Yeni Türkiye’nin Taşlarını Döşerken: Şerif Mardin’in Ardından ?

Yeni Türkiye’nin Taşlarını Döşerken: Şerif Mardin’in Ardından  ?

Çağlar EzikoğluTürkiye’de sosyal bilimler alanında çok önemli isimlerden birisi olan Şerif Mardin’in vefat haberini okudum az önce. Öncelikle kendisine Allah’tan rahmet diliyorum. Kendisi Türk akademisi içerisinde çok değerli...

Çağlar Ezikoğlu

Türkiye’de sosyal bilimler alanında çok önemli isimlerden birisi olan Şerif Mardin’in vefat haberini okudum az önce. Öncelikle kendisine Allah’tan rahmet diliyorum. Kendisi Türk akademisi içerisinde çok değerli ve önemli yayınlara imzasını atmış bir isimdi. Osmanlı modernleşmesinin son dönemlerinden itibaren başlayarak, Cumhuriyet dönemi ve akabinde Türkiye’de ortaya çıkan İslamcılık akımına dair önemli saptamaları olmuştu. Bu saptamaların en başında yer alan merkez-çevre teorisi ile İslamcılığın Osmanlı topraklarında nasıl doğduğu ve Kemalist modernleşmeden sonra nasıl bir serüven izlediğini önemli saptamalarıyla incelemişti. Ki bu saptamaların birçoğuna katılan birisi olarak, özellikle 70’lerden sonra kurulan Milli Görüş hareketinin 90’larda Refah Partisi ile kazandığı ivmeyi de merkez-çevre çatışması perspektifinde değerlendirmek gayet de önemlidir. Bu bağlamda Osmanlı’nın 19.yüzyıldaki modernleşme sürecinden bu yana devletin merkezinde yer alan unsurlar Cumhuriyet döneminde Kemalist modernleşmenin etkisiyle dini siyasetin ekseninden tamamen koparmışlardı. İşte bu koparış ile merkezdeki bütün bağlarını yitiren çevredeki unsurlar ile merkez arasında da bir çatışma kaçınılmaz hale gelecekti. İşte Mardin’in gözlemlerindeki bu çevre unsurları, 90’lı yıllarda kırdan kente göçün artışıyla Refah Partisi’ni iktidara taşıyacaktı. Mardin’e göre bu siyasi aktörler, devletin merkezinin dini dışlamasından doğan tepkisel ürünlerin bir neticesiydi. Bu noktada bahsettiğim gibi Refah Partisi’nin yükselişinin temelinde böyle bir çatışmanın varlığını reddetmiyorum. Refah Partisi ''Cumhuriyet değerleri’ni yani merkezde yer alan devlet aygıtının ideolojisini hedef alarak çevredeki güçlerin desteğini sağlamış ve oy oranını 90’larda arttırmıştı. Hatta Refah Partisi’nin Adil Düzeni programına baktığımızda her ne kadar İslamcı bir çerçeve baskın olsa da, merkez-çevre dikatomisinin merkezinde yer alan kapitalist sermayenin de doğrudan hedef alındığı yadsınamaz bir gerçekliktir. Örneğin Refah Partisi’nin 1995 yılındaki seçim beyannamesi TÜSİAD’ı doğrudan hedef alan bir doküman olarak karşımızda duruyor.

Bu girizgahı neden yaptığımı belki anlayanlar olacaktır. En başta dedik ya, Şerif Mardin Türkiye’de sosyal bilimler alanında en önemli isimlerden birisidir diye. Dolayısıyla sosyoloji veya siyaset bilimiyle hemhal olanlar Mardin’i eleştirdikleri müddetçe Türk akademisinde ilerleyemezler. Benim o bağlamda bir korkum yok, hiçbir zaman da bu ''mahalle’ baskısı dedikleri olguyu umursamayanlardan olmuşumdur. Bu sebeple o eleştiriyi özellikle Mardin’in ilk dönemki çalışmalarında değil, AKP dönemindeki çalışmalarında yapacağım. Zira Mardin, bugünkü iktidarın yapı taşlarını döşeyen en önemli akademisyenlerden birisi olmuştur. 

Mardin’e göre AKP aynı 70’lerden sonraki İslamcı hareketler gibi çevrenin merkeze doğan tepkisi ile iktidara ulaşan ve merkezin İslam üzerine anti-demokratik tutumunu demokratikleştirecek bir siyasi partiydi. Mardin’in en büyük yanılgısı, AKP’nin küresel sermaye ile yüzde yüz bir ortaklıkla kurulmuş, Cumhuriyet döneminden bu yana aslında merkezde yer alan sağ partilerden rol çalmış, liberallerden tutun da Batılı güçlere kadar yıllarca merkezi desteklemiş güçlerce doğrudan desteklenmiş bir parti olduğunu göz ardı etmesidir. Mardin’in Refah Partisi ile AKP’yi tek bir hat üzerinden değerlendirip, merkez-çevre analizini hayata geçirmesi ise tam anlamıyla abesle iştigaldir. Örneğin 28 Şubat sürecinde, Refah Partisi’nin devrilmesi için merkez sağda yer alan partilere gazetelerde tam sayfa ilan vererek koalisyon kurmalarını salık veren TÜSİAD, AKP’nin kuruluşundaki en önemli destekçilerinden birisiydi. AKP iktidarı döneminde çevrede yer alan dışlanmış unsurlar ne zaman merkeze doğru yürüyüşünü başarıyla tamamlamıştı? Bugün bile o bahse konu muhafazakarların özellikle ekonomik açıdan çevrede dışlanmış bir konumda olduğunu görmemek için kör mü olmak gerekiyor? Haydi hepsini geçelim, Şerif Mardin Hoca, Milli Görüş içerisindeki Yenilikçiler-Gelenekçiler kavgasını, bu kavgadan sonra yıllardır çevre diye lanse ettiği Milli Görüş’ün Gelenekçi kanadının siyasi partisi olan Saadet Partisi ve Erbakan’ın AKP’yi ''merkez’ olmakla nasıl suçladığını hiç mi okumadı, hiç mi irdelemedi?

2007’den sonra AKP, devlet içerisindeki ilerici, Cumhuriyetçi veya Kemalist olarak adlandırılan cenahı yok etmek istediğinde Şerif Mardin Hoca bir teorisini daha ortaya attı: Mahalle Baskısı. 2007 yılında gazeteci dostu Ruşen Çakır ile olan söyleşisinde Türkiye’de mahalle baskısının varlığından söz ettiği anda birden AKP cenahında tepki almıştı Şerif Mardin Hoca. Aslında hiçbir zaman kastı AKP değildi, genel olarak sosyolojik bir olgu biçiminde ele alıyordu mahalle baskısını. Hatta bu sebeple 2008 yılında katıldığı bir toplantıda  AKP iktidarına kuşkuyla bakan kesimler 'mahalle baskısı' kavramını kullandı. Bu beni rahatsız etti. 'Mahalle baskısı' kavramını politik sürecin içine sokmadan önce kavramın kendisini anlamak lazım." dedi. Mahalleyi oluşturan unsurların başında camilerin geldiğini anlatan Şerif Mardin, Cumhuriyet'le birlikte caminin yerini alan okulların iyiye, güzele ve doğruya yönelik derinlemesine felsefeler üretemediğine dikkat çekti. Mardin, "Avrupa'da insanlar dindar olsun olmasın, iyiye, güzele ve doğruya dair felsefe üretmişlerdir. Binlerce sayfa yazı üretmişlerdir. Bizim Cumhuriyet öğretimizde iyi, doğru ve güzeli derinlemesine araştıralım diye bir şey yok. Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız. Bunları bulamadığınız zaman göz kalıyor. Göz ve bakma, paradoksal olarak mahalle baskısı unsurlarından biri gibi geliyor." açıklamasında bulundu.

Tabi Mardin’in bu ortasını AKP’liler gole çevirmekte geri kalmadılar. Özellikle Kemalistlerle ve Cumhuriyetçilerle olan mücadelelerinde esas ''mahalle baskısı’nın kendilerine uygulandığını geçmişteki örneklerle sürekli vurguladılar. 2007’den bu yana adım adım artan İslamcılık ve otoriterleşme süreci işte Mardin’in bu perspektifleriyle bir ''demokratikleşme’ hareketi olarak lanse edilecekti. Tabi Şerif Mardin Hoca’da o zamanlarda giremediği ve son yıllarda tamamen AKP kontrolünde olan TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) tarafından onur üyesi olarak onore edilecekti. Tabi bu süreçte Osmanlı’ya yönelik tezleri neo-Osmanlıcılık kapsamında yeniden piyasaya sürülüp bu akımın Türkiye’deki ateşli savunucularından olan müstafi Başbakan Davutoğlu’nun etkisindeki İstanbul Şehir Üniversitesi’nde akademik hayatına devam edecekti. 

Hani demiştik ya bugünlerin yapı taşları döşenirken diye, işte bu taşlardan birisi de özellikle AKP iktidarı ile ülkede her geçen yıl güçlenen cemaatler ve tarikatlerdi. Şerif Mardin Hoca, İslam ile demokrasi arasındaki uyumsuzluğa dair oryantalist tezleri eleştirirken Türkiye’deki Fethullahçı yapılanma dahil olmak üzere cemaat ve tarikatleri temize çıkaracaktı. Oryantalist tezleri veya Batı’daki İslamofobik ırkçı yaklaşımları her fırsatta eleştiriyor olsam da, bu eleştirileri yaparken ''doğru’ örnek olarak 15 Temmuz’da memleketi bombalayan Fethullahçı teröristlerin başucu kitabının yazarı Said-i Nursi’yi göstermedim. Kendi nazarımda bugünkü cemaatleşme tehlikesini ''liberal demokrasi’ perspektifinde legalize eden en önemli isimlerden birisiydi Şerif Mardin.

Dedik ya en başta, Mardin’i eleştirmek Türk akademisinde doğrudan doğruya aforoz edilme sebebidir diye. Bugün Şerif Mardin vefat ettikten sonra, AKP’li Bakanlardan tutun da bugün o AKP’yi yerden yere vuran Yetmez Ama Evet’çi liberallere, Fethullahçı çeteden tutun da, bir kısım ''solcu’lara herkes hep bir ağızdan Şerif Mardin’i övme yarışına girmiş durumda. Herhalde bu yarış, aforoz kelimesinden ne anlam çıkarılması gerektiğini de açıklar nitelikte. Ama bu platformdan yazarken de, akademik manada bir şeyler üretirken de, her zaman söylediğim gibi kimseden bir beklentim de olmadı, bir korkum da yok. Dolayısıyla duymak istemediğiniz birçok şeyi, özgür irademle söylemeye devam edeceğim. Haydi diyelim akademinin kapılarını istemediklerine kapatsınlar, insanların hür fikirlerini de zapt edecek halleri yok ya!..

ABC Kritik