Kahrolsun istibdat!

Sarmış yine âfakını bir dûd-ı mu’annid/ Bir zulmet-i beyza ki pey-â pey mütezâyid -Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman/ Beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan (T. Fikret) Başlıktan ötürü ‘Z kuşağından’ özür dilemeliyim; “Ne, 100 yıl sonra yeniden istibdat mı?” diyebilecekleri için… Fakat kalbi kardeşlik ve özgürlük değerleriyle çarpan her yurttaş gibi; yeni yüzyılımızdaki kimi insanların 2. Abdülhamit’in saltanat yıllarına (1876-1909) duydukları hayranlığı anlamakta zorlanıyorum. Kendisinin yaşadığı dönemde ‘tarih baba’ daha söyleyeceklerini söylemediği için, ‘kimin kim’neyin ne’ olduğu belirsiz olabilirdi ama ya şimdi? Her şey apaçık ortada değil mi? Abdülhamit’in zulmünden, başında bulunduğu devleti parçalanmaya götüren bütün icraatlarına dek, her şey tek tek, ayan beyan ortadayken, yazılı bir biçimde ışığın altındayken, iktidarın yaptığı bu, neyin savunması, neyin saldırganlığı, neyin cezası dersiniz? Zamanın ötesine geçerek sözde cezalar uyduran RTÜK’e söylenecek söz yok aslında! Söz onları bu zavallı duruma düşürenlere söylenmeli! Çünkü Abdülhamit dönemindeki ‘sansür dairesi’ sorumlusu değildi asıl suçlu, bizatihi sarayda oturan “Ulu Hakan’dı. Çok zulmettiler; gazeteler sansürden ötürü bazen hiç yazısız bembeyaz çıktı, kapandı, yazarlar mahpus damına tıkıldı, sürüldü, eziyet gördü, öldürüldü; ne oldu? Hiç. İktidara gelişinden iki yıl sonra (1878) askıya aldığı anayasayı, 1908’de yürürlüğe koymak, meclisi işler hale getirmek zorunda kaldı Abdülhamit. Fakat acı ki vatan dağıldı! Geriye Jön-Osmanlılar'dan, Jön-Türkler'e uzanan büyük, acılı, zorlu bir mücadelenin onuru kaldı. O yılların aydınlarına düşman olan, sırf onları susturmak için devletin bütün olanaklarını en ağır şekilde kullanan Abdülhamit’in ruhu, şimdi bu yeni-Abdülhamitçilerde! Mücadeleyi ve gündemi tıpkı o günlerdeki gibi bir noktaya odaklamak istiyorlar; “dış güçler ve içerideki hainler!” Belki de bunun için iktidar, uzunca bir zamandır Abdülhamit konusu üzerinde çalışıyor. Hatırlayacaksınız; TRT1’de bu adlı bir dizi de yayınlanıyor. Tıpkı dayattıkları gibi orada da tarihi yeniden, yeni yüzyıla ve iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillendiriyorlar. Tarih ve gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan bir Abdülhamit yaratıp, ona inanıyor hatta tapınıyorlar! RTÜK’ün, TELE1 TV ve Merdan Yanardağ’a kestiği ceza aslında Abdülhamit’e dokunulmazlık zırhı geçirerek, yeni inşa etmeye çabaladıkları düzenin altyapısını oluşturma çabası biraz da… Bundan ötürü ki o yılların Tevfik Fikret’i, şimdinin Merdan Yanardağ’ıdır. Ali Suavi’si, Ali Kılıç’tır. İşte cezaların bir diğer nedeni de budur; siyasal İslamcıların körlüğü ve hâlâ baskıyla, zulümle, sansürle devletin yönetilebileceği yanılgısı! Tarihsel kişilikleri korumak gibi dertleri olsaydı eğer, Atatürk’e ‘zavallı’ ‘piç’ ‘İngiliz ajanı’ ‘aşağılık’ dedirten televizyon kanallarındaki o hadsizlere de ‘had’ bildirirlerdi. Bildirmedikleri gibi, basın ilan kurumunun bütün olanaklarını onlara akıtmayı sürdürüyorlar! Kuşkusuz 1900’lerin aydınları Kıbrıs’ı, Balkanlar’ı, Musul Petrollerini bir kalemde ve Filistin başta olmak üzere o coğrafyadaki toprakların peyder pey elden çıkmasına, buna karşılık Âli-Osman’da baskının ve zulmün katlanarak artmasına bir anlam veremiyor ve direniyorlardı, tıpkı şimdi olduğu gibi. Ne oldu, kim haklı çıktı o tarihsel süreçten, her şey apaçık ortada değil mi? Sözgelimi Ulu Hakan’ın kibirli, söz dinlemez, baskıcı yönetimi ve beceriksiz dış politikası Osmanlı’yı 93 (1877-78) harbinin kapısına getirmiş ve orada alınan yenilginin ağır bedeli önce Ayestefanos, sonrasında İngiltere’nin baskıları sonucu Berlin Antlaşması olarak masaya konmuştu. O masada Osmanlı; Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bosna-Hersek ile Kars, Ardahan, Batum, Beserabya’yı kaybetmiş ve o Berlin antlaşması ile kaybedilen topraklar 287 bin 510 kilometre kare olmuştu. Ayrıca ve tarih babanın söylediğine göre, o antlaşma sonrasında Bulgaristan ve Girit’in Osmanlı’dan kopmasına ve Ermenilerin himayesinin Rus’lara devredilerek Doğu’da Ermeni sorununun daha da yakıcı hale gelmesine yol açmıştı. Yine Kıbrıs bu süreçte yıllık 22 bin 986 kese altın karşılığında İngiltere’ye devredilerek elden çıkarılmıştı… Abdülhamit’in hastalıklı kişiliğinin Osmanlı’ya verdiği zarar kuşkusuz bunlarla sınırlı değildi. En büyük zararlardan biri; Almanlarla yapılan “Bağdat-Hicaz Demiryolları Antlaşması” ile oldu. Demiryolunun geçeceği Musul-Kerkük hattında yolun 20 km batısı ile 20 km doğusundaki yerüstü ve altındaki her tür zenginlik Almanlara bırakıldı. O yıllarda Abdülhamit’in istibdat rejiminin tek derdi vardı; Hicaz bölgesinde çıkabilecek ayaklanmalara karşı hızlı asker sevkiyatı. Sonuç! 1 milyon 500 bin kilo metre kareden fazla toprak kaybı, neredeyse yasaklanmış bir dil, baskı, zulüm, adaletsizlik! Ulu Hakan’ın, ‘hürriyet, müsavat, vatan, cumhuriyet, kanun-i esasi, adalet, zulüm, millet ve daha yüzlerce sözcüğü yasaklaması ile yeni “Ulumuzun” uygulamaya çalıştığı yasakların kaynağı aynıdır; istibdat! (despotluk) Bizlerin mücadelesinin kaynağı da aynıdır; müsavat (eşitlik). Öyleyse tarihten aldığımız haklı güçle yeniden haykırabiliriz; “Kahrolsun zulüm, kahrolsun istibdat! Yaşasın hürriyet, yaşasın müsavat!


Önceki ve Sonraki Yazılar