Prof. Dr. Sait Yılmaz

Prof. Dr. Sait Yılmaz

Akıl ve Gerçek

"Görünen, gerçek olsaydı, bilime gerek kalmazdı.”

Karl Marx

Bu makalede Akıl ve Gerçek (Hakikat) konusunda felsefi bir yolculuk yapacağız. Konu çok çetrefilli; örneğin Akıl’dan bahsediyoruz ama Külli (Kolektif) Akıl ile Bireysel Akıl arasında ilişki kurarken; binlerce yıldır filozoflar tarafından tartışılan Ruh, Nefs, Beden gibi kavramları da yerli yerine koymalıyız. Gerçek konusuna gelince, ilk filozoflar için Hakikatin Bilgisi; Tanrı Bilgisi ya da Hikmet’ti. Sonra modern bilimde bu maddenin bilgisi oldu. Din ve felsefenin evliliğinden Bilim doğdu ve bilgiye ulaşma yöntemlerimiz değişti. Akıl ve Gerçek ilişkisi zamanın ruhuna bağlı olarak bugün Gerçek Ötesi ya da Hakikat Sonrası (Post-Truth) dediğimiz yeni bir paradigmaya oturdu. “Aklın yolu birdir” deriz ama aklın hakiki yolunu kestiremiyoruz çünkü “hakikat” nedir sorusu hala ortada. Öte yandan, büyük resimde somut dünya düzenini şekillendiren düşünce sistemi ile pratiği arasında olması gereken tutarlılık insanı gittikçe daha iyiye götürmekte güç kaybediyor. Bunun nedeni, aklın kendi üzerinden düşünmekten gittikçe uzaklaşması. Gelinen aşamada bugünün insanı geleneksel olana göre başka bir cehalet toplumudur. Öte yandan, dünya yaşamı çok geç bir aşamadadır ve gelişen teknolojiler akıl ve gerçek konusunda tünelin ucunu görmemizi sağlayacak veriler sunuyorlar. Bu makalede, akıl ve gerçek ilişkisini tarihsel perspektifte yeniden gözden geçireceğiz.

İnsanlara gelince… Gerçekliği olmayan bir sanal gerçeklik içinde anlık hazlarla zaman geçiren ve süratle tüketen insanlar olduk. Aklın ve sanatın olmadığı her yere, maddiyatçı ve faydacı bir anlayışla süratle ayak uydurmaktayız. Bilgisiz anlamının ötesinde bilmeye dirençli ve kapalı olan bu tavır, bir tür akıl tutulmasıdır. Bilgisizlikten gocunmayan, bilene ve bilgiye hürmet etmeyen, bilgi edinmeyi gereksiz gören kibirli, küstah ve saldırgan, sözde maneviyatçı bir cehalet toplumu ve linç kültürü içindeyiz. Bırakın bilgeliği, aydın sınıfı bile yok oluyor. Hâlbuki insan sürekli tekâmül halinde olan bir canlıdır ama dünyanın sonu hızla yaklaşırken insanlığın çoğu hala yedi tekâmül aşamasının ilkini bile aşamadı. Hayatı boyunca yemek-içmek ve üremek dışında işlevi olmayan, otomat gibi yaşayan bir insanın ruhu hala hayvansıdır. Bu düzlem yabani tutkularını, kaba doğalarını dizginleyemeyen insanların kategorisidir. İnsan tekâmülü demek, aslında bilinç tekâmülü demektir. Her insanın bilinci tamamen ona özgü bir plana göre gelişir. Mesele bu planın, hayattaki misyonunuzun farkında olmak, aklınızı kullanmak ve gerçeği sezmektir. Dünya artık çok geç bir döneminde, siz kaybettiniz, son bir uyanış şansınız var mı? Bu makaleyi tekrar tekrar okumalısınız.

Her çağın bir ana teması, evreni açıklayan ve etkilendiği çok sayıda olaya anlam verecek bireyleri esinlendiren ya da teselli eden bir inançlar silsilesi vardır. Bu Ortaçağ’da dindi; Aydınlanma’da Akıl’dı; 19. ve 20. yüzyıllarda ise, tarihi harekete geçirici bir güç olarak gören bakış açısıyla bir araya gelmiş “Milliyetçilik” oldu. Bizim çağımızın egemen kavramları “Bilgi Toplumu” ya da ‘”Bilim ve Teknoloji’ olsa da çağımız hala Akıl Çağı’dır. Bu yüzden, çağımızda her şeyin akıllısını yapma paradigması yaşanıyor; akıllı sınıf, akıllı araba, akıllı şehir vb. Bununla beraber, sıradan insanın anlayamayacağı bir şekilde, yapay zekâ kullanılarak insan hayatının gittikçe kendi özelinden, kontrolünden çıkma tehlikesi ile yüz yüzeyiz. Hâlbuki insanoğlu öğrenerek doğayı ve doğa güçlerini anlayabilir, kâinata hatta insanın geleceğine ancak akılcılık ile yön verebilir.

Bugün geldiğimiz aşamada temel soru şudur; gerçekten bilgelikte evriliyor muyuz? Modern çağın bilgeleri kimler ya da nasıl olmalıdır? İnsanlık bilgelik yolunda evrildikçe, Altın Çağ’a ulaşır. İnsanlığın Altın Çağı’na ulaşmak bizi ölümsüzlüğe götürecektir. Bu ise metafizik ve ölüm sonrası ile ilgili çalışmaların da bilimin alanında alınması, görünmeyen dünyanın keşfi ile mümkün olabilir. Mistik öğretiler, ezoterizm ve dinin gizemleri görünmez dünyanın anahtarını verebilir. Bilgelik sadece belli başlı hakikatleri bilmek değildir; bu hakikatler yaşam rehberliğine veya yaşamın anlamına ilişkin bir perspektif sunmalıdır. Bilgelik o halde, bizzat yaşamanın kendisinde anlam bulan bir tavırda değer taşıyan ve yaşamla bağlantısı olmayan gerçeklerin bilinmesinden ibaret olmayan bir kavramdır.

Günümüzde aydınlar toptan kırıma uğradığından, Aydınlanma doktrininin yerini post-modernizm ile dinsel gericiliğin aldığı bir dönem yaşıyoruz. Olumsuzluklara tepki göstermeyen, buyruklara boyun eğen, pasifize edilmiş toplumda, aydınlar toplumun aykırı bireyleri olarak küçümsenir hale gelmiştir. Böylece, sürekli hayal kırıklıklarının doruk noktasına ulaşılmasının yarattığı şaşkınlıktan hiçbir toparlayıcı gücü olmayan bölük pörçük ideoloji parçalarından düşünce kargaşasından ve akıl dışılığından oluşan bir tablo karşımıza çıkmış bulunuyor.

Tarihsel bağlamı dikkate almamanın en ilginç tezahürlerinden biri insanların kendi tarihi birikimlerinin hayatın akışı içinde demode ve işe yaramaz hale dönüşmesidir. Sizin dünya görüşünüz, çözümleriniz artık çöptür. Altmış yıl gibi uzun bir süre sonunda genel kültür düzeyinde bugün görülen düşüklük oldu (özellikle siyasal yaşamda apaçık bir biçimde görülür bu), kaçırılmış bir tarihsel fırsatın en belirgin kanıtıdır.

Günümüz insanı bilmek ve inanmak arasında salınmaktadır. Güncel cehalet, eksik bilgiye dayalı geleneksel cehalet karşısında; bilgideki eksiklikten değil, bilgideki fazlalıktan, bolluktan ve aşırılıktan kaynaklı bilmeyi istememek veya zaten biliyor olduğunu zannetmek haline denk gelmesiyle ayrılmaktadır. Bu durumda iki tür cehaletten söz edebiliriz; Cehalet 1.0 (bilmemek) ve Cehalet 2.0 (bilmemek ve bilmezlikten gelmek).

Dünya bir sınav, savaş ve oyun alanıdır. Daha 20. Yüzyıl bitmeden 21. Yüzyılın Bilgi Çağı olduğu söylendi ama henüz beşte birini bitmeden bu yüzyılın cehalet ile tanımlamaya başlamamız, umursamazlık ve kibirden doğan kontrol kaybıyla ilişkilidir. Günümüzde güç ilişkilerinin egemenlik mücadelesi, Akıl ile İnsan arasına girerek akıl tutulmasına yol açmakta ve insanlığı karanlıkta bırakmaktadır. Bilgi toplumu ütopyası, cehalet toplumu distopyasını doğurmuştur. Aklın ve gerçekliği ölçü olmaktan çıkışı, bastırılmışın geri dönüşü ve ben-merkezci kişisel gelişi, kariyer ideolojileri ile yükselen kimlik politikaları ile birlikte ruhani/mistik anlatılara geniş bir alan açılır.

21. Yüzyıl, özellikle son yıllarda yalanın doğrunun yerini alması, hakikat yitimi, politikacıların yalanları apaçık ortaya çıksa dahi bundan yerinmemeleri gibi olgular etrafında ele alınıyor. Bilgi ve hakikat artık toplumsal olarak üretilmekte ve güç ilişkilerinden etkilenmektedir. Hakikatin kimin hakikati olduğu sorusu bugünün dünyasını anlamak için anahtar görevi görmektedir. Bilinci ve duyarlılığı körelten sahte gerçekler ile yaratılan boşluk, klişelerle ve hamasetin yükselmesi ile doldurulmaya çalışılmaktadır. Gittikçe gerçeği ve doğruyu kaybediyoruz, üstelik akıl tutulmasını en çok elitler yaşıyor. İçe kapanmanın ve taassubun getirdiği bu akıl tutulması bildik koşullara, kalıplara sığınmayı çoğaltmakta, bağnazlığı gizemleştirirken yaşanan sosyal çöküş aynı zamanda ortak hayat düşüncesini de engel olmaktadır. Yeni feodalleşme döneminde cemaatleşme anlayışı yaşamaya devam ederken, mutlak hakikatlerin değişmez olduğuna inandırılan insanlar, gerçeği birlikte bulmak ve ortak akıl kullanmak yerine çaresiz bireyselliklerle pasif izleyici konumuna düşmektedirler.

Makalenin devamı ve geniş versiyonu için;

https://www.academia.edu/52033156/ Akıl_ve_Gerçek

Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR