Prof. Dr. Sait Yılmaz

Prof. Dr. Sait Yılmaz

Rusya, İran ve Çin kıskacında Türkiye ve Türk Dünyası

Türk dış politikası son on yıldır devam eden ideolojik niteliğini şimdilik bir kenara koyarak, yeni açılımlar peşinde, önemli bir eşikteyiz. Son yıllarda Türkiye, üç konuda köşeye sıkışmış durumda;
    - Ekonomik darboğaz.
    - ABD ve Rusya ile ilişkileri.
    - Suriye’de beklenen gelişmeler.
Batı ile ilişkilerimiz, başta terörle mücadele ve Suriye’deki operasyonlar olmak üzere, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs konusunda da gittikçe bozulan bir trend içinde. Batı, Türkiye’nin Rusya ile denge oyunundan ve gittikçe Ruslara yanaşmasından hiç memnun değil. Bu yüzden, sadece savunma teknolojileri alanında değil, ekonomik olarak da Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak istiyorlar. Batının ilişkileri düzeltmek için öne sürdüğü başlıca şart şu; “Tarafını seç, hem Batı ittifakının nimetlerinden yararlanıp, hem Rusya ile hareket edemezsin”. 
Ancak, Batı ile ilişkilerini onaramayan Türkiye, Soçi görüşmelerinden sonra dengeyi daha da Rusya’ya doğru kaydırmış durumda. Rusya ile ilgili gelişmelerin son yıllarda bu şekilde seyretmesi ülkemizdeki bazı sol kesimlerin çok hoşuna gidiyor. Bunlar için; Türk Dünyası yoktur, Ruslar 1945 yılında Türkiye’den toprak ve üs istememiştir, Çin 1947 yılında Doğu Türkistan’ı işgal etmemiştir, Uygurlara yapılan Çin soykırımı Amerikan propagandasıdır. Maskeleri; Amerikan emperyalizmi, PKK ile mücadele ve “tam bağımsız Türkiye” mottosudur. Son yıllarda artan Rusçuluk ve Türkiye’nin Rusya ve İran ile yetmedi Çin ile Atlantikçi diye yaftalanan dünyanın diğer yarısına olan düşmanlığın pekiştirilmesini ülkemizin uzun çıkarlarımız açısından doğru bulmuyorum. Üstelik Rusya ve Çin’in ABD’den çok daha tehlikeli buluyorum. Bu makalede, Rusya ve İran ile ilişkilerimizin geldiği aşamayı ve arka planını anlatırken, aynı zamanda Rusya ve İran ile stratejik ortaklık masalı uyduranlara ve Çin’in emperyalist tuzağını görmezden gelenlere bir cevap vermek istiyorum.

Avrasya’da birlik modelleri ve Türk Dünyası

Orta Asya’nın geleceği belirsiz ancak dış dünyadan izole coğrafyaları Ruslar kadar Çinlilere de etki sağlamada avantaj sağlıyor. Bununlar beraber, Orta Asya ülkeleri ne kadar bağımlı olmaya devam etseler de artık Rusların kolonisi değil. Ruslar, stratejik ortaklık kılıfı altında Orta Asya ülkelerinin enerji ve mineral kaynaklarına nüfuz etmek istiyor. Koltuklarını koruma endişe içinde olan Orta Asya ülkelerinin liderleri arasındaki gerilimler ise bir araya gelmelerini engelliyor. 
Orta Asya ülkeleri Rusya ve Çin’den gelen rüzgârla göre şimdilik;
    - Avrasya Ekonomik Birliği, 
    - Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü ve 
    - Şanghay İşbirliği Örgütü gibi bölgesel yapılar arasında tercihlerde bulundular ama bunların hepsi aslında sanal bölgeselcilik olarak adlandırılıyor. Çünkü bu bölgesel yapılar Orta Asya ülkelerine bir şey katmadığı gibi, pek bir cazibe de temsil etmiyor. Olsa olsa başka ülkelere karşı korumacı bir entegrasyondan bahsedilebilir. Bu yüzden, Orta Asya ülkeleri hangi teşkilata üye olursa olsun teşkilat dışından diğer ülkeler ile de işbirliği anlaşmaları yapmaktan geri durmuyor. 
Aslında Çin ve Rusya dışında büyük bir seçenek arıyorlar ama çıkış yolu bulamıyorlar. Diğer yandan Orta Asya ülkeleri hala ülke inşa süreçlerini tamamlayabilmiş değiller. Bu nedenle, ülke içinde ve dışında maceraya girecek bir durumları da yok. Ana sorunları iç güvenlik ve hassas durumları dış güçlerin istismarına açık. Orta Asya’nın bu hazırlıksız hali yakın zamanda başlayacak büyük savaşlar içinde bölge coğrafyasının yeniden şekillenmesine yol açabilir yani büyük rüzgârlara dayanamayabilirler. Kurumsal zayıflık ve yarı-modern toplum yapısı yanında devlet yönetimlerinin olgunlaşması uzun zaman bekleyemez. 

Türkiye- Çin ilişkilerini nasıl okumalıyız?

Doğu Türkistan toprakları üzerinde tarih boyunca birçok Türk İmparatorluğu, devleti ve beylikleri kurulmuştur. Zengin petrol ve doğalgaz kaynakları sahip Doğu Türkistan ile Çin arasındaki çatışma, 1757′den beri devam ediyor. 200 yıldan bu yana Doğu Türkistanlılar, bağımsız olmak için sürekli mücadele etmiş ve bağımsız devletler kurmalarına rağmen (Yakup Bek Devleti, 1933 Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti, 1944’teki Doğu Türkistan Cumhuriyeti) bu devletler kısa ömürlü olmuş, nihaî başarı kazanamamışlardır. İkinci Dünya Savaşı döneminde, Rusya’dan silah yardımı alan Uygur Türkleri, 1944-1949 arasında Sovyetler Birliği'nin desteğiyle İkinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti’ni kurdular. 1949’da Çin-Rus Anlaşması üzerine Doğu Türkistan Devlet Başkanı Kasım Böre başkanlığında 37 kişilik heyet görüşmeler yapmak üzere Moskova’ya çağrıldı. Heyetin tamamında yer alan kişilerin boyun ve belleri kırılarak öldürüldükten sonra bindirildikleri uçak havada patlatılıp, uçak kazası süsü verildi. Aynı yıl, Doğu Türkistan’ı işgal eden Çin, o zamandan beri 15 milyon bebek-çocuk ile 2.5 milyon yetişkin Türkü yok etti. 
1949 sonrasında da Doğu Türkistan’da birçok defa etnik çatışma meydana geldi. 1 Ekim 1955'te Doğu Türkistan, eyalet statüsünden çıkarılarak Özerk Bölge olarak ilan edildi. Çin hükümeti ülkeyi etnik gruplara bölerek belli bölgelere ayrıcalık hakları tanıyan "Milli Bölge Özerkliği" siyasetini izledi. Çin, özerk bölgelerde yönetim tabakalarını genişleterek Han nüfusu yerleştirmek suretiyle otonomi hakkına sahip milletlerin gücünü dağıttılar, yetkilerini böldüler.  1949 yılında Mao’nun Çin’de kontrolü ele geçirmesinden sonra en çok baskı gören ve kültürel devrimle en çok asimile edilmeye çalışılan yer Doğu Türkistan oldu. Çinliler, Doğu Türkistan’ın;
     - Ordusunu yok ettiler,
     - Bürokrasini satın aldılar,
     - Asimilasyon baskısını hep artırdılar ve bunun için göç dâhil pek çok yöntem izlemeye devam ediyorlar.

Rusya ve İran ile dostluk nereye kadar?

Ruslar, son 1000 yıldır olduğu gibi Türkün ve Türklüğün en büyük düşmanı olmaya devam ediyor. NATO’nun son aldığı kararlar ile Ukrayna ve Doğu Avrupa’da manevra alanı bulamayacak olan Putin, Karadeniz, Kafkasya ve Orta Asya’yı garanti altına almak isteyecek, burada kendine kolay zaferler arayacaktır. Karşısında Türkiye ve Türk Dünyası olacaktır. Putin, bugüne kadar olduğu gibi ya dediklerini harfiyen yapmanızı ya da sonuçlarına Suriye ve Libya’da olduğu gibi katlanmanızı isteyecektir. Üstelik bu sefer yanımızda Batı desteği sanal bile olsa görülmeyecektir. Karadeniz’deki yeni gelişmelere tek başımıza hazır olmalıyız. Ama enerjimizi Suriye ve Libya’da harcıyoruz.
Türkiye, 1950’lerden sonra Çin’den kaçan Uygur liderlerini misafir etti ve onların kültürlerini korumak, bağımsızlıklarını yeniden kazanmalarını sağlamak için birlikte çalıştı ama çok az başarı sağlandı. Özellikle 1990’lardan sonra Uygur diyasporası, yaptığı gösteri ve toplantılar ile uluslararası alanda dikkat çekmeye başladı. Çin son 20 yılda büyük bir ekonomik güç olarak ortaya çıkarken, Uygurlara tolerans gösterilmemesi konusunda Ankara’ya baskı yapmaya başladı. Doğu Türkistanlı kardeşlerimize ve Türk Dünyasına sırtımızı dönme hakkımız yok. Binlerce yıl önce ayrıldığımız ve hala kimliklerini koruyan kardeşlerimize karşı sorumluluğumuz var.
Batı ile ilişkilerde daha da çalkantılı bir döneme giriyoruz. Batı ile kötü ilişkilerimizi sadece PKK konusuna indirgemeyelim. Konu, S-400 ve Rusya ile ikircikli politikalarımız da değildir. Türkiye, demokrasi, laiklik ve hukukun üstünlüğü yani normlar konusunda Batıdan gittikçe uzaklaşmaktadır. Türkiye, Batılı değerler konusunda ciddi adımlar atmadıkça; bize petrol ve doğal gaz satmaktan başka bir özelliği olmayan Doğu’ya mahkûm olacak, Batıdan dışlanacak ve nihayetinde askeri hedef haline gelecektir. 
Sonuç olarak, Türkiye’nin her ikisi de ideolojik hevesler peşindeki İran ve Rusya ile aynı tarafta uzun süre kalmayacağı açıktır ve Avrasya’daki gelişmeler büyük hesaplaşmanın çok uzak olmadığını gösteriyor. Bu hesaplaşmadan Türkiye ve Türk Dünyası birlikte ve “birlik” olarak çıkmalı, başkalarının büyük planlarının parçası olmamalıdır. 
Makalenin devamı ve geniş versiyonu için;
https://www.academia.edu/85299055/Rusya_İran_ve_Çin_kıskacında_Türkiye_ve_Türk_Dünyası
 

Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR