Prof. Dr. Sait Yılmaz

Prof. Dr. Sait Yılmaz

Çin ve değişim...

Tarih ve kültür, siyaseti şekillendirir, bu yüzden devlet yönetiminde Batılı ve Batılı olmayan pek çok yaklaşım söz konusudur. Bu anlamda, Çin tarihinde özellikle Tang hanedanlığı (618-907) dönemi dikkat çekicidir. Bu dönemde, kıtlık ve iç çekişmeler içindeki Göktürk Devleti çökertilmiş ve önde gelenleri rehin alınarak Çin kültürünün parçası haline getirilmişti. Çinli yöneticiler, Türk generallerine hediyeler göndererek birbirlerini kıskanmasını sağlamış, önce terfi ettirmiş daha sonra ise avlamıştı. Ancak, entegrasyon politikası zamanla geri tepti ve bugün Doğu Türkistan’da Çin kültürüne karışma politikasına direnen Türk gençlerinin yaptığı gibi, yaşanan pek çok isyan sonunda hanedanlık yıkılmıştı. 19. yüzyıl ise imparatorluğun otoritesinin zayıflamaya başladığı dönemdir. Sing Hanedanı batıya açılmayı reddetmiş, ama teknolojik açıdan zayıf olduğu bir dizi savaşı kaybettikten sonra uluslararası ticarete kapılarını açmak zorunda kalmış, işgale uğramıştır. Dünyanın en eski uygarlıklarından birine sahip olan Çin’in güçlü tarihi ve kültürü onu bugün de şekillendirmeye devam ediyor.

Çin devlet anlayışı..

Tarih boyunca Çin’in süregelen problemi şu oldu; bu kadar geniş bir coğrafyada merkezi hükümet ile geniş bir bürokrasinin yereldeki en uçlarına kadar devleti nasıl yöneteceği. Zaman içinde bürokrasi merkezin yetkilerini kullanarak kendi yerel çıkarlarına göre hareket etmeye başladı. Ancak ulusal krizler yaşandığında merkez yetki ve kontrolünü geri almak isterken, bürokrasi bu değişime ve reformlara direniş gösterdi. Böylece yeni merkezi güç, eskisinin küllerinden doğdu ve bu döngü devam etti. Komünist Parti de bu döngüye dâhildir. Mao, merkezin gücünü tamamen ele geçirmesi yerine bürokrasinin sık sık kesintiler yapmasına müsaade etti. Deng, ekonomik refah için bürokrasiyi cesaretlendirdi ve sonunda dengeyi sağlayacağını düşündü. Deng, parti ve devleti ayırarak tek adam sisteminden kaçınmak, istişare (konsensüs) liderliği yaratmak istemişti.

Çin şu anda devrimden beri beşinci lider kuşağı tarafından yönetiliyor. Mao Zedong, devrimin durgunluğa girmemesi için yerleşik kurumları kökünden kazımak istedi. Deng Şiaoping, hem toplumu hem de ekonomiyi modernleştirerek Çin’in nüfuzunu artırdı. Tiananmen Meydanı krizi esnasında iktidar olan Jiang Zemin, Çin’i uluslararası devlet ve ticaret sistemine tam üye yaptı. Hu Jintao, Çin’in büyümesinin yarattığı kaygıları ustalıkla yatıştırdı ve yeni tipteki büyük güç ilişkisi kavramının temelini attı. Şi Cinping ise Deng ölçeğinde devasa bir reform programına girişerek, mirası geliştirmeye çalışıyor. Ancak, Çin için reform demek, modelin Batılılaştırılması değil; Parti, ekonomi ve halk arasında Parti’nin merkezi konumunu koruyacak şekilde ilişkilerini yeniden şekillendirmek demektir.

Çin devlet başkanı Şi Cinping; çevik ve uyumlu bir hükümet, kötüye gidişte halkı dizginlemek, başkanlık rolünü Parti’nin meşruluğunu yeniden inşa etmek için kullanmak, Parti içinde sıkı bir kontrol mekanizması kurmak istiyor. İstişare sistemi ve etkinliği azalan bürokrasi bir sona doğru gidiyor. Siyasi liderlerin seçimi ve ilerlemesi gittikçe hükümet seviyesine daha meritoratik hale geliyor. Büyük ve modernleşen bir ülke için siyasi meritokrasi üstün zekâ, sosyal yetenekler ve erdemli kişilikleri seçiyor. Yolsuzlukla mücadele Çin tarihinin en uzun ve sistematik gayret alanıdır. Bu gayretler, korkudan ziyade uzun dönemli sonuçlar veren iyi düzenlemiş prosedürlere dayanmaktadır. Eğer bir yerde yolsuzluk engellenemiyorsa seçilen liderlerin sorgulanmasına ve ölüm cezasına kadar sonuçlara yol açabilir.

Çin nasıl yükseldi?

Mao tarafından iki kez tasfiye edilmiş olan Deng Şiaoping, Mao’nun 1976’daki ölümünden sonra ülkenin enerjisini serbest bıraktı. Çin, kısa sürede dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline geldi. Çin, Mao döneminin kaosundan çıkarken ülkenin gelecekteki kalkınma ve büyümesi için 1980’lerin başında üç temel politika belirledi. Öncelikle ekonomide kısmi de olsa özgürlükler sağladı, bazı alanların diğerlerinde daha büyüdüğünü ve uzun vadede diğer alanları da geliştireceğini düşündü. İkinci olarak, Çin siyasi sisteminin tek bir kişi tarafından yönetilmesinin önüne geçti. Getirilen istişareye dayalı model ile kişisel güç kullanımı ve farklı tarafların etki ağları elimine edilecekti. Üçüncü olarak ise uluslararası alanda yavaş yürümek, müdahaleye karşı acımasız görünmek ve yurt dışında askeri güç gösterisinden kaçınmak kabul edildi. Sovyetler Birliği çökerken Deng modeli Çin için iyi çalışmıştı, Çin ekonomisi Japonya’yı geçmiş ve ABD’yi yakalamak üzereydi.

Ancak, 2000’lerin sonuna doğru dip dalgası olan yapısal sorunlar su yüzüne çıkmaya başladı. İstişare dayalı politikalar Çin’i geliştirmişti ama bu sağlıklı bir yol değildi. Küresel ekonomi artık Çin’e daha fazla özgürlük vermiyordu. Bu yüzden, Doğu ve Güney Çin Denizlerindeki stratejik deniz yollarını korumak için askeri gücünü geliştirmeye ve daha cesur politikalara yöneldi. Çinli yetkililer “barışçı yükselme” stratejisini 2003’lerden itibaren ifade etmeye başladılar. 2004’de bu kavram “barışçı kalkınma” ile değiştirildi. Buna göre; Çin, hegemonya istemiyordu, barış ve istikrara tehdit olmayacak, onun gücü ve etkisinden diğer ülkeler de istifade edecekti. Ama 2007 yılına gelindiğinde Çin’in tehdit olduğu, Doğu ve Güney Çin Denizi’ndeki saldırgan tutumu ile bizzat kendisi tarafından teyit edildi. Güney Çin Denizi’nin %80’inin egemenliğini iddia eden Çin’in komşuları kendisinden uzaklaştı.

Çin’in uluslararası toplumdan üç isteği şu şekilde sıralanıyor; daha fazla etki, daha fazla saygı ve daha fazla manevra alanı. Çin’in artık olgunlaştığı ve eskisi dar geldiğinden yeni bir elbise istediği vurgulanıyor. Deng Xiaoping’in dış politikası “düşük profil göstermek ve zamana oynamak” ile özetlenirken Şi’nin ise “sürekli başarılar kazanmak” olarak ifade ediliyor. Şi, Çin’i dünya liderliğine taşımak istemektedir. Bunun için yolsuzlukla mücadele, iç elit (meritokratik) politikalarda başarı ve sistem dâhilinde otoritenin güçlendirilmesini ile ülkenin dış politikada başarılı adımlar atacağını düşünmektedir. Son 10 yılda Çin’in GSMH büyümesi yavaşladı ama büyümenin kalitesi arttı, tüketicinin GSMH’deki payları büyüdü, artmaya da devam edecek. Hükümet, düşük değerli mal ihracatına dayalı ekonomiden, yüksek değerli mal ve iç tüketici ekonomisine dönüşümü hedefliyor. Çin’in şehir nüfusu önümüzdeki 15 yılda 230 milyon kişi büyüyebilir ve 975 milyona ulaşabilir. Bu durum ülkenin demografisi kadar ekonomisini de değiştiriyor. Sosyal istikrarsızlıkların alarm çanları çalıyor.

Sonuç; Çin ve değişim..

Çin, tarihte kendini dünyanın yegâne egemen devleti sayıyordu. Öteki hükümdarlar muadil egemenler değil, yönetim sanatının, uygarlık düzeyine ulaşmaya çalışan hevesli öğrencilerdi. Boyunduruk altındaki devletlere uygulanan ‘haraç sistemi’nin amacı, ekonomik yarar sağlamak ya da yabancı toplumlara askeri açıdan egemen olmak değil, itaati teşvik etmekti. Çin, Doğu Asya’da eski haraç sistemini canlandırmaya çalışıyor; bölge ülkelerini hegemon olarak kontrol etmek ve onların tercihlerini belirlemek istiyor. Çin’in önerdiği “ortak amacı olan toplum” ya da “Bir Kuşak, Bir Yol” Çin-merkezli hiyerarşiyi tarif etmektedir. Çin kendine şu temel soruyu sormaktadır; diğer ülkeler rüşvet ve zorlama olmadan Çin’in liderliğini nasıl kabul edebilir? Ancak, tarihte görüldüğü gibi korkuya ve ulusal çıkara dayalı bir dayatmanın sonuçları kısa süreli olacaktır. Bu yüzden, pek çok ülke tarafından kabul edilebilecek ortak değerler ve uluslararası normlar gereklidir ve Çin’in önünde bu konuda uzun bir yol vardır. Çünkü Çin’in istediği küresel yeni düzen kendisinden başka kimse tarafından istenmemektedir.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR