Prof. Dr. Sait Yılmaz
Prof. Dr. Sait Yılmaz - Yazar

Büyük Rusya ideolojisi ve Ukrayna Savaşı’nın teorik çerçevesi

Yeniden yapabiliriz!”
Vladimir Putin

NATO’nun genişlemesini bahane ederek, Büyük Rusya’yı yeniden inşa etmek peşine düşen Putin, yeni bir ulusal kimliğin zemini olabilecek kullanışlı bir geçmişe ihtiyaç duyuyor. Stalin, II. Dünya Savaşı’nda Rusya’yı (Sovyetler Birliği’ni) Batı karşısında zafere ulaştıran ve savaş sonrasında ülkenin süper-güç statüsüne yükselmesine nezaret eden bir ulus-inşacısı olarak bu anlatıya nispeten uyuyor. Ama 74 yıllık Sovyet devrimini bir yanlış yol olarak gören, çağdaş Ruslar açısından Lenin ve Bolşevikler hakkında ne düşüneceklerini bilmek o kadar kolay değil. 1924 yılında vefat eden Lenin, ömrünün son yıllarında Rusya’nın Sosyalizme ancak halkın kültür seviyesi yükseltilerek ve aşamalı bir biçimde ilerleyebileceği kanısındaydı. Ancak, onun yerini alan Stalin’in başlattığı saldırgan “yukarıdan devrim” 1937 ve 1938’de yaşanan Büyük Tasfiye ile zirve yapan bir devrimci terör dönemi yaşattı. 1956 yılına kadar süren Stalin’in dönemi genellikle Sovyet totalitarizmine atıf yapmak için kullanılır. Hâlbuki Rus Marksistleri devrimden çok önce Batı tarzı sanayileşmeye âşık olmuşlardı. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’yı saran devasa bacalar o dönemde devrimci hayalin gerçekleşmesi anlamına geliyordu. Marksizm, hem devrim hem de bir kalkınma ideolojisi idi. 

Sosyalizm zamanla -Troçki’nin deyimiyle, “tarihin çöplüğüne” atıldı. 1990’lı yıllarda Rus halkı Sovyet dönemini unutmak istiyordu. Ancak, Rus milliyetçiliğine ve Çar olmaya soyunan Putin, Lenin’den ziyade “ulus-inşacısı Stalin”i kendine rehber seçti. Devrimin 100. Yılı olan 2017’de Rusya’da Eyfel Kulesi gibi bir anıt inşa edilmedi. Kapitalist sistem ve serbest piyasada uzmanlaşmak için çalışan bir ülke için bu çok anlamsız göründü. Putin, Büyük Rusya için işe “Yakın Çevre Politikası” ile Gürcistan’dan başladı. Şimdilerde Ukrayna’da ve Karadeniz’in etrafında genişlemeye çalışıyor. Sırada Moldova ve Baltık ülkeleri kadar Türkiye’de olabilir. Türk Dünyasın göz açtırmak istemiyor, sıranızı bekleyin diyor. Bu makalede, Sovyet döneminden başlayarak Sovyet/Rus dış politikasının düşünsel arka planı,  pratikteki uygulamaları ve gelecek planları ile ilgili bilgiler vermeye çalışacak, Putin’in yeni.  yeni ideolojisi ve Ukrayna Savaşı’nın teorik çerçevesini detaylandıracağız.

Avrasyacılık

Sovyetler, Batıya asla saldırmadı çünkü hem ihtiyaç duymadılar hem de böyle bir seçenek çok riskli idi. Soğuk Savaş’ın kırk yılı boyunca Amerika’nın karşılaştığı jeostratejik tehdit, Avrasya kıtasının üçte ikisini kontrol eden totaliter Sovyet rejiminin, geri kalan kısma karşı üstünlük sağlama ihtimali idi. Avrasya üstünlük mücadelesinin merkezindeydi ve son derece yıkıcı ve ölümcül bir nükleer savaş tehlikesi bulunmaktaydı. Karl Marx’ın “Asya tipi üretim modeli” teorisi, dönemin düşünürleri tarafından Rusya’nın konumuna uyarlanmıştı. Bu uyarlamaya göre; Rusya, her zaman despotik, doğal kaynakların devlete ait olmasına dayanan özel bir sosyal sisteme dayanan, bir kliğin yönettiği Asya toplumu olacaktı. Bu konsept, Rusya’nın ideolojik temelinin oluşmasına yardım etti. Rusya’nın tüm temel tarihi ve sosyal parametreleri Avrupalı değil, diptedir. Avrupa gibi dinamik ve ilerici değil, reaksiyoner ve statiktir. Bu teori, hala Batı Avrupalı Rusyafobik politikacılar tarafından kullanılmaktadır. 

İlginç olan Asya tipi üretim modeli ile onunla pek örtüşmeyen Avrasyacılığın bir araya gelmesi oldu. Avrasyacılık, büyük ölçüde Rusya topraklarında ortaya çıktı ve Rus kimliği üzerine oturmuş bu anlayışın, 1917’de meydana gelen devrimi açıklaması bekleniyordu. Sovyet döneminde Avrasyacılar, kendi kendine oluşan etnik kimlik, Avrupalı olmayan, yarı Asyalı Rus yüzünü gördü, Cengiz Han’ın mirası olan gerçek Rus-Turancı Rusya-Avrasya kimliğini icat etti. Bu Slavcılığın bir kenara bırakılıp, steplerin Turan halklarına odaklanmak değil, Cengiz Han’ın kutsal devleti, devletin kişiler, sosyal gruplar ve dini kurumlar üzerinde sınırsız şiddet kullanmasını doğal hak olarak görme anlayışını sahiplenmekti. Avrupalı Rusya’nın reddi ve Turancı-Cengiz-Hancı sahte köklerin abartılması Stalin’in propaganda çalışmalarının taklidi idi. Cengiz Kağancı planlar, Avrasya’da bölgesel ve etnik fanteziler ile dev bir devlet üstü yapı kurmak için kullanılacaktı. Bu fanteziyi daha önce Napolyon, Fransa önderliğinde birleşik bir Avrupa kurmak için denemişti. Hitlerin Nazizm ve Stalin’in Sosyalist Avrasya projeleri de başarısız oldu. Şimdi Cengiz Han’ın torunları üzerinden yürütülecek bu emperyal plan öncekiler gibi ümit vermiyor.
Putin’in dayandığı Avrasya entegrasyonu (Avrasyacılık); Rusya’nın Doğu ve Batıyı birleştirmede eşsiz rolüne odaklanıyor. Avrasyacılar, Rus siyasi sisteminin kolektivizm ve merkezi devlet prensiplerine dayalı olarak, bireyselcilik ve temsili yönetimin karşısında duruyor. Eski kültür bakanlarından Sergei Uvarov, Rus devletinin kurucu temellerinin ortodoksluk, otokrasi ve milliyetçilik olduğunu söylemişti ve bu anlayış Putin’in tezine oldukça benzerdir. Putin şöyle demektedir “Milyonlarca Rus, bir ülkede uyumaya gitti ama yurt dışında uyandı. Saatler içinde eski bir Sovyet ülkesinde azınlık oldular.” Bu kapsamda, Batıyı suçlayarak devam etmektedir; “Kosova’da Arnavutlara müsaade ettiler ama Kırım’da Ukraynalılara, Ruslara ve Kırım Tatarlarına müsaade etmediler.” Putin’e göre bunların nedeni yüzyıllardır devam eden Batının Rusya’ya yönelik çevreleme politikasıdır. Putin, Doğu ve Güney Ukrayna’yı ilhak etme niyetini söylemekle birlikte, Bolşeviklerin sınırları çizerken geleneksel etnik bölgeleri dikkate almadığını iddia etmektedir. 
Alternatif sağın Avrupa’daki ilk bağları ile ilgili olarak Alexander Dugin’in Dördüncü Siyasi Teori olarak adlandırdığı ve dört ciltlik bir kitapta yer alan ideolojiye atıf yapılıyor. Dugin’in Avrasyacılık anlayışı, insan uygarlığının Avrasya (Orta Avrupa, Rusya ve Asya) ile Atlantik (Batı) arasında bir çatışma yaşadığı varsayımına dayanmaktadır. Roma döneminden beri dünya tarihi bu iki taraf arasındaki sürekli savaşa göre şekillenmiştir. Kendi değerlerini insan hakları diye empoze eden bu yıkıcı ve ırkçı tarafa karşı savaşı kazanmak için, Rusya etrafındaki kıtasal güçleri (Almanya, Orta ve Doğu Avrupa, eski Sovyet Cumhuriyetleri, Türkiye, İran ve Kore dahil) Avrasya Birliği çerçevesinde birleştirmelidir. Avrasyacılık; liberalizm, Kuzey Amerika hegemonyası ve moderniteye bir bütün olarak karşı çıkıyor. Avrasyacılık, milliyetçilik değil, Dördüncü Politik Teori olarak ideolojik bakımdan Avrupa’daki Yeni Sağ’a yakın. Batıda iki tür milliyetçilik var. İlki liberal karşıtı, kıtacı, ABD’ye karşı ve gelenekçidir. Diğeri ise liberal, komünizme karşı, Atlantikçi, Amerikan yanlısı ve ırkçıdır. Avrasyacılar bunlardan ilkine yakınlar. Dugin’e göre Rusların dünyaya hüküm sürme mücadelesi henüz bitmedi ve Avrasya İmparatorluğu ortak düşman olan Atlantikçilerin, ABD’nin stratejik kontrolünün ve dünyayı yöneten liberal değerlerin yenilmesi ile kurulabilecektir. Modern Rus jeopolitiği Avrasyacılığı merkeze almıştır. 
Alexander Dugin’in öncülük ettiği bu anlayışın arkasında Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının yarattığı travmadan sonra yayılmacı bir yaklaşımla Avrupa ve Asya arasında Büyük Rusya’yı kurmak yatmaktadır. Dugin’e göre, Putin yarı Avrasyacı, aynı zamanda liberal-kapitalist ve realisttir. Dördüncü Politik Teori, Avrasya Birliği’nin ideolojik temelidir. Bu ideoloji; Komünizm, Nazizm, Ekolojizm ve Gelenekselciliğin bir karışımıdır. Merkez ve Dugin’in çeşitli ülkelerde yaptığı konuşmalar; Avrupa’da Yeni Sağ partileri (Almanya’da NDP, Yunanistan’da Altın Şafak, Hollanda’da Özgürlük Partisi ve Fransa’da Milliyetçi Cephe) etkiledi. Bunların hepsi milliyetçi, yalnızcılık yanlısı, faşist veya Neo-Nazi görüşlere sahipler. İngiltere’de ise Britanya Bağımsız Partisi, İngiltere’nin AB’den çıkışına (Brexit) ve Trump’ın adaylığına verdiği destek ile öne çıktı. Dugin, uluslararası alternatif sağ’ın ana teorisyenlerinden ve onun Dördüncü Politik Teorisi, geleneksel İskandinav ırkçılığına dayalı kendi kendine yeterli pazar anlayışını dönüştürerek, çok merkezli kabilesel bir faşizm ile liberal dünyanın bireysellik, temel haklar gibi değerlerine ve küreselleşmeye meydan okuyor. 

Putin’in dünya görüşü

Özetle, Putin’in rejiminin dünya görüşü, Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanya karşısında ürettiği zafer mitolojisi üzerine kuruludur. Başlangıç noktası 9 Mayıs 1945 yani II. Dünya Savaşı’nda Nazilerin yenildiği gündür. Ruslar sanki kendileri tek başına yer almış gibi bu savaşa Büyük Kahramanlık Savaşı adını verdiler. Uydurdukları mitolojiye göre Baltıklardan itibaren Doğu Avrupa’ya özgürlük getirdiler ama gelen sadece Ruslara kölelikti. Tıpkı bugün Ukrayna için kullandıkları söylem gibi o zamanda Avrupa’yı Nazilerden arındırmışlardı. Bayramlar, Putinizm’in yalanlarının ve sözde zaferlerinin merkezinde yer alıyor. Önceki bayramlardaki gözyaşlarının yerini son on yıldır saldırganlık ve militarizm aldı ve yeni mesaj şu; “Yeniden yapabiliriz!”. Rus saldırganlığı ve haksız savaşını örtmek için hala Naziciliğe karşı bir zafer kazanıldığı yalanı söyleniyor. 
Uluslararası ilişkilerde reel-politik eğilimli Rus liderliğine göre, dünya gerçek manada birkaç egemen ülke olan Amerika, Çin ve Rusya’dan oluşmaktadır. Rusya, Washington ve Çin’den stratejik bağımsızlığına büyük önem vermektedir. Rusya’nın Avrupa’ya yönelik ana hedefi finansal ve teknolojik ilişkilerini sürdürürken Avrupalı güçleri bölünmüş tutmaktır. Hepsi de Putin ile yakın kişisel ilişkiler içinde olmakla beraber, Rus liderliği iki ayrı fraksiyona ayrılabilir. 
Medvedev’in liderlik ettiği birinci gruptaki Liberaller, hafif daha Batıcı olarak görülmektedir. Liberaller eski başbakan yardımcısı Boris Nemtsov, yozlaşmaya karşı blogcu Boris Nemtsov ve gençlik lideri İlya Yaşin gibi kişileri barındırmaktadır. Liberaller, adil seçimler ve siyasi mahkûmların serbest bırakılmasını istemektedir.
İkinci gruptaki “Siloviki (güç bloğu)” adı verilen grubun çoğu üyesi güvenlik teşkilatının eski çalışanlarıdır. İki grup arasında gizli bir çekişme olduğu ve grupların ileride birbirini yok edebileceği değerlendirilmektedir. Putin rejimi biterse yerine ne geleceği belirsizdir. Putin rejimine muhalefet üç parçadan oluşmaktadır. 
Eski Komünist Parti başkan yardımcısı Gennady Zyuganov’un liderlik ettiği Sosyalistler, Sol Cephe denilen bir çerçeve içinde hareket etmektedir. Sosyalistler, Sovyet Birliği’ni kurmak, bedava eğitim ve sağlık hizmeti, büyük iş dünyasının millileştirilmesi, eski Sovyet Cumhuriyetleri üzerinde hâkimiyet kurulmasını istemektedirler. 
Üçüncü grup olan Milliyetçiler ise birkaç halk örgütü ile binlerce sokak kabadayısından oluşmaktadır. Onların istekleri Rusya’nın Rus etnik kökenlilerce homojenleşmesi, Orta Asyalı ve Kafkas göçmenlerin ülkeden kovulmasıdır. 
1991’de Sovyetlerin dağılmasından sonra Putin’e kadar olan dönemde ülkeyi Batı yanlısı ve neo-liberal bir elit kesim yönetmeye çalıştı. Bugün ise muhafazakâr ve milliyetçi bir kesim yönetiyor. Putin, devlet başkanı olduğunda oligarkların elinden ülkeyi kurtardı ama eski devlet bürokrasisi ile iç içe geçmiş yeni bir oligark grubu ortaya çıktı. 81 eyaletin valisi zaten bu grubun doğal üyesi ve Rusya’nın kalkınamamasının altında da bu kişiler var. Bu valiler, federal bütçeden aldığı payı kendi ceplerini doldurmak için kullanıyor ve rüşvetsiz iş dönmüyor. Dağıstan ve Çeçenistan, bütçe adı altında liderlere verilen rüşvet ile kontrol ediliyor. Putin’in etrafında Kremlin’de gördüğümüz 500 kişi var, gerisi boş. Putin, devleti istihbarat teşkilatı gibi yönetiyor. Ruslar emperyal bir kültüre sahip, sadece kendilerine konuşma hakkı tanır ve düşündüklerini yaparlar. Putin, merkeze yakın toplam 200 kişi ile birlikte hareket ediyor, bunlar; valiler eski bürokratlar, istihbarat ağırlıklı elit.

1993 yılında yapılan Anayasa değişiklikleri ile Devlet Başkanı’na olağanüstü yetkiler tanınmıştı. Putin, bu yetkilerin ötesinde ve gayri-resmi bölümünde önemli güçler kullanmaya devam ediyor. İş dünyası, medya ve rakip siyasi güçlere diz çöktürdü, ülkenin kaynakları ona sadık olanlara aktarıldı, oligarkları kendi standartlarına getirdi. Medyayı sıkı şekilde kontrol eden Putin, finansal avantajı ile de çeşitli bölgelerdeki rejim muhaliflerini de caydıracak imkânlara sahiptir. En büyük sorunu 2014’deki Ukrayna işgali sonrası Batının yaptırımları ile ekonomik büyümenin yavaşlamasıdır. Petrol fiyatlarındaki düşüş ile birlikte devlet gelirleri de azaldı. Moskova, St. Petersburg ve Kazan gibi şehirlerde yaşam standartları birçok AB ülkesine yakındır. Ancak, ülkenin en zengin %10’u ülke zenginliğinin %87’sini kontrol ediyor. Bölgeler arası ekonomik eşitsizlik büyürken, zenginlik birkaç şehire sıkışmış durumdadır. Kronik ekonomik sorunları ve teknolojik geri kalmışlığına rağmen, Putin içteki sorunları ‘büyük güç milliyetçiliği’ ile örtmektedir. 
Rusya’nın dünya görüşüne göre uluslararası sistemde iki büyük gelişme var;

(1) ABD, dünyayı Rusya’nın çıkarlarının aleyhine (yaptırımlar, sermaye ve teknolojiye ulaşmasına mani olmak vb.) olacak şekilde domine ediyordu. 
(2) ABD’nin küresel etkisinin azaldığı bir dünyada; Rusya, askeri gücünü artırmak ve istediği bölgesel ve jeopolitik hedeflere ulaşmak için daha az sınırlanabilirdi.

Tıpkı önceki Sovyet yöneticileri gibi bugünün Rusya liderliği de dünyanın doğal akışının ABD’nin aleyhine çalıştığını ve bu akışı değiştirmek için bir şeyler yapılması gerektiğini düşündü. Ukrayna’daki savaş ilk adımdı. Ukrayna olmadan Ruslar kendi istikametlerinde yürüyemezlerdi ve askeri seçenek kaçınılmazdı. 
Ruslar, 2040 yılına kadar ABD ve müttefiklerinin uzun menzilli konvansiyonel vuruş kabiliyetleri geliştireceğini ve buna ancak nükleer karşılıkla misilleme yapabileceklerini hesapladılar. Analizi göre, 2040 yılında müttefikleri (İngiltere, Almanya, Fransa ve Japonya) olmadan ABD’nin askeri potansiyeli Rusya’dan %60 daha fazla olacak. Çare, askeri kuvveti modernize etmek, ağ savaşına uygun bir konsepte geçmek ama bu da kolay değil.
Rusya, 2040 dünya düzenini “İki Kutupluluk 2.0” olarak tanımlıyor. Doğudaki kutupta askeri olarak ABD’yi geçmiş Çin, ABD ile farkı %20’ye indirmiş Rusya ve Hindistan var. Ruslara göre, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) ülkeleri ile ŞİÖ, Batı karşıtı bir koalisyon oluşturacaklar. Bu düzen Rusya’nın istediği dinamikleri sağlayacak ve tehdidi azaltacak. Bu arada Avrupa da bölünmüş olacak. Rusların liberal elitlerinin Macaristan ve Fransa’yı Rusya’nın yanına çekecekleri hesaplanıyor. Ukrayna’nın işgalinin Rusya’daki hikayesine göre, İki Kutupluluk 2.0 için savaş gerekli idi. Şimdi ABD, Avrasya’dan silinirken Rusya’nın liderliği pekişiyor. Ancak, Ukrayna’daki savaş kazanılmazsa bu hedefler suya düşer.
Putin’in kafasında Sovyet ve Çarlık Rusyası söylemleri üzerinden inşa edilmiş bir “Rus İmparatorluğu” fikri, aslında Rusya’nın kurtuluşu açısından son çare olarak görülüyor. Rus milliyetçiliğinin dönüşünü sadece etnik bazda değerlendirmemek gerekiyor. Daha geniş coğrafyaları bu üst kimliğe dâhil eden bir kimlik/kültür boyutu için Eski Sovyet/Çarlık Rusyası alanları içerisinde yer alanlara dönük vatandaşlık/pasaport kolaylığı, teşviki de bu açıdan dikkat çekici bir gelişme olarak kendisini gösteriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı, aynı zamanda bir “kimlik savaşı” olarak da karşımıza çıkıyor. Ruslar, şu anda yalnız ve yanlarında sadece Türkler var. Türk-Rus ilişkilerini tek taraflı olarak Ruslar yönetiyor çünkü Türk tarafında bu vizyona sahip uzmanlaşma yok. Rusya ile doğru ilişki kurmanın ilk prensibi Realist ve pragmatik olmak hatta soğuk olmak, duygusallıktan kaçınmaktır. Rusya sonrası Asya’ya hazırlanmalıyız. Türkiye’nin Rusya’nın yakın coğrafyasında Türk Dünyası ile bir oyuna girmesi için siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel ve askeri alanda kapasite geliştirmeliyiz. Özellikle ekonomik alana odaklanmalı, istihdam üretmeli, ana damarlara girmeli ve derinlik sağlamalıyız.
Makalenin devamı ve geniş versiyonu için; 
https://www.academia.edu/93174154/Büyük_Rusya_ideolojisi_ve_Ukrayna_Savaşının_teorik_çerçevesi

Toplam 3221 defa okunmuştur.

Prof. Dr. Sait Yılmaz diğer yazıları:

YORUM YAZ

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.