanırlar. Sanki birine inanmak için yalnızca dürüst olması yetermiş gibi… Fakat şu an, tam da şu anki tavrınız… Bu sizi kahraman yapıyor işte. Tuhaf olansa, siz kahraman olacağınızı biliyordunuz. Belki de kahramanlık böyle bir şeydir. Önceden bilmek, hazırlanmak gerekir (s. 73).

    Lina devrimcileri başta gülünç bulurken onları kahraman görmeye başlıyor, üstelik yanlarında kalarak ölüme gitmeye kadar vardırıyor kararlılığını. Lina nasıl bir düşünsel evrim geçiriyor ki yarım saatte yaşamını tümden değiştirecek bir tercihte bulunuyor? Kasabalı Marik Amcanın polisler tarafından öldürülmesi, devrimcilerin ölüm karşısında kendinden eminlikleri tercihini etkilemiş olabilir fakat bunlar aydınlanmayı tek başına açıklayamıyor. Oyunun belki en önemli kişisinin ani değişikliklerini, devrim anının tetikleyiciliğine, taraf tutma zorunluluğuna bağlayabiliriz. Lina, aydınlanmasının yorumunu okura bırakıyor.

    Yazar oyunun sonunda Athanatos’taki üslubuna dönüyor ve hükmü vermeye yanaşmıyor. Bu hükümsüzlük ise çatışmanın bir bölümünü güdükleştirmiş. Oyunda egemenlerin ve devrim safının tavizsiz siyasi hattı vurgulanırken toplumla devrimciler arasındaki çatışmanın neticelenmediğini, daha doğrusu bu seyrin elimizdeki somut ilişkiye doyurucu bir biçimde yansımadığını görüyoruz. Türbünya’da Her Şey Rayında sona ererken devrim mücadelesi yeni başlıyor. Lina’nın trenin yürüdüğünü müjdeleyen son çığlığı toplumun müdahalesini ortaya koyuyor.

    Treni rayına, rayı yoluna koymak

    Ergun’un kelime oyunu durumumuzu özetliyor diyebiliriz. Türbünya’da her şey rayında... Tren senelerdir rayında mesela ama bu rayların bir yere vardığı yok. Kendini eyleyen sol güçlerin bu “iyimser” tablodan ders çıkarmaları gerekiyor. Trenin artık rayında olması, küçük hesapların tutması, küçük değirmenlerin dönmesi yetmiyor, rayın tamir edilmesi de en az trenin tamiri kadar önem kazanıyor. Treni “rayına koymak” ise Lina’ların dahlini şart koşuyor. Zira ancak Lina’ların çalıştırdığı trenler hedefine yürüyecektir.