Prof. Dr. Sait Yılmaz

Prof. Dr. Sait Yılmaz

İlahi Aşk

Aşk, her zaman ilahidir.”
Osho

Hemen her şeyin madde planında ele alınmaya çalışıldığı, aşkın yalnızca tabii yönüyle ilgilenildiği günümüzde, sevginin ruhani ve ilahi yönden de ele alınması kimilerine şaşırtıcı gelebilir. Bu eğilimde yüzyıllardır Batı uygarlığının eğlence kültürüne dayalı uygarlığının etkisi altında kalışımızın önemli bir etkisi bulunmaktadır. Nitekim Batı’da yüzyıllardan beri ilahi ilişki yoktur ve aşk ilişkisi bir başka bireyin büyüleyici çekiciliğine indirgenmiştir. Birçok dinde sevgi öğretisinin aslında sunulan şeklinin gücünü kaybettiği, pratik bir realiteden çok bir ideal durumuna geldiği söylenebilir. Fakat buna rağmen, iki insanı bir araya getiren bir sevgi kıvılcımı hala vardır. Kocaman bir ormanı yakan küçük bir kıvılcım gibi, sevgiyi dünyasal ve ilahi yanıyla, bütün gücü ve görkemiyle yaşamamız için ihtiyacımız olan tek şey sevgi kıvılcımıdır. Ancak, insanlar aşkla cinselliği birbirine karıştırmakta, aşkın çok yüce bir kavram olduğunun farkında bile olamamaktadırlar. Günümüzde insanların mutluluğu eğlenceye dayanmakta, eğlencenin altındaysa -almanın, tüketmenin doygunluğu yatmaktadır. Hâlbuki aşk, insan yaşamının zenginliği ve güç kaynağıdır. Aşksız geçen bir hayat boşa geçmiştir.
İlahi aşk, manevî olana duyulan sevgi ya da aşk’tır. Dini ya da spritüalist yönelişlerle kişinin, maddesel dünyaya ait varlıklara olan sevgisinin kaynağına dönerek ilahi olana dair hissettiği yüce bağlılık; Aşk-ı ilahi olarak da anılır. İslamiyet'e göre; Allah’ın kullarına, kullarının da Allah’a duyduğu aşktır. Bütün varlıklara nüfuz eden ve onları birbirine bağlayan ilâhî hüviyetin kendisi olan bir ilkedir. Yeni Ahit’e göre “Sevmeyen kişi Tanrı’yı bilemez, çünkü Tanrı sevgidir.” Ancak ne yazık ki, Semavi dinler Tanrı ile ilişkimizde “sevgi” frekansı yerine büyük ölçüde “korku” frekansını kullanmış, Tanrıyı sevmekten çok korkmayı öğretmişlerdir. Sadece vehim (kuruntu, korku) gücüyle yaşanan bir duygu, dış duyulara dayanan bir olgu olur. Bu durumda belki de sadece algılamış olmaktan söz edilir. Oysa gerçek aşk, algılamış ve algılanmış olmak anlamına gelir; “farkındalık içeren bir sevgi” ile sağlanır. Öte yandan, Tanrı, dinlerin tarif ettiği, bize kızan, bazen şefkat gösteren, bazen cezalandıran, insan modelli bir Tanrı da değildir. Onu hala tarif edemiyoruz ama tüm dinlerin ve inanışların ortak kaynağının merkezinde yer alan bir Tanrı olduğunu hissediyoruz.
İlahi aşk ile kişi madde dünyasının ya da formların yerine ideaları oluşturucu kabul ettiği en yüce olana yöneldiği için nesnel bazda bir sevgi değil bilakis bütüne dair bir sevgi anlayışı içindedir. Bu yönüyle insani sevginin ötesinde aşkın bir yapısı vardır. İlahi aşkın esas kaynağı, ezoterik geleneklerdeki vahdet-i vücud (varlığın bir oluşu) inanç ve düşüncesidir. Varlığın Birliği anlayışında tüm varlık âlemi sadece tek olan yüce yaratıcının tecellilerinden ibaret sayıldığı için aşk kavramı bütünleşmenin, bir olma çabasının görünümü olarak kabul edilir. Ezoterik geleneklerde İlahi olan yüce yaratıcı ile bütünleşmenin iki yolu vardır; Bilgi Yolu ve Sevgi Yolu. Bilgi yolundaki somut ve uygulamaya bağlı tüm deneyimler, sevgi yolunda nesnesiz, soyut bir hissedişe yönlendirilir. “Sevginin kaynağı nedir?” sorusuna evrensel cevap Tanrı olmuştur. Aşkı bir yolculuk olarak düşünürsek, metafizik olanla ilişkisi önce insanlar arasında başlar. Ancak aşk burada kalırsa, amacına ulaşmamış, yolculuğunu tamamlamamış olur. Bu makalede, ilahi aşk’ın ne olup, ne olmadığını sorgulayacağız.

Tanrı’ya ulaşmak ve İlahi Aşk kavramı...

En kadim dönemlerden beri teologlar ve filozoflar için aşk, Tanrı ile özdeşleşmek ve onunla bir olmaktı. Çünkü Tanrı, BİR idi ve onun bir parçası olarak, ona ulaşmak insanın gerçek hedefi olmalıydı. Görünen dünyanın maddi zevklerinden (para, kibir, şehvet) kurtularak, görünmeyen (gayri cismani) dünyada Tanrı’ya ulaşmalıydık. Bunun en yolu, içimizdeki Tanrı’yı keşfetmek için ‘kendini bilmek’ten, bir yandan da ruhu maddi şeylerden temizlemekten geçiyordu. Nitekim Batınıliğe ve Türk tasavvufuna da etki etmiş Hermetik öğretiye göre; “Eğer insan bedenini sever ve ona büyük iştahla bağlanırsa o zaman ölümün kudreti altına girerdi”, buna “severek aldanmak” deniyordu. Eğer insanlar onlardaki gayr-i cismani şeyle kendilerini özdeşleştirirse, o zaman ölümsüz olurlar, iyiyi (hayr) elde ederlerdi (yani Tanrı’yla bir olurlardı)”. (Corpus Hermeticum I; 18b, 19). İnsanlar, ölümlü tanrılar; tanrılar, ölümsüz insanlardır. Tanrı aslında içimizde ve biz onun bir parçası ve yansımasıyız. Tanrı içimizde yaşıyor ve ona ulaşmanın yolu “kendimize bilmek”ten geçiyor. 
Aşk daha çok sevgiliye, ilahi aşk ise en yüce varlık olan Tanrı’ya duyulan aşk için kullanılmıştır. İnsan sevmek için, doğası gereği somut bir varlığa ihtiyaç duyar. Aşkın, sevginin başlangıcı için, beş duyusunun algılayabileceği, hissedebileceği, somut bir varlık gerekir. Bu, yaradılışın da çeşitliliğinden dolayı, sanat (gizlilik), beden (seks), doğa, çocuk, vs. olabilir. İnsan özü itibariyle, temel unsurlarla (ateş, hava, su, toprak) ve tabiatla ilgili her şeyi sever. Hedef somut varlık netleştikten sonra, duyuların o varlıkla aynı frekansa sahip olması gerekir. Dolayısıyla bu şekilde birliğin hattına girilir. Frekanslar ne kadar yüksek ise somut varlığın gizemli tarafları görülebilir ve sevgi potansiyeli de o nispette artar. Âşık olduğumuzda meydana gelen dramatik psikolojik değişim, aslında geçici bir spritüel kurtuluş durumu, gerçekte kim olduğunuza anlık bir bakıştır. Sevgililerin arasında akan vecd (ruhun dünyevi gerçeklikten kurtulduğu kendinden geçme ve coşkunluk hali)  duyguları, benzersiz bir şekilde ilgilenildikleri ve korundukları duygularına sahip olmaları, var olmanın zamanı olmayan durumuna inanmalarıdır. İşte bütün bunlar spritüel realitelerdir.  Hayatın tazeliği sevgidir, başka bir şey değil. İki kişi bu bilgiyle geliştiğinde sürekli mutluluk vaadi gerçekleşir. 
Sevginin amacı, sevgiliye kavuşmaktır. Bu ister onunla konuşma şeklinde olsun, isterse onu kucaklama ve öpme şeklinde olsun. Sevenin iki kişiyi birden sevmesi doğru olmaz ama Tanrı’nın sevgisi böyle değildir. Tanrı çok sayıda varlığı birden sevmektedir. Sevgi ruhtur ve her ne kadar anlamsız gelse de bütün sevgi deneyimleri aslında birer kozmik dans davetiyesidir. Her sevgi öyküsü, içinde aslında gerçek kimliğimiz olan tanrıların tanrıçaların birbirlerine yaptıkları kuru izler. Aşk iyidir, çünkü ilahidir; ama âşıklar onun hakiki nesnesini tanımayacak olurlarsa, o aldatıcı bir perde olarak kalır. Âşıklar şeyleri apaçık görünce, yaratılmış her şeyi sevdiklerini anlarlar; çünkü yaratıkların hepsi Yaratan’ın güzelliğini sergiler ve kendi aşk ve muhabbetleri de Tanrı aşkını dışarı vurur. İnsanı Tanrı’ya yaklaştıran, O’na götüren aşktır. O’na yaklaşmak demek ise artık “yaratılanı yaratandan ötürü sevmenin” ötesinde O’nun gözüyle yaratılmış olanlara merhamet, şefkat gözüyle bakabilmek, O’nun gibi, insanları, yaratılan her şeyi sevebilmektir.  Bütün aşkların nihai noktası “ilahi aşk”tır. Asıl olan sevgi Tanrı gözüyle sevmek, O’nun sevgisiyle dirilmektir.

Tasavvuf ve Batınilik

İslâm filozoflarına “aşk” konusunda ilham veren asıl metinler Platon (M.Ö.347) ve Aristoteles’e (M.Ö. 322) aittir. Yeni-Platoncu filozofların etkileri kuşaktan kuşağa yayılarak sürmüştü. Onların görüşlerinden etkilenen birçok kişi ve mezhep oldu. Filozoflar bu akıma “Tasavvuf”, kendilerine de “Sufi” adını verdiler. Tasavvufa Helenistik etkiler Hâkim Tirmizi’den sonra Farabi’nin getirdiği yenilikler sayesinde girmeye başlamıştır. Şii ve Sünni mutasavvıfları birbirleriyle karıştırmamaya özen göstermek gerekir. 
Tasavvuf, İslam’ın en bilinen mistik boyutunu ve İslam Batıniliğinin en önemli geleneklerinden birini temsil eder. Bâtınîliğin tarihteki önemli isimleri arasında: Hallac’ı Mansur, Hasan Sabah, Baba İlyas, Osmanlı döneminde ise Şeyh Bedreddin, Pir Sultan, Hacı Bektaş Veli sayılabilir. Bunlardan Hasan Sabah ve Hacı Bektaş Veli dışındakiler öldürüldü. 
Hallac-ı Mansur’a göre evren yaratılmamış, bir ışık ve sevgi yumağı olan Tanrıdan fışkırmıştı. “Kendini bilen Tanrıyı bilir, kendini seven Tanrıyı sever” diyen Mansur, Sünni otoritelerce sapkın olarak tanımlanmış ve düşüncelerinden vazgeçmesi için önce kamçılanmış, sonra derisi yüzülmüş ve en sonunda da taşlanarak öldürülmüştür. Mansur’un inancı uğuruna ölümü seçmesi sufiler arasında derin izler bırakmış ve onun ölümü ile sufi akım içine kapanacağına, yükselmiştir. 
Bâtınî görüşün geniş kitlelerce tanınmasına ve sevilmesine ön ayak olan bir başka sufi de, düşüncelerini şiire döken ve rubaileri nesilden nesile halen söylenmekte olan Ömer Hayyam’dır (1050-1122). Sanatkâr ruhlu Hayyam, diğer Sufilerden daha farklı bir yaşam seçti. Hayyam’ın dörtlükler şeklinde yazdığı rubailerden aşağıda olanı görüşlerini özetlemektedir;

"Dün özledim de seni coştum birden bire,
Çıktım, senin yerin dedikleri göklere.
Bir ses yükseldi ta yukardan, yıldızlardan,
“Gafil” dedi, “Bizde sandığın Tanrı sende.”

Tasavvuf düşüncesinin temelinde Tanrı, insan ve tabiat aşkı vardır. Âlemin yaradılış gayesi aşktır. Allah, kendi güzelliğini göstermek için varlıkları yaratmıştır. Allah’ın bilinmeyi istemesi aşktır ve bu aşk özün özüdür; aşk, her şeydir. Evrenin özünü aşk oluşturur ve bütün mevcudattaki ilk cevher aşktır. Kâinatta var olan her şey, aşkın eseri olduğu ve Mutlak Güzelliğin izlerini taşıdığı için, insanı Hakk’a ulaştıracak olan gerçek yol da yine aşktan geçer. Bu aşk Hakk’a duyulan aşktır.
Makalenin devamı ve geniş versiyonu için;
https://www.academia.edu/85814801/İlahi_Aşk

Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR