Prof. Dr. Sait Yılmaz
Prof. Dr. Sait Yılmaz - Yazar

Ölümün Dansı

                                                  "İnsan, unutulduğu zaman  ölür..”                                                                                                           
Oğlunun boğulmasına yas tutan bir baba, açlıktan ölen annesinin hala sıcak bedenini emen bir bebek. İnsanlar tarih boyunca yokluk ve ölümle iç içe yaşadılar. Aralıklı iklim felaketleri, dönemsel salgınlar ve sert gündelik yaşam koşulları karşısında insanlar topraktan geçinmeye ve çabalarını sürdürecek çocuklar yetiştirmeye çalıştılar. Büyük çoğunluğu geçimlik düzeyde ya da geçimlik düzeye yakın yaşadı. Bazıları beklenmedik ve ani ölüm olasılığının karşısında varlığının anlamına ve ahlaki niteliklerine kafa yordu. Temel yaşam ve ölüm ritimleri insanın varoluşunun çerçevesini, doğal dünya anlayışını biçimlendirdi ve insanı evrene konumlandırdı. Geçmişteki insanların çoğu, er ya da geç, onları tarihin çöplüğüne gönderecek acımasız imparatorluklara yem oldu. Savaşlar kadar, felaketler, hastalıklar, kıtlıklar, nerden geldiği belli olmayan akınlar, göçler; yaşam ve ölümün dinamikleriydi. Tarih, insanları sık sık ve bazen topluca yutar. Bu ölümün dansıdır, kral, peygamber veya sıradan insan fark etmez. İnsan yaşamı hangi biçime bürünürse bürünsün, hep aynı unsurlardan oluşur, birinin başına gelen bir başkasının başına gelene benzer.

Tarih sıradan insanlar için hiç de kolay olmamış, barışta vergi vermek için çalıştırılmış, savaşta kutsal ilan edilen hükümdar için ön cepheye sürülmüş, çoğu zaman kaçak ve hain ilan edilmiş, kısa süren hayatları; göçler, açlık, hastalık ve çeşitli korkularla geçmiştir. Eski zamanlarda düzen içinde, hanedanlar değişir, yeni gelen meşru bir sistemi kurma iddiasında olurdu. Tek tek çıkar beklentisi içinde olanlardan oluşan bu devlet bürokrasisi, aslında mafyatik bir çeteden başka bir şey değildi. Halk ise toplumsal katmanlara ayrılmıştı; tacirler, zanaatkârlar, orta sınıf imtiyazsızlar (burjuva), köylü, köle vb. Tarihin öznesi, toplumlar halinde örgütlenmiş, yaşamlarını sürdürebilmek için üretmek, bölüşmek ve tüketmek zorunda olan dolayısı ile birbirleri ile üretim ve değişim ilişkileri içinde olan insanlardır. İnsanlar kendi tarihlerini yaparlar, ancak bunu kendi seçtikleri koşullar altında değil, geçmişten aktarılma verili ve doğrudan yüz yüze geldikleri koşullar altında yaşarlar. Tüm ölü kuşakların geleneği yaşayanların zihinlerinde bir karabasan gibi yaşamaya devam eder.

Geçmişteki en önemli olaylara, kargaşa ve cinnet anları, güçlü olanların çirkin yanları, kavgalar ve katliamlar, ölümün dansı eşlik eder. İmparatorlar ve krallar çoğu zaman halklarını yönetme becerisinden mahrumlardı. Hatta halkları için bizzat tehlike arz ediyorlardı. Fransa kralı IV. Charles’ın delilik nöbetleri krallığını zayıflatmıştı. Kore Prensi Sado, öyle bir korku salmıştı ki, idam edildikten sonra sekiz bir gün bir sandıkta kapalı tutuldu. Diğer yandan, sürekli depremler, salgın hastalıklar ve kıtlıklar birbirini izliyordu. Avrupa’daki veba, nüfusun üçte birini yok etti. 1755’de Lizbon’u vuran deprem 55 bin kişinin hayatına mal oldu. 1657’de Tokyo’da ki yangın ise neredeyse 100 bin kişinin canını aldı. 19. Yüzyılda İrlanda’da meydana gelen patates kıtlığında halkın yarısı öldü. Yüz-milyonlarca yıldır yaşamın kodlarını birbirine aktararak bugünkü nesillere geldik. İnsanlığın doğuşundan beri 106 milyar insan yaşadı ve öldü. Mevlana’nın dediği gibi; “Bu dünyada yaşamıyorsunuz, bu dünyadan geçiyorsunuz.” Esas olan yaşam değil, ölümdür; yaşam, ölümün dansı içinde bir parantezdir. Ancak, bilim ve teknoloji bizi gittikçe ölümsüzlüğe yaklaştırıyor

Tarih boyunca, gündelik yaşam, ölüm ve afetle karşılaşmaya hazır olmayı gerektiriyordu. Her an bu tehlike altında olan erkek ve kadınlar, çocuk yetiştirmek ve kıt kanaat geçinmek yanında, içinde bulundukları dünyayı anlamaya ve kısmetlerini geliştirmeye çalıştılar. Hastalık, sakatlık ve ölümle başa çıkmanın pek çok yolu denendi. Eski dünyadan miras kalmış kitaplara dayanan tıp eğitimi ile doktorlar, iman şifacıları, muska, tılsım, dua ve büyü gibi geleneksel pratikler denendi. Din, ölümün ve afetlerin nedenini şu şekilde sıralıyordu; günahlarımız, cinler, cadılar, şeytanlar ve fırtına yapıcılar. Çare ise oruç tutmak, dua etmek, tövbe, büyü ve tılsımdı. Her afet sonrasında kıyametin yakın olduğu hikayesi tekrarlanıyordu. Savaşlar, felaketler ve ölümler aslında hayatın bir katalizörüdür. Ölüm, aile ilişkilerini koparır ama yeniden yapılandırır. Geçmişte bir kültür değişimine de yol açıyordu; evlatlık alma, soyadı, ölen kardeşin karısı ile evlenme, miras, iffetsiz kadınlar, gayrimeşru çocuklar vb. Modern dünyada ise yeni bir toplum mühendisliğine ihtiyacımız var. Bu makalede, tarihin sayfaları içinden çeşitli uygarlıklardaki iktidar ve ölüm-kalım mücadeleleri ile ilgili örnekler verecek, sonunda sözü ölümün dansına ve insan hayatına getireceğiz.

Ölümün Dansı

Tarih dediğimiz aslında kanlı bir geçmiştir. Savaş, şiddet, işkence, katliam, zorbalık ve felaketler.. Dünya tarihi vereceğimiz örnekler gibi ölümün dansı ile bunlarla doludur.

541’de Mısır’da Nil Deltasında başlayan hıyarcıklı veba salgını tahıl gemileri Doğu Akdeniz üzerinden Anadolu ve Avrupa’ya yayıldı. 767’de Güney İtalya’da son kez patlak verene kadar, iki yüzyıl boyunca insanları defalarca kırıp geçirdi. Bu ani bir ölümdü; önce kasıklarda ve koltukaltında yılan ısırığı gibi bir yara çıkar, insanı bitkin düşürür, ikinci ya da üçüncü gün öldürürdü. İnsanlar dağlara ve başka yerlere kaçıyordu, bıraktıkları kentin Pazar yerinde ve sokaklarında otlar ve çalılar bitmişti. Kıtlık başka bir felaketti; 9. Yüzyılda ortalama dört bir yılda bir tekrarlanıyordu. 10. Yüzyılda on yılda bire düştü ama 11. Yüzyılda tekrar yükseldi. 700’ler ve 1005’de İrlanda’yı vuran kıtlıkta insanlar birbirlerini yedi, yamyamlık başladı. Hiç unu olmayanlar, çeşitli otlar toplayıp yediler ama şişip öldüler. Yoksullar bir yiyecek kırıntısı için köle olmaya razı oldular. Kıtlık ve afet her yıl başka bir yeri vuruyordu. Ama hiçbir sefalet döngüsü bir kıtanın tamamına bela olmadı. 14. Yüzyıldaki korkunç veba salgını birçokları tarafından insanlığın müşterek günahlarına verilmiş bir ceza olarak yorumlanmıştır.

Dünyanın sonu denebilecek veba salgını 1338-1353 yılları arasında yaşanır. Salgın Çin’in hemen batısından başlar. Çin tahtında Yuan imparatoru Kubilay Han’ın torunlarının torunu Togon Temür bulunuyordu. 1338-1339’da Issık Gölü’nün güneyindeki mezar taşlarından birinde şöyle yazar; “Bu Kutluk’un mezarıdır. Karısıyla birlikte salgında öldü.”  Salgın Hint ticaret yolları ve kuzeyden gelen Moğol akınları Konstantinapole, Avrupa’ya ve Mısır’a ulaşır. Veba şeytanın işiydi, karanlığın istilası; Vakayınüvisler, Moğolların salgında ölen askerlerin cesetlerini mancınıkla kent kalelerinin öbür tarafına attığını anlatır. Veba, Asya, Hindistan ve Suriye’yi de yaptığı gibi Avrupa’yı kasıp kavurmuştu. Konstantinapole’de 6. Yüzyılda 1 milyon kişiyi öldüren veba, bu sefer nüfusun yarısını götürmüştü. Sadece Marsilya’da bir ayda 56 bin kişi öldü. İngiltere’nin ise neredeyse yarısı. Şair Petraca şöyle yazmıştı; “.. Sürdürdüğümüz hayat bir uykudur; ne yaparsak yapalım, rüya görüyoruz. Yalnızca ölüm bizi uykudan uyandırır. Bundan önce uyanmış olmayı diliyorum.”

1397’de Belh’teki Emir Hüseyin, pratikte Moğol İmparatorluğu’nun parçası olan Çağatay Hanlığına bağlıydı. Ama Emir Hüseyin’in yıldızı parlıyordu; ganimetlerinin çoğunu askerlerine dağıtıyor, onlara giysi, silah, kemer veriyor ve dünyanın en güzel kadınlarının elinden şarap ikram ediyordu. Durumdan hoşnut olmayan Timur, 10 Nisan’da onu başkenti Belh’de tuzağa düşürdü. Isfahan düştüğünde 70 bin kişinin öldürülmesini emretti. Timur (1370-1405), Rakip ya da düşman gördüklerine önce kayıtsız şartsız teslim olmalarını söylüyorlardı. Bir şehir ele geçirildiğinde her Moğol savaşçısının öldürmek zorunda olduğu belirli bir insan sayısı vardı. Emrin yerine getirildiğini kanıtlamak için katledilenlerin kulaklarını topluyorlardı. Timur, filozof değildi, bildiği tek etik vardı; zafer. Kuzeyde ise Toktamış, tüm vahşetiyle Rus prenslerinin üzerlerine indi; hazinelerini yağmaladı, evlerini yıktı, kadınları ve çocukları boğazladı. Timur sınırlarına ulaştığında, Toktamış Rusları ezip boyun eğdirmişti. Toktamış, Timur’a itaat etmeyi reddetti.

Rus vakanüvislere göre, Timur çok daha insafsız, azgın ve korkunç bir işkenceci idi. Rus prensler, Toktamış’a katıldılar ve 1395’de bir kez daha yenildiler. Toktamış, kaçtı ve hayatının geri kalanını saklanarak geçirdi. Timur’un yeni hedefi Delhi Sultanlığı idi. Hinduların kellelerinden kule yapıldı. Tek bir günde onbin kişinin kellesi kesildi. Kadın ve çocuklar köle edildi, tahıl ambarları yakıldı. Sırada Mısır Memlukları ve Yıldırım Beyazıt’ın Osmanlı İmparatorluğu vardı. Ama önce Bağdat’ı yaktı sonra kuzeye Osmanlı cephesine yöneldi. 28 Temmuz 1402’de Osmanlı ordusunu püskürten sonra Bizans İmparatoru’na haber gönderdi; “Boğazı kadırgalar ile sıkı tut ki, Osmanlı askeri kaçamasın”. Ardından Gürcistan krallığı harabeye çevrildi. Bütün Avrupa korkudan nefesini tutmuş, Timur’u bekliyordu. Ama o Doğu’ya yöneldi, Çin’de ele geçirmediği Yuan topraklarına döndü. 18 Şubat 1405’te üç gün süren bir ziyafette çok içmişti, komaya girdi ve öldü. Fethettiği hiçbir yerde ne bir alt yapı, ne de yönetim şebekesi kurdu. Bu yüzden işgal edilen yerlerde istikrarsızlıklar çabuk başladı.

Ölüm Makineleri

Roma hükümdarı Caligula, sapkınlık, seks partileri ve işkence konusunda önceki imparator amcası Tiberius’dan çok şey öğrenmişti. Gladyatörlerin savaştığı halka açık gösterileri saplantı haline getirdi. Mahkûmlar bağıramasınlar diye dilleri koparıldıktan sonra vahşi hayvanlara yem olarak atılıyordu. Hayvan yemi pahalı geldiğinde mahkûmlar, vahşi hayvanları beslemek için kullanılıyordu. İmparatorun ruh sağlığı gittikçe daha da kötüleşti. Yanındaki asilleri kızgın demirle damgalayıp çalışmak için madenlere gönderdi. Bazılarını hayvan gibi dört ayak üzerinde kafese kapatıp, parçalara ayırdı. Aileler kendi çocuklarının idamlarını izlemeye zorlandı. Yönetici sınıfı kendinden tamamen soğutan Caligula, M.Ö.41’de bir şölen esnasında bıçaklanarak öldürüldü.

1749’da Kore krallığının başına geçen veliaht prens Sado, 1757’de bir hadımın kafasını kesip saray kalabalığının üzerine attı. Giysilere karşı bir fobi geliştirmişti. Her sabah kendisi için 20-30 kıyafet hazırlanıyordu. Bunlardan bir kaçını ruhlara adak olarak yakıyor, kıyafetlerin sunumunu beğenmezse hizmetçiyi yaralıyor ya da öldürüyordu. Seyahat ettiğinde yolların tamamen boşaltılmasını istiyor, yolda birini görürse kıyafetlerini çıkarıp yakıyordu. 1762’de ikinci karısını öldüresiye dövdükten sonra kırsal bölgelerde tebdili kıyafet gezinmeye ve gezginlerle çılgın partiler vermeye başladı. Kehanetlerini beğenmediği falcıları öldürüyordu. Konutunun altına yaptırdığı mezar büyüklüğünde odada saatlerce yatıyordu. Sonunda asıl kral kraliyet ailesinin tehlikede olduğunu görüp, 1762’de oğlunun ölüm emrini verdi.

19. yüzyılın en cani hükümdarı olan Belçika Kralı II. Leopold, Orta Afrika’da Kongo üzerinden gaddar bir yönetim kurmuştu. Bölge değerli fildişi, mineraller ve kauçuk bakımından zengindi. Leopold’un ordusu halkı köle gibi görüyor, bölgeyi sert bir şekilde denetliyor, suaygırı derisinden kauçuk kordon şeklinde kırbaçlar kullanıyorlardı. Köylerde kadınlar rehin tutulurken, erkekler kauçuk toplamaya zorlanıyordu. Köylerin erkek başına iki haftada bir 4-5 kilo kauçuk toplaması zorunluydu. Buna boyun eğmezlerse halk katlediliyordu. Leopold, Kongo’nun nüfusunun yar yarıya düşmesi pahasına kendisine büyük bir servet yapmıştı. Atılan her merminin geçerli bir nedeni olmalıydı. Vurulan her kişinin eli kesilerek, tütsülenip Leopold’un vekillerine gönderiliyordu.

Tarih boyunca pek çok sadist kadın da ortaya çıktı. Bunlardan biri 17. Yüzyılda Şili, İspanyol Habsburg İmparatorluğu’nun bir parçası iken Santiago’nun kuzeyinde yaşayan Dona Catalina idi. Kızıl saçlarından ötürü ona La Quintrala deniyordu. 1604 yılında doğmuş, babasının mirasına erkenden konabilmek için onu zehirli tavuk ile öldürmüştü. Kiracılarını, hizmetlilerini ve kölelerini insafsız bir biçimde yönetiyordu. Suçlu bulduklarını terbiye etmek için zincirler, kelepçeler, ağız tıkaçları ve işlenmemiş deriden kırbaçlar kullanıyorlardı. Bazılarını diri diri yakmış bazen de soğuk suya atmıştı. Romantik ilişkide olduğu itibarlı bir erkeği bıçaklamıştı. Ama suçunu idam edilen bir hizmetçisine attı. 1655 yılında en az 40 hizmetçisinin ölümü ile suçlanarak, Santiago’da mahkemeye çıkarıldı. Fakat hastalandığı için idam cezasından kurtulup, ev hapsine mahkûm edildi ve aynı yıl öldü.

Modern Yaşam

İçeriden çürümeye başlayan bir uygarlığa doğal bir afetin çarptığını söyleyebiliriz. İskeletlerin çoğu doğal bir hastalık gösterir, en yaygın olanları gıda eksikliğinden kaynaklanan kansızlıktır. Kentler büyüdükçe daha çok ağaç kesilir ve ormanların kaybolması su taşkınlarını getirir. Bazı büyük yerleşim yerleri ucu ucuna uygarlık diye nitelenebilir. Uygarlık olmayanlar, önderleri komutasındaki yerleşik olmayan gezginci gruplardır. Bina inşa etmezler, yazıları yoktur, dillerinde ‘pulluk’ ya da ‘harman yeri’ gibi tarım sözcükleri yoktur. Tek bildikleri savaşmaktır, silahları ve atları ile öne çıkarlar. Bütün krallar gibi kendilerine bir düşman, kolay bir hedef ararlar. Barış, korkuya dayalıdır. Tarih boyunca halkların tarihi, despotların baskısı altında ezilmek olmuştur ve mesele bugün de despotlardan ve gerçek adaletin olmadığı, yolsuzluklara batmış mafyatik (başarısız) devlet sistemlerinden kurtulmaktır. Çünkü onlar ölüm makineleridir.

Pandora’nın kutusu yani bütün kötülüklerin, sapıklıkların ve günahların, sevgi ve nefret çelişkisinin kaynağı bilinçaltınız. Bilinç altında zaman diye bir şey yoktur. Bilinçaltı zifiri karanlıktır. Orada pek çok yanılsama ve gerçeklerle karışmış hikâye var ama asıl ejderhayı yani şeytanı tanımalısın. Bunun için, özünüzün sınırlarını, doğanın evrensel yasalarını keşfedin. İnsan olma, hayatınızı anlamını bulma hevesi ile yaşayın. Ölümlü insan, üstün bilimle ölümsüzlüğe yükselebilir. Ölüm, aslında yaşanan tüm olumsuzlukların sıfırlandığı yeni bir başlangıçtır. Ölüm, evrensel yaşamın büyük havuzunda bir zorunlu geçiş kapısıdır. Özetle, ölüm diye bir şey yoktur. O yalnızca yeni bir yaşama açılan kapıdır. Ölürken, gözlerimizi yeni bir hayata ve tecrübeye açmanın, yeni kimliğinize kavuşmanın heyecanı, “Az sonra büyük sırrı öğreneceğim” diyerek kapatmalıyız;

“Hoş geldin, Ölüm!”

Ölüm, aynı zamanda yaşamla da ilgilidir çünkü yaşamı oluşturan anların hepsi ölmektedir, yaşanan bir an asla geri gelmeyecektir. Yaşamın her anını olabilecek en iyi şekilde değerlendirmeli ve ikinci defa yaşıyormuşçasına yaşamalıdır. Geçmişteki hiçbir şey tekrar erişilmeyecek şekilde kaybedilmez, tersine, her şey geri dönülmez bir şekilde saklanır. Evrimin geçer akçesi ne savaşlar, ne açlık ve acı çekmektir, sadece DNA sarmallarının kopyalanmasıdır. Hayatın trajik üçlüsü; acı, suçluluk ve ölüm’dür. Kişi acı çekmesine neden olan durumu değiştiremiyorsa, buna karşı tutumunu belirleyebilir. Örneğin kör olmuşsanız bununla yaşamaya çalışırsınız ya da bu durumun sizi mahvetmesinin önüne geçmeye çalışırsınız. yaşam efsaneleştirilmemelidir. Ölüm havası bir anda bütün maskelerinizi çıkarır, bir anda yalnız olduğunuzun ve tüm ilişkilerinizin bunu unutmak için, bir aile kurup kendinizi yalnız hissetmemek için yaratılmış birer kandırmaca olduğunun farkına varmanızı sağlar.

Hiçbir şey sonsuza dek yok olmaz. Bu dünyada acı verici bir ilerleyiş var, geride bırakılana özlem duyarak yaşıyor ve ayrılıyoruz bu dünyadan ve geçmişi sonsuzlukta bulmak istiyoruz. Bizi geçmişe, özlemlere, geleceğe ve sonsuzluğa bağlayan tek şey, sevgidir. Sevgi ile ve daha çok severek, sonsuza kadar elini tutacak ruhlar bulmak için yaşayalım. Bir insanın rahat ve huzur bulabileceği tek yer, başka bir insanın kalbidir. Hayata olumlu bakmanın ve yardım etmenin bir yolunu bulun, her zaman yardım eden biri olun. Düşünün hayatta veya ölmüş kaç tane gerçekten sevdiğiniz var, kaç kişi sizin için koşar gelir ya da siz gidersiniz, onları en son ne zaman aradınız? Sevgi olmadan ölüm size varoluşun anahtarlarını vermez. Sevgiyle birlikte ise var olan her şeyin anahtarını size uzatır. Sevdiğiniz kişilerle zamanla kökleriniz birleşmeli ve tek bir ağaç olmalısınız. Ölürken sevdiklerinize söylemeniz gereken tek şey şudur;

            “Beni unutma!. Yukarıda bekliyor olacağım.”
             İnsan, unutulduğu zaman ölür.

Makalenin devamı ve geniş versiyonu için;

https://www.academia.edu/97159724/Ölümün_Dansı

Toplam 3093 defa okunmuştur.

Prof. Dr. Sait Yılmaz diğer yazıları:

YORUM YAZ

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.