Prof. Dr. Sait Yılmaz
Prof. Dr. Sait Yılmaz - Yazar

Aşk ve Cinsellik

İnsanların belli bir kişiye âşık olmalarının nedeni aşk haritalarıdır.

John Money.

Tarihte az bilinen bir konu ile ilgili çalışma yapmak, başlangıçtan itibaren her adımda neyin doğru olduğunu karar vermek için sürekli tereddüt ve endişe içinde olacağınız bir labirentte gezinmeye benzer. Doğru ile yanlış arasında her adımda isabetli kararı veremediğiniz takdirde bir çıkmaza gireceğiniz ve tezinizin bir yerde çökmesi kesindir. Tarihe geri dönmek ya da kesin kanıt bulmak mümkün olmadığına göre, işiniz çeşitli kaynaklardaki bilgileri değerlendirerek, en olası doğruyu bulmaktır. Bu durum, hem entelektüel bilgi ve tecrübe, hem üstün bir algılama kabiliyeti ve sezgi gerektirir. Yapmaya çalıştığınız şey bilime katkı sunmaktır ve bunun için yanlış yapmaktan, dogmatik bilgilere, güncel ahlaki yaklaşımlara ya da resmi düşüncelere ters düşmekten korkmamanız gerekir. Diğer yandan, tarihçi olmamamıza rağmen işimiz hep tarihledir ve aslında yaptığımız tarih çalışması değil, tarih incelemesidir. Şahsen bilim insanlarını ikiye ayırırım; kumaş yapanlar ve elbise yapanlar. Kumaş yapanlar, anıtların üzerlerinde ki yazıları okuyanlar ya da mikropları tanımlayanlar gibi çok değerli temel bilimsel bilgi üreticileridir. Benim de içinde olduğum gibi elbise yapanlar ise bu temel bilgileri, kendi alanında toplumsal hayata uygulayarak, yeni düşüncelerin ve yeni bakış açılarının gelişmesine katkı sağlamaya çalışanlardır. İşimiz, toplum mühendisliği içinde bir alana ilişkin literatür geliştirmek, eskilerini analiz ederken, yeni bilgileri de katarak bilim dünyasına ışık tutmaktır.  
Geçmişte, cinsellikten ve bedenden bahsedebilecek kişiler katı ve net şekilde belirlenmişti; din adamları, devlet yöneticileri, doktorlar ve muhtemelen şairler ve romancılar. Bu durum, kitlelerin cinselliği düşünmesini ya da yaşamasını engellemese de kitlenin sesi neredeyse hiç duyulmadı ve duyulduğunda da dinlenilmedi. Bugün cinsellikten bahsederken –küreselleşen medya, televizyonlardaki söyleşi programları, tartışma programları, diziler, belgeseller, reklamlar yanında internetteki sohbet odaları, sosyal ağlar vb. sayısız formlar ve artan günlük yakın ilişkiler bir kitle demokrasisi ortaya çıkardı ve cinsellik çok daha konuşulur hale geldi. Cinselliği gizemlerinden arındırma girişimleri son bir yüzyıldır hayli rağbet görmüş olsa da, özellikle kendilerini ahlak bekçisi ilan etmiş pek çok insan için cinsellik ve erotizm hala akut kaygı ve kafa karışıklığına neden olmaktadır. Eski Yeşilçam filmlerinin popüler bir temasıdır; dul ya da yalnız yaşadığı için diğer evli kadınlar tarafından kocalarını ayartacak korkusu ile tehdit olarak görülen bir kadının istediklerini alamayan erkeklerin tahrik ettiği kitle tarafından linç edilmesi. Türkiye’nin en Batısında ve daha çok büyük şehirlerde yaşayan kadınlar başka türlü katledilmeye varan problemler yaşıyor. Ama geleneksel yaşamı benimsemiş Anadolu’nun orta kesimdeki büyük çoğunluğun kadınları için hala “vurun kahpeye” tehlikesi yani mahalle baskısı devam ediyor.
Peki, bu linç kültürünün kaynağı ne? Cinsellik ya eğlenceli ya da korkunç bir olgudur - ikisi arasında bir yerde değildir. Sorun cinselliğin özünde “azgın” olması değil, “güçlü duygular için bir odak noktası” olmasıdır. Şüphesiz uyandırdığı güçlü duygular cinsellik dünyasına sismik bir hassasiyet vererek onu farklı ihtiyaçlar ve arzular için (aşk ve öfke, şefkat ve saldırganlık, yakınlık ve macera, romantizm ve avcılık, haz ve acı, empati ve güç gibi) bir aktarım aracı haline getirir. Erotizmi, öznel olarak ve oldukça çelişkili biçimlerde deneyimleriz. Aynı zamanda, cinselliğin hareketliliği, bukalemun gibi farklı birçok kılık ve biçime bürünebilme yeteneği (bir kimse için sıcaklık ve cazibe kaynağı olan bir şey; bir başkası için korku ve öfke kaynağı olabilir) cinselliği kültürel etkilerin ve dolayısıyla toplumsal, kültürel ve siyasi sınıfların kılavuzu haline getirir. Bu yüzden, cinsellik sert ahlaki tartışmaların merkezindedir. Çeşitli kisveler altında pek çok ahlak kuramcısı ve reformcusu; cinsel kısıtlamalar ve özgürlükler, çağdaş olmayan dini yorumlar, erkeğin üstünlüğü ve feminizm etrafında dönen tartışmalar yapmaktadır. 
Âdem ve Havva’dan beri insanların başlarına gelen en büyük belaların kaynağı olan “cinsellik gerçekten tehlikelidir.” Çünkü cinsellik, en güçlü iç güdüdür. Erkek kıskançlığı, cinsel ılımlılık, kadın çekingenliği, cinsel çekim ve kur yapma gibi güçlerin ve koşulların, en ilkel insan topluluklarında bile görüldüğünü, bu içgüdüyü düzenleyen, bastıran ve yönlendiren insan beyninde bir bölgenin var olduğunu düşünüyoruz. Topluma dönecek olursak; cinsel taciz dili (fahişe, kaltak vb. ifadelerin kullanımı), kızları hizaya getirmek ve cinsel ilişkiye giren kızlarla girmeyenler arasında geleneksel bir ayırım yapmaya zorlamak amacını taşır. Kurallara sıkı sıkıya bağlı olanlar tarafından dayatılan bu tür gayri-resmi yöntemler, modern standartlarda, genellikle cinsel davranışın çeşitli ve garip tezahürlerini üretir. Örneğin, 19. Yüzyıla kadar İngiltere ve Galler’de geleneksel flört biçimi, yatakta samimi ancak tamamen giyinik bir şekilde seks oyunları oynamaktı. 20. Yüzyılda ise aynı derecede egzotik bir olgu olan ve 1960’lara kadar ahlak kuramcıları ve ebeveynleri meşgul eden “cinsel ilişkiye girmeden sevişme” karşımıza çıkar. 1960’ların Cinsel Devrimi ile birlikte evlilik öncesi cinsel ilişki konusundaki tabular gevşer. Bazı toplumlar cinselliğe o kadar az önem atfederler ki neredeyse “aseksüel” olarak etiketlenirler. Diğerleri cinselliği, inananlar ile zorla dışlananlar, kurtulanlar ile günahkârlar arasındaki keskin ikilem içinde kullanırlar. İslam dünyası, cinsellik pratiğinin (şeriata göre cezası ölüm olan eşcinsellik ve kadınlar için evlilik dışı ilişki olmadığı sürece) radikal meşruiyetinden söz eder. Bu makalede, tıpkı tarih çalışmalarında olduğu gibi cinsellik labirentinde doğruları bulmaya çalışacağız.

Cinselliğin biyolojisi

Biyolojik kapasiteler, insanoğlunun potansiyelini şekillendirir. Bedenlerimiz kadın ve erkek olarak farklılıklarımızı ortaya koyar. Tüm maddi varlığıyla beden, yörüngeyi sunar ve sosyal aktivitelerin sınırlarını belirler. Cinsel birleşme, üreme, beslenme ve ölüm köken olarak açıkça biyolojik olmakla birlikte insan varlığının parametrelerini sunarlar. Daha az kozmik biyolojik faktörlerin de eşit derecede sosyal etkileri olmaktadır. Genetik farklılıklar (erkekler ve kadınlar arasında olduğu kadar birbirileri arasında da), fiziksel görünüm, boyut, güç, dayanıklılık, saç ve göz rengini etkiler. Hormonların farklılık gösteren oluşumları, cinsel olgunluk, vücut tüylerinin dağılımı, yağ birikimi ve kas gelişimini etkiler. Cinsiyetlerin uygun ve uygunsuz fiziksel görünümleri ve davranışlarının arkasında karmaşık kültürel kodlar bulunmaktadır. Ancak, asıl önemli olan, bu farklılıklara atfettiğimiz toplumsal anlamdır. 
Cinsiyet, daha doğuşta erkek veya kadın organlarının varlığına göre atfedilmektedir. Ancak, penis veya vajinaya sahip olma, evrensel olarak uygulanabilir bir standart değildir. Erkek kuşların penisi yoktur; diğer hayvanlardan köpekbalıkları ve camgözlerdeki erkeklik organı “clasper (kopçalayan)” yalnızca “intromittent (giriş) organları” vardır. İnsanlar arasında bile bu organların anlamı net değildir. Vajina, pasif veya doyumsuz bir organ olarak algılanır. Penis ise saldırgan, güçlü, aktif erkek cinselliğinin modeli olarak görülür. Aslında penis, pek dayanıklı ve güçlü değildir. Erkek ve kadın organlarına atfettiğimiz önem daha çok toplumsal ve psikolojik bakımdan önemlidir. 

Freud’a göre; anatomi, kaderdir. İnsan bedenindeki her hücrenin çekirdeğinde 46 kromozom bulunmaktadır; yirmi iki çift ve iki cinsiyet kromozomu. Kadınlarda bu cinsiyet kromozomları aynıdır (XX); ancak erkeklerde bu cinsiyet kromozomu az genetik malzeme taşıyan (Y kromozomu; erkeklerde genellikle XY eşleşmesi bulunur) tamamlanmamış bir yapıdır. Ancak, bunlar kesin göstergeler değildir. Kromozomlar bazen hücre bölünmesi sırasında olağan şekilde bölünmez ve bu da XXY, XXX veya XYY modellerine neden olur; bu kişiler erkek mi, yoksa kadın mıdır? Bazen de kromozomları farklı, görünüşleri farklı  bireyler ortaya çıkar; XY kromozomlara ve erkeklik hormonu salgılayan testislere sahip olmaları bakımından erkektirler; ancak doğuştan androjen duyarsızlığı sayesinde dış görünüş olarak erkekleşmemiş olabilirler. Görünen o ki, doğa bile bilgeliğiyle hata yapabilir.

Kadın ve erkek arasında diğer belirleyici faktör olan hormonlara verilen önem abartılmıştır. Testisler tarafından üretilen ana hormon testosterondur ve aynı genel türün hormonlarıyla birlikte “erkeklik hormonu” anlamına gelen “androjen” olarak adlandırılır. Yumurtalıklar tarafından üretilen ana hormonlar ise östrojen ve progestrondur (dişilik hormonları). Testosteron, ergenlikte sesin kalınlaşması ve vücut tüylerinin ortaya çıkışı gibi önemli değişikliklere neden olur. Ergenlikte, kızlarda görülen östrojen seviyesindeki artış, göğüs büyümesine, yağın yeniden dağılımına ve adet döngüsünün başlamasına neden olur. Ama öyle olsa bile, tek bir dişilik ve erkeklikten bahsedemeyiz. Yumurtalıklar ve testislerin her biri üç hormon üretmektedir ve böbrek üstü bezleri her iki cinste de androjen salgılar. Aradaki fark orandadır. Yani bir kez daha kesin bir ayrımdan söz edilemez. 

Cinsel Gelenek...

Cinsellik, insan ilişkilerinin özel bir biçimi, biyolojik ve toplumsal çoğalma sürecidir. Ancak, üreme tarihi cinsellik tarihi değildir. Üreme amaçlı olmayan cinsel aktivitenin varlığını inkâr edenler olmuştur. Cinsel gelenek, uzun zamandır bize yalnızca iki duruş sunmaktadır; 

  1. Cinsellik esas olarak tehlikelidir, yalnızca uygun kanallara yönlendirildiğinde kabul edilebilirler (genellikle evlilik içi, üremeye yönelik cinsellik) veya 
  2. Cinsellik temelde sağlıklı ve iyidir; ancak yozlaşmış bir toplum tarafından bastırılmış, bozulmuş veya inkâr edilmiştir. 

Hala pek çok kişi, günah veya selamet, ahlak veya ahlaksızlık, normallik veya anormalliğin yaptığımız şeylerde olduğuna inanıyor. Bu anlayış, Orta Çağın dini ahlak kodlarında, üremeye verilen öncelikli değer hiyerarşisini belirlemişti. Ancak, üç önemli ve temel dönüşüm geleneksel cinsel davranış biçimlerini geri dönülmez bir biçimde sarstı. 

  1. Öncelikle cinselliğin laikleşmesi, cinsel değerler ile dinsel değerler arasında giderek artan bir ayrışma ortaya çıkardı. Ancak, dindarlar hala cinselliği düzenleme gayretlerinden vazgeçmediler. Cinsel eğitim, evlilik, evlenme yaşı, kürtaj, hemcins ilişkileri gibi konularda dini iddialarla gündem olmaya devam ediyor. 
  2. İkinci önemli gelişme; özellikle 1980’lerden sonra artan Kapitalizmin enerjisi ve bireyselleşme ile birlikte, ekonomik ideolojilerin başarısı ahlaki gelenekselciliğin köklerine büyük zarar verdi. 1950’lerden itibaren hızla artan pornografi bugün büyük bir küresel pazar yaratmıştır. Mahalle baskısından kurtulmuş, anonim hayat, kadınlara cinsel seçimleri konusunda daha geniş bir rahatlama alanı sunuyor. Kadın cinselliği, reklamın merkezi haline gelmiştir. Aynı zamanda, cinsel ürünler için yeni pazarlar; 1950’lerde gençler, 1960’larda kadınlar, 1980 ve 1990’larda geyler ve lezbiyenler, günümüzde de ergenlik öncesi çocuklar arasında özellikle popüler müziğin (cinsel olarak kışkırtıcı olarak yorumlanabilir) pazarlanması vasıtasıyla, sürekli olarak keşfedilmiş veya yaratılmıştır. Ancak, her şey olumlu yönde yürümedi, istismar konuları ortaya çıktı; kadının cinsel olarak nesnelleştirilmesi, cinsel hazların ticarileştirilmesi, komploların bir parçası olarak cinsel taciz suçunun yaratılması vb. 
  3. Üçüncü olarak, internet, cinsel akımların yayılmasında tartışmalı ve şaşırtıcı bir biçimde etkili bir araç olmuştur. Genellikle cinselliğin, erotik dünyaya girme yolları kökten değişmektedir; seks sohbet odaları, kameralı seks vs. İnternet, cinsel arayış, flört, sohbet, itiraf, kendini olumlama, deney, fantezi, mastürbasyon, arkadaşlık, ağ oluşturma, moda, pazarlama, cisimleştirme, istismar gibi pek çok olumlu ya da olumsuz fırsatlar sunmaktadır. Sanal âlem bugün, sınırların, kültürlerin, dillerin ve geleneksel değerlerin kısıtlamalarının ötesine geçen milyonlarca için sosyal etkileşim ve erotik keşiflerin gündelik bir gerçekliğidir.  

Cinsel sapkınlık

Erkekler arasındaki ilişkiler dört ayrı safhadan geçmiş ama hiçbiri ötekini noktalamamış, bugün de varlığını sürdürmektedir. En başında eşcinsellik muhafazakâr bir güç, bir haz kaynağı olduğu kadar bir ritüeldi; Tanrıların seksi. Pagan dininin ayrılmaz bir parçası olduğundan eşcinselliğin tanrısal bir eğlence olmaktan çıkarılması gerekti. Seks ve büyü, aynı esrarın parçaları idi. Savaşçı askerler bile askeri kastı güçlendirme yolu olarak eşcinselliğe başvurmuştur. Japon samurayları savaşa yanlarında genç bir erkekle gönderilirlerdi. Kelt savaşçıları, kendilerini başka erkeklere sunarlar, reddedildiklerinde hakarete uğramış kabul ederlerdi. 
Yunan pedofili ilişkisine gerekçe olarak, çocukluk bağımlılığından yetişkin sorumluluğuna geçişte, ilgili bir erkeğin cinsel ve ahlaki rehberliğinin çok değerli olabileceği öne sürülmekteydi. Eşcinsel bir ilişki de yaşlı bir partnerin diğerine yurttaşlık dersi verdiği ve evliliğe hazırladığı varsayılırdı. Bazı Çin imparatorları muhtelif eşlerin yanında pudralı ve rujlu oğlanlar da bulundururlardı. 
Eşcinsellik, dünya üstündeki insan topluluklarının yaklaşık üçte ikisinde şu veya bu şekilde kabul gördü. Uzun bir süre boyunca Katolik Kilisesi bile eşcinselliğe müsamaha gösterdi. Kiliseye göre bu günah o kadar yaygındı ki, aldığı cezaya rağmen yüzü kızaran yok gibi idi. Eşcinselliğe karşılık ancak 12. ve 13. Yüzyılda küfürün her çeşidine karşı başlatılan savaşın bir parçası olarak Engizisyon ile başladı. Yakılarak ölüme kadar varılan cezalar, kademe kademe uygulanıyordu. Zulüm, eşcinselliği muhafazakârlardan ayırmış, tehlikeli ve saklı bir şey yapmıştı. Kraliçe I. Elizabeth döneminde hovardalar, bir kollarına kadın diğerine oğlan takarak gezerlerdi. Modern yatılı okullar, farkında olmadan eşcinsel geleneklerin sürdürücüleri oldular. 
Cinsel sapkınlık listesine alınanlar sonsuzdur; eşcinsellik, transvestizm, fetişizm, röntgencilik, kleptomani, sadizm, mazoşizm, koprofili, undinizm, frottörizm, kronik satiryazis, nemfomani, nekrofili, oğlancılık vd. Bunlar, kalıtım sonucu mu idi yoksa ahlak bozukluğu muydu? Doğuştan mı yoksa sonra mı kazanılmıştı? Ruhsal bir travma ürünü idiler ya da özgür ve gönüllü bir seçim miydi? Bilim insanları bunlara kafa yordular. Kraft-Ebing, cinsel sapma ve cinsel sapkınlık arasında (ilkini psiko-patolojik, ikincisini ahlak bozukluğu olarak tanımlayarak) bir ayırım önerdi. Havelock Ellis, biyolojik bir sonuç olarak gördüğü eşcinsellik ile ahlaki düşkünlükten kaynaklana cinsel sapma kavramlarını ayırmıştı. Freud, hepsinden ileri gitti ve bastırılmış cinsel arzuların yer değiştirmesi olarak gördüğü sapkınlıkların aslında hepimizde ortak olduğunu öne sürdü. Freud’a göre, eşcinsellik bir hastalık değildi, tedavi edilmesi gerekmiyordu.

Aşk Üçgeni

Aşkı kimyasallarla açıklamaya çalışan araştırmaların bazıları aşkın en fazla 2 ya da 3 yıl sürdüğünü, beyin çalışmaları ise aşkın ömrünün 12-18 ay (ortalama 17 ay) olduğunu gösteriyor. Yani aşk sevgiye dönüşmediği takdirde aşkın kimyasalları belirli bir süre sonunda tükeniyor. 

Devam eden aşk değil, aşktan da üstün olan “sevgi”dir. Yani aşk sevmeyi becerebilirsen aşktan da üstün bir yaşantıya hatta bir şölene dönüşebilir. Ama ne yazık ki her şey gibi aşk da sevgi de tüketilebilir. Tüketildiği zaman yeni aşklar oluşur. Bazen insanlar âşık olmayı âşık olduklarından daha çok sever. 
Âşık olmadan önce yoğun bir endişe ve özlem dönemi oluşur. Çünkü bu iki unsur çekimi oluşturur. Mutluluğu bulmak için mutluluğun olmadığı yerden başlamak gerekir.  Sevgi arayışı iki etkili psikolojik güç tarafından harekete geçirilir; “İdeal aşk ilişkisi fantezisi” ve “sevilmeyeceğimiz korkusu”. Korku sevgiyi öldürür, çekici olmaya çalışmak ise umutsuzluğun bir göstergesidir. Oysa aşk ilişkisi başka birine, çekici olduğunu göstermekle değil, canımızı gösterebildiğimizde başlar.
Karşıtlar arasındaki sevginin insanda bu şekilde birleştirilmesinin nedeni “sevginin insan için gerekli niteliklerden biri olmasıdır”. Sevgiliyle birleşme arzusu, sevgilisinin sevdiği şeyleri sevmesi de sevene gerekli olan niteliklerdendir. Örneğin, sevgilisi ayrılığı seviyorsa, o da ayrılığı sevecektir. Seven sevgilisinin sevdiğini sever. Seven sevgilisiyle kavuşmayı sever. Ayrılığın kendisini değil.

                                              Şekil 1: Aşk Üçgeni

ekran-goruntusu-2023-03-12-175332.png

    Üçgen Teorisi’ne göre sevginin 8 tipi şu şekilde sırlanmaktadır;
(1) Sevgisizlik: Üçgen Teorisi’ndeki unsurların hiçbiri yoktur.
(2) Beğenme: Yalnızca yakınlık unsuru vardır, bir arkadaşlık ilişkisidir.
(3) Delice tutku: Arzu hâkimdir, sürdürme kararı yoktur, kısa evrelidir.
(4) Boş bir sevgi: Tutku ve yakınlık yoktur. Yalnızca sürdürme kararı vardır. Durgun bir ilişkidir, yıllarca heyecansız, duygusuz sürer.
(5) Romantik sevgi: Yakınlık ve arzu bileşimidir. 
(6) Arkadaşça ilişki: Yakınlık ve sürdürme kararı vardır. Beraberlik devam eder. Genellikle sevgi ve aşkın bitmesinden, fiziki arzuların da sönmesinden sonra devam ilişki tipidir.
(7) Delice sevgi: Arzu ve sürdürme vardır. Fakat yakınlık yoktur. Karşılaşılan, kısa süre sonra başlayan ve çabuk biten ilişkidir.
(8) Mükemmel sevgi: Üç unsur da vardır; büyük bir sevgidir. Çoğu kimsenin yaşamak istediği sevgidir.

Seksolog John Money’e göre, insanların belli bir kişiye âşık olmalarının nedeni aşk haritalarıdır. Money, yaklaşık beş yaşından itibaren, evdeki stres ya da sükûnet, yaşanılan anılar, çeşitli alışkanlıklar kişiye çok daha huzur verici gelebilir. Ve bu anılar kişinin kafasında, kişiyi iten ya da heyecanlandıran bir model oluşturmaya,  bilinç altında yerleşmeye başlar. Kişi büyürken bu bilinçsiz harita yirmili yaşlara doğru somut haritalara dönüşür. İdeal sevgilinin fiziksel özelliklerine ait ayrıntılar, mizacı, tavırları netleşir. Böylece kişinin kafasında seveceği kişinin çekici yönlerinin imajı oluşmuş şekillenmiştir. Nihayet, bu kriterlere uyan birini görünce o kişiye âşık olur, kişiye özgü aşk haritası aşka doğal olarak yansır. Belki de o kişi ideallerinizden çok da farklı biri olabilir fakat kişi o tutarsızlıkları görmezlikten gelir, hayalindeki imajın ötesini göremez. “Aşkın gözü kördür” denmesinin nedeni belki de bu olabilir. Aşk haritaları kişiden kişiye değişir. Kimine göre iri göğüsler, bir gülüş, ses, doğallık, sevecenlik, düzenlilik, sorumluluk sahibi olma, karizma, espri vb. bir çok özellikler bir kimseyi çekici yapabilir.
Makalenin devamı ve geniş versiyonu için;
https://www.academia.edu/98379128/Aşk_ve_Cinsellik
 

Toplam 3623 defa okunmuştur.

Prof. Dr. Sait Yılmaz diğer yazıları:

YORUM YAZ

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.