Prof. Dr. Sait Yılmaz

Prof. Dr. Sait Yılmaz

Merkel Almanyası...

Bir süredir Almanya’nın güneybatısında Lüksemburg, Fransa, Belçika ve Hollanda sınırlarına yakın bir yerde tatildeyiz. Günlük olarak çeşitli ülkeleri gezip, değişimleri gözlemliyoruz. Özet olarak söylemek gerekirse, diğerleri ile Almanya arasındaki farkın giderek açıldığını söyleyebiliriz. Fransa’nın durumu özellikle kritik ama bunu başka bir makaleye bırakalım. 2008’deki büyük krizden beri Avrupa Birliği ülkeleri liderlerinden sadece biri iktidarda kaldı; Almanya Başbakanı Angela Merkel. Merkel, birliğin kumanda odasında, borç krizinden göçmen akımına her çözümün odağında o var. İç ve dış politikada gösterdiği performans, ülke içi muhalefeti de eritti. Merkel’in başarısının arkasında hem ülke içinde kendi halkına verdiği istikrar duygusu, Avrupa’da ise istikrarlı bir birlik hedefi var. Ama bu istikrarın görünmeyen yüzünde; Avrupa Birliği entegrasyonunun yavaş ilerlemesi, Avrupa kuralları ve normlarını daha Alman yapmak ve dünyanın sorunlarını Almanya’dan uzak tutmak var. Almanya, neden böyle yapıyor, Merkel’in misyonu ne, tarihsel perspektiften anlatalım.

Alman jeoekonomisi..
Almanya, düz bir ülkedir. Kuzeyindeki Ren nehri, ana ekonomik damarıdır. Ren nehri, hem insanların etrafında yaşaması hem de zenginlik ve ticaret bakımından Frankfurt ve Köln gibi şehirlerin kurulmasını sağladı. Aynı şeyler diğer iki Alman su yolu olan Elbe ve Tuna için de söylenebilir. Ancak zenginlik, barış demek değildi. Ren nehrinin iki tarafında yaşayanlar kaleler kurarak Cermen dünyasını bölünmüş durumda tuttular. Almanya’nın bugün bulunduğu topraklarda, M.S. 800-1806 yılları arasında, Orta Avrupa’da Kutsal Roma İmparatorluğu’nun mirası olan çeşitli ölçekte devletler vardı. Bunlar prensler tarafından yönetiliyordu, bazıları bağımsız şehirlerdi. Bu Cermen halkları komşularını yenerek tek bir devlet haline gelecek kadar askeri yönden güçlü değildi. Hayatta kalmaları ekonomik kaynaklarına ve aralarındaki koalisyonlara bağlıydı. 13. yüzyılda bu devletlerin bir grubu kuzeydeki Lubeck ve Hamburg merkezli bir ticaret federasyonu kurdular. Federasyon, Baltık sahillerine kadar genişledi ve Loncalar Ligi olarak biliniyordu. Ligin gücü ticarete dayanıyordu, dev gemilerle İngiliz limanlarına kereste ve tahıl da dâhil olmak üzere ham madde taşıyorlardı. Dönüşlerinde ise Rusya’daki Novgorod’a elbise ve fabrika yünü götürüyorlardı. 

Gelişen Alman sanayisi 16. yüzyılda Londra’da ağırlık sahibi olmuştu. Ancak, yeni kıtanın (Amerika’nın) bulunması ile ticaret yollarının Atlantik’e kayması Loncalar Ligi’nin 1669’da dağılmasına yol açtı. Kutsal Roma’nın mirasını endüstrileşme döneminde Prusya, 1871’de ise Almanya aldı. Almanya’nın doğal fiziki sınırlarının olmaması, tarihsel olarak komşuları ile neden savaştığını açıklar. Batı Almanya, 1948’de eski gücüne dönmek için rekabet, ticaret ve ihracatı seçti. Para sisteminin birleştirilmesi için Alman Markı’na geçildi. Alman Markı ekonomiyi ileri taşıdı, ihracat patladı ama halk fakirdi. İstikrarlı bir pazar için 1951’de Fransa ile birlikte Avrupa Kömür ve Çelik Birliği teşkil edildi. 70 yılda Almanya tarafından üç kez işgal edilen Fransa’nın amacı, Avrupa’nın gelişmesinde lider rol alarak Almanya’ya karşı kalkan oluşturmaktı. Almanya bu dönemde pazara ürünlerini gümrüksüz sokma imkânı buldu ama sesi az çıkıyordu. Alman ihracatı 1950’de %8.5’den 1985’de %27.6’ya yükseldi. Almanya’nın mükemmel mekanik, elektrik ve kimya mühendisliği yanında güçlü otomotiv sektörü onu dev bir ticaret ülkesi haline getirdi. 

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD, İngiltere ve Fransa, Hint Çini’nden Irak’a kadar geniş bir bölgede savaşlara girişirken, Almanya hep tasarruf etti ve yatırım yaptı. 1999 yılında Ekonomist dergisi Almanya’yı hasta adam ilan etmiş, Fransa’dakine benzer sosyal refah odaklı siyasi-ekonomik model işsizliği artmıştı. Uzun süre iyi çalışan Almanya kurgusu, 2000 yılında Avro’ya geçiş ile birlikte sıkıntılar yaşamaya başladı. Volkswagen Group’un personel direktörü Peter Hartz’ın önerileri ile başbakan Gerhard Schröder bir seri reform (Gündem 2010) uyguladı ve işsizliği değil, çalışmayı teşvik etti. Reformlar; part-time ve geçici işler getirdi, kaynaklar ekonominin canlanmasına yönlendirildi, çalışma teşvik edildi, vergiler azaltıldı, gençler ve işini kaybedenler iş eğitimine alındı. 2005 yılında Schröder iktidarı kaybetti ama Merkel geldiğinde herkes ekonominin canlanmasının eski başbakanın sayesinde olduğunu biliyordu. 

Merkel Almanyası...
Bugün AB derin bir kriz içinde ve pek çok ülke bu durumdan Almanya’yı suçluyor. Almanya’nın saldırgan ihracat politikaları ve kendine hizmet eden sertliği krizin köklerini ekti. Avro, kendi şirketlerini koruyacak şekilde AB politikasına yön vermesine, kendi çıkarlarına hizmet ediyor. İyi huylu Almanya düşüncesi buharlaşıyor ve eski Almanya korkusu yerini alıyor. Finansal kriz Avrupa’da milliyetçiliğin dramatik yükselişine yol açtı. Ukrayna Savaşı, Almanya’nın dünyasını da dönüştürüyor. Rusya karşısında Almanya, siyasi veya askeri bir rol üstlenmekten kaçınıyor. Almanya’nın ikiz problemi şu; bir yandan birliği bir arada tutmak istiyor, diğer yandan birliğin yükünü üzerine almak istemiyor. Ortak para, diğer ülkelerin Alman ticaret makinesine karşı tek silahı olan devalüasyon imkânını elinden almıştı. Üstelik Avro, Mark’tan daha ucuz olduğundan Alman ihracatı daha da güçlendi. Bu haksız rekabet 2008 yılına kadar dengeleri bozdu. Alman GDP fazlası %5.8 iken; İrlanda, Portekiz ve İspanya’nın açığı sırası ile %9.4, %12.1 ve %9.6 idi. Bu gelişmeler, 2008 sonrasında borç patlamalarına yol açtı ve 2011 Avro krizine katkıda bulundu. 

Almanya, iflasını açıklayan Portekiz, İspanya, İrlanda ve Yunanistan’a reform diye acı reçete kullanmaya zorladı. İflasını açıklamaktan kaçınan Fransa ve İtalya’ya ise daha az reform baskısı yapıldı. Frankfurt’taki AB Merkez Bankası, Alman Merkez Bankası (Bundesbank) yapısı ve hedefleri içinde yönetiliyor. Almanlar işlerini kaybetmediler, savaşlardan uzaklar. Ülkenin işsizlik oranı AB ortalamasının yarısı kadardır. Merkel’in politikaları pragmatizm ile birlikte sorunlardan kaçınmayı öngörüyor. Bu politikaların arkasında ise sık yapılan ülke içi anketlerde ortaya çıkan ‘sessiz çoğunluk’ yani popülizm var. Ancak, Avrupa Birliği içinde var gözüken istikrar sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor ve ‘yavaşça’ demek hala sorunların devam ettiği anlamına geliyor. Bu sorunların başında göçmen konusu ve Avro Bölgesi geliyor. Pragmatizm ile artık daha devam edilemez ve daha karalı çözümler gerekiyor. Almanya daha fazla iç popülizm ve dış aktivizm arasında bir yol ayırımında, bu konuda verilecek karar Almanya’nın da geleceğini belirleyecek. GDP’nin yarısını ihracattan elde ediyor ve bunun yarısı Avrupa serbest ticaret bölgesinden gidiyor. Özetle Almanya’nın gücü diğer ülkelerin Almanya’ya pazarlarını açma isteği ve yeteneğine bağlıdır. Pazarlara giremezse Alman gücü bölünür. 

Sonuç...
Almanya’nın oynamakta olduğu barışçı rol zengin olmak için değil, yarattığı korku ve nefreti unutturmak içindir. 1990’ların operasyonlarında Balkanlar veya Afganistan gibi yerlerde başka ülkelerin arkasına saklandılar. 1991 yılında Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlığını teşvik ederek, kanlı etnik savaşın mimarlarından biri oldular. Libya’da da oyunun tamamen dışında kaldılar. Bugün de gücüne, zenginliğine ve etkisine rağmen, Almanya’nın özellikle Doğu Avrupa’ya yönelik kaotik dış politikası, ülkenin devam eden stratejik körlüğünü gösteriyor. Almanya, kendi sanayi üssü için Avrupa’nın geri kalanına ihracat pazarı olarak ihtiyaç duyuyor. Bu yüzden, Avrupa Birliği’nin devamı en önemli önceliğidir. Böylece Almanya, çevresini finansal olarak destekleyebilir, işçiler ve mallar yerlerine ulaşabilir, ortak para ile çevre ülkeler Alman mallarını tüketmeye devam edebilir. Avrupa Birliği içinde, Almanya dışında tüm üye ülkeler mutsuz ama aynı umutsuz yolda gidiyorlar. Merkel biliyor ki eski korkular asla ölmez, büyük sopayı devamlı saklı ve kilitli tutuyor. 

Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR