Ecevit'in sırları

Hayata gözlerini yummasının üzerinden tam 16 yıl geçmiş.
Bugün ölüm yılında olduğunu duyunca gözümde anılar canlandı ve içimde bazı duygular depreşti. 
Bu yazıyı da o duygularla kaleme alıyorum.
Ecevit’in değil Türkeş’in revaçta olduğu sağ muhitte büyüdüm.  
Bırakın ‘devrimciyi’ hayatımda ilk solcuyu ilkokul 5’nci sınıfta okumaya gittiğim Antalya’da gördüm.
Dolayısıyla Ecevit ile aramda ideolojik ve duygusal bağ olmadı.
Onunla tanışmam ise başbakanlık görevinden ayrıldığı günlere denk düştü. O zaman program yaptığım TV Kanalı’na davet ettiğimde gelmiş hatta yayına eşi Rahşan Ecevit ile birlikte katılmıştı. 
TV binasına gelişlerini hatırlıyorum.
Hastaneden çıkmış ama tam olarak iyileşmiş sayılmazdı.
O haliyle merdivenlerden zar zor stüdyoya çıkarıp  yayın yapabilmiştik.
Fiziksel zorluk yaşasa da özveride bulunmuştu.  
O kavisli merdivenden çıkmak kolay değildi.  
Hasan Celal Güzel ne zaman gelse kan ter içinde çıkar sonra da bize saydırırdı. 
Birkaç ay sonra yine geldi TV’ye. Bu sefer yayını baş başa yaptık.
ahşan Hanım stüdyoda adeta gözlemci gibiydi.
Her halini izliyordu onun. O gün talihsiz bir kaza yaşadık.
Oturduğu tekerlekli koltuk kayınca Ecevit yaklaşık 2 metre geriye “uçtu” ve sandalyesi dekora çarpıp durmasa belki de yuvarlanacaktı.
Rahşan Hanım, 'Bülenttt'” diye yerinden ok gibi fırladı. Yayını kestik. Ecevit her şeye rağmen sakindi. Birkaç dakika sonra kaldığımız yerden devam ettik…
Galiba üçüncü TV programıydı. Bu sefer evine davet etmişti. Orada konuşurken tarihe olan ilgisinden bahsetmişti. Kitap hazırlığı vardı Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına ilişkin. O an aklıma geldi yıllardır tartışması süren o soruyu sormak:

bulent-cevit-omer-sahin.jpg

(Bülent Ecevit - Ömer Şahin)

Vahdettin hain miydi?
Çok net bir şekilde Hayır demişti. 
TV programı akşam yayınlanıyordu ve ben aynı zamanda gazeteye de haber geçiyordum.  
TV’de gece çok fark edilmedi ama sabah gazetede manşet olunca adeta yer yerinden oynadı. Ecevit’in “Vahdettin hain değildi” sözü siyaseti dalgalandırdı.
Tartışmaya cumhurbaşkanı, başbakan dahil neredeyse katılmayan kalmadı.
DSP’den bakanlık yapmış 4 isim istifa etti.
Ecevit ezber bozuyordu. Bu sözleri söylediği için ne Atatürk düşmanlığı kaldı ne de karşı devrimciliği…
O sabah 08.30 gibi 'Sayın Başbakanımız görüşecek' diye arandığımda içimden; “Eyvah! Herhalde sözlerini geri alacak” diye düşünmüştüm. Ne de olsa siyasetçiler genelde eleştiri ve düzeltme için arar. Haber aleyhlerine dönerse, 'gazeteci çarpıtmış' demek adettendir.
Teşekkür telefonu nadirattandır. Ecevit’in; “Sayın Şahin teşekkür ederim. Elinize sağlık, çok güzel olmuş. Tek bir itirazım var. O da Mithat Paşa’ya keşke daha çok yer verilse haberde...” sözlerini duyunca derin bir ohh çektim.
Ecevit her türlü eleştiriye karşı geri adım atmamıştı.
Daha sonraları evlerinde ve parti genel merkezinde iki TV programı daha yaptık. Gazete röportajı için de gidişlerim oldu. Yayın dışında çay eşliğinde sohbetlerimiz oldu. İki yıl gibi kısa bir sürede Ecevit’i, özel yaşamını gözlemleme imkanına da sahip oldum. 
Görüp yaşadıklarıma dayanarak söylüyorum ki bazı konularda Ecevit’e büyük haksızlık yapılıyor.
Mesela ABD Başkanı Clinton’un karşısındaki duruşu. Bu fotoğraftan yola çıkıp da Ecevit’i el-pençe duran boyun eğmiş, ezik bir siyasetçi göstermek büyük haksızlık ve nezaketsizlik. Ecevit, benim karşımda da böyleydi desem abartı olmaz. Evine her gidişimde o iki büklüm haliyle ayağa kalkıp önünü ilikleyip “hoş geldiniz” demesinin şahidiyim.  İnsana mahcubiyet duygusu yaşatacak kadar zarifti. Bunu sıfatı ne olursa olsun herkese karşı yaptığını bilmeyen yoktur.
Onun zarafetine  örnek göstereceğim bir başka olay daha anlatayım.
TV çekimi için evindeydik. Röportajı gazeteye de kullanacaktım.
TV yayını geceydi ama gazete için haberin akşam öncesi yazılması gerekiyordu. Hızlı deşifre yapmak için küçük kayıt cihazı getirip masaya koymuştum. Ecevit’in sesi kısık çıkıyordu, biraz rahatsızdı. Sesi net alınsın diye ceketinin iç cebine kondu kayıt cihazı. 
Yayın bittikten yarım saat sonra koruma müdürü Recai Birgün aradı. Teyp Ecevit’in cebinde unutulmuş üstelik de kapatılmamıştı. Dolayısıyla yayın sonrası Rahşan Hanım ile konuşmaları da kayda girmişti. Ecevit, “Bu özel kısmı silebilir miyiz?” diye sorduruyordu.  O derece ince düşünceli bir insana ne denebilir?
"Hepsini silelim, sorun olmaz.  TV yayınından deşifre yaparız” dedim. 
Son derece mütevazi bir insandı. Or-An Sitesi’ndeki salonu kitaplarla dolu odası ortalama bir memurun evinden farksızdı. Eski başbakan olarak istese 10 kişiyi bile hizmetine alabilirdi ama onların evinde sadece tek bir isim görev yapıyordu.
GATA’daki tedavi sürecinde  tanıştıkları Engin isimli genç bir memur vardı o sıralarda evlerinde görevli. Rahşan Hanım ev işleriyle de uğraşıyordu. Bir gidişimde kapıdan girer girmez kesif bir patlıcan kokusuyla karşılaşmış ve mutfakta onu tencereyi karıştırırken görmüştüm. 
Ecevit “inançlara saygılı laiklik” diyordu ve dini konulara dönemin CHP’sine göre daha ılımlıydı. Ancak muhafazakar kesimin ona olan tepkisinin odağında Merve Kavakçı olayı gelir. Başörtüsü ile Meclis’te yemin etmek isteyen RP Milletvekili Kavakçı’ya söylediği  “Burası devlete meydan okunacak yer değil. Bu hanıma haddini bildirin” sözleri ve partisinin “Dışarı, dışarı” sözleriyle tempo tutması onun yakasını bırakmadı. Sebebi ne olursa olsun o sözlerin savunulacak yanı yok. Ancak aynı Ecevit’in DGM Savcısı Nusret Demiral’ın Merve Kavakçı’nın evine baskın girişimine karşı gösterdiği sert tepkiyi de unutmayalım:

“Gece geç vakit bir hanımı gözaltına almaya kalkışmayı, bu işlemi bizzat DGM savcısının üstlenmiş olmasını son derece yadırgadım"

Kürt Ecevit

Rahmetli Ecevit ile yaptığım sohbetlerde ailesiyle ilgili bir kısmı “ilk kez” açıklanacak ilginç bilgiler dikkat çekmiş sonraki yıllar çokça tartışılmıştı. 
Ecevit Kürt müydü?
Dedesi Mustafa Şükrü Efendi’nin 'Kürtzade' olarak anıldığını ve bunu yıllar sonra mezar taşında okuduğunu söylemişti:

“Ailem Güneydoğu'dan gelip Kastamonu Daday'a yerleşmiş. Babam Kürt kökenliymiş. Bunu yıllar sonra öğrendim. CHP Genel Sekreteriydim. Daday'a gittim. Orada mezar taşından öğrendim. Ne babam, ne dedem söylemedi. Çünkü o dönem bu önemli değildi...”

Ecevit’in “Kürt Sorunu”na bakışı da o dönem bu konularda raporlar hazırlayan ve DEP ile işbirliği yapan CHP’nden oldukça farklıydı. “Kürt sorunu yok ağalık sorunu var” diyen Ecevit, “Bu feodal düzeni Atatürk bile yıkamadı. Ağalar topraklarını korumak için Kürtçü olup PKK'ya yardım da ediyor. Türkçü de oluyor. Olan köylüye oluyor" demişti. 

Mirasını Türk hacılara bıraktı

Ecevit, Padişah Vahdettin ile uzaktan akrabaydı. Vahdettin’in damadı Sadrazam Tevfik Paşa, Ecevit’in annesinin teyzesinin kayınpederi oluyordu. Ecevit’in anne tarafı Boşnak’tı. Anne tarafından dedesi Hacı Emin Paşa Suudi Arabistan’da kutsal toprakların koruyucusu olarak görev yapmıştı. 5 vakıf, 2 medrese, kütüphaneden oluşan külliye 110 bin metrekarelik alana yayılan geniş bir araziye sahip. Ve Ecevit, maddi ve manevi değeri çok yüksek olan bu mülkün mirasçısıydı. 2005 yılında mahkemeyi kazanınca çok az insanın yapabileceği bir yardımseverlik örneği sergiledi. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’i ziyarete gitti ve payına düşen mirası devlete bağışlamak istediğini söyledi. Bunu yaparken tek bir şartı vardı. O da arazinin Türk hacılarının hizmetinde kullanılmasını istiyordu. Sezer’in iletmesinden sonra konu Diyanet İşleri Başkanlığı’na intikal etti. Aradan bunca yıl geçtikten sonra Ecevit’in mirasının hangi aşamada olduğuna dair net bir bilgiye sahip değiliz. 
Rahmet ve saygı ile andığım Bülent Ecevit’in bir dizesiyle bitirelim yazıyı:

“… bir seyirlik oyun saydık devleti
bıraktık oyuncuların eline
düdük çaldı oyun bitti
“haydi” denildi “herkes evine”

yok artık dostlar
ağlamanın yararı
ellerimizle kazıldı”
özgürlüğün mezarı

kendimizi gömdük içine

Önceki ve Sonraki Yazılar