• Hürriyet Yaşar | Kadın öldürme vahşeti nereden çıktı?

    2002’de Türkiye’nin yönetimini ele geçiren İslamcı parti, güzelim ülkeyi çürütüyor. Hem ülkenin toprağını hem de toplumunu, insanını…

    Onlar yönetime geldikten sonra ülkenin hiçbir sorunu çözülmeyip daha da büyüdüğü gibi, onların yönetiminden önce kimsenin aklına gelmeyecek çürüme örnekleri, toplumun vicdanını kanatan inanılmaz yaralar olarak sorunlarımıza eklendiler. Bunlardan en acı veren ikisi, çocuk istismarları ve kadın öldürümleri.

    Çocuk istismarlarında çocukların yaşları, cinsiyetleri, tek olaydaki çocuk sayısının çokluğu, istismar edenin çocuğa göre kimliği mide bulandırıcı niteliklere ulaştı, okumaya dinlemeye yürek dayanmaz boyutlara geldi.

    Kadın öldürümlerinin durumu da çocuk istismarlarından daha az korkunç değil. Artık her gün bir iki kadını eşi, eski eşi ya da sevgilisi vahşice öldürüyor. Kadınların erkeklerce öldürülmesi sıradanlaştı. Bir de üstüne üstlük mahkemelerde bu katillere “kravat taktı, efendice durdu” türünden ceza indirimleri yapılıyor! Yöneticiler sessiz. Muhalefetin konuyla ilgili bir planı görünmüyor.

    Toplum hastalanmış durumda.

    Bu yazımızda bu hastalığın kökenine ilişkin temel bir saptamayı dile getirmeye çalışacağız.

    Kadın öldürümleri ülkenin ve devletin hangi noktadan hangi noktaya doğru evrilmesi sürecinde ortaya çıktı?

    Bu sorunun yanıtı açıktır: Laik devletten İslam şeriatı devletine doğru adım adım sürükleniş sürecinde.

    Peki bunun kadın öldürümeleriyle ne ilgisi var?

    Laiklikten vazgeçip şeriat hükümlerine yöneldiğinizde karşınıza çıkan en önemli dayanaklarınızdan biri, şeriatın kaynağı olan kutsal kitap, yani Kuran’dır.

    Kuran’a inanıp inanmamak herkesin kendi sorunudur. Fakat Kuran’ın ortaya çıktığı topluma getirdiği kuralların uygulanıp uygulanmaması, dahası uygulanıp uygulanamayacağı ise, herkesin sorunudur.

    Bütün Müslümanların içine sindirmesi gereken bir gerçek vardır ki, o da Kuran’ın yönetim-yaptırım kurallarının da, düzenleme hükümlerinin de artık aşılmış olduğu, bir daha o kurallarla toplum yönetmeye kalkışmanın, ilkelliğin vahşetinden, gerilikten başka bir şey getirmeyeceğidir. Hırsızın elinin kesilmesi, zina yapanın taşlanması ya da sopayla dövülmesi gibi cezalar bugünün hukukunda işkence sınıfına girmektedir, uygulanmaları olanaksızdır, uygulanması zaten suçtur.

    Şeriat hükümlerinin toplum yönetiminde uygulanabileceğini sananlar ya bu hükümlerin neler olduğunu bilmiyorlar, ya da uygulanışını, sonuçlarını kafalarında canlandıramıyorlar. Belki de bu yaptırımlar uygulansa bile, böyle bir durumla kendileri hiç karşılaşmayacaklarını düşünüyorlar.

    Konunun bu yanı böyle kalsın, biz kadın öldürümlerindeki şaşırtıcı artışın kaynağını sezmeye çalışalım.

    Toplumumuzun bu çapta bir ‘kadın öldürümleri’ sorunu yokken, laik devlet yaşıyordu. Bu şu demekti: Yöneticiler canları istediğinde din kurallarını laik yasaların önüne geçiremiyorlar, köhnemiş vahşi yaptırımları adalet diye öneremiyorlardı. Böyle olunca, bireylerin adalet duygusu da, yaptırım korkusu da laik devletin yasalarına göre biçimleniyordu. Yöneticiler şeriat yasalarının laik devletin yasalarından üstün olduğu savını yasalara ve anayasaya ters düşmeyi de göze alarakyineledikçe,her derecesinden Müslümanlar kendilerini laik devletin yasalarının değil, şeriatın yasalarının çatısı altında duyumsamaktadırlar. Bu da, Müslümanlığın kutsal kitabı Kuran’ın topluma ve yaşama genel bakış açısının, bugünün düzenleyici hükümleri olarak alttan alta benimsetilmesi demektir. Üstelik devletin yönetimini ele geçirmiş olan şeriatçıların bu tutumları anayasaya aykırıdır, çünkü devlet kâğıt üzerinde hâlâ laiktir; devletin laikliğini uygulamada delik deşik ettilerse de henüz açıktan açığa yıkamadılar.

    Sorun işte buradan, gerçekte şeriatçı olan devlet yöneticilerinin din kurallarını dayanak göstermesinden çıkıyor.

    Örneğin, Hristiyanlıkta nasıl ki din kuralları ne derse desin çağdaş Batı toplumları hukuk devrimlerini çağın gereklerine göre yapıp ona göre bir yaşam anlayışı geliştirmiş fakat yine de Hristiyan kimliklerini bırakmamışlarsa, Türkiye’nin laik toplumunun çoğunluğunu oluşturan Müslüman kesimi de, Müslüman kimliklerini sürdürseler bile, çağdaş laik hukuk düzenini benimsemişlerdi. Oysa bu temel bozulup onun yerini dinin 1500 yıl önceki kitabının bakış açısı alınca, o kitapta inananlara seslenişler de bireylerin değer yargılarının temelindeki kadın-erkek eşitliğini yıktı, kadının ikinci sınıf, yani ‘erkeklerce yönetilen insan’ sayılması eşitsizliğini hortlattı. Çünkü Kuran’ın inananlara seslenişleri, yalnızca erkekleri muhatap alır. Kadınlardan söz edileceği zaman, yine erkeklere seslenilerek, “kadınlarınız, eşleriniz, hanımlarınız v.b.” denir ama kadınların kendilerine seslenilmez. Kuran, kadınla ilgili isteyeceğini de erkekten ister, kadınla ilgili buyuracağını da erkeğe buyurur, anlatacağını erkeğe anlatır.

    Kuran’ın kadına bakışının bu özelliğini kadın-erkek eşitliği lehine zorlayarakşeriat kurallarını yumuşatmaya ve önerdiği düzenin çağ dışılığının etkilerini gidermeye çalışan aşırı iyimser çabalar, karşılarına ayetlerin kesin anlamlarıyla çıkıldığında gerçeğe çok da dayanıklı olamamaktadırlar.

    Kutsal kitapta kadının erkekle eşit birey, erkekle eşit insan kimliği görülemeyince, kutsal kitabın bu kesin anlamını bilen, içine sindiren, benimseyen bireyin gözünde kadın, üstelik Tanrının/yaratıcının ağzından, ‘erkeğin bir şeyi’ kimliğine gerilemektedir. “Erkeğin en değerli varlığıymış, haremiymiş, namusuymuş, çocuklarının anasıymış, şusuymuş, busuymuş” demekle kadının, erkekle eşit ve erkek kadar özgür birey olma olanağını o düzende bir daha hiçbir biçimde kazanamayacağı bir kimlik ve değer yitirişidir bu. Kadın da bu bakış açısını benimsediğinde kendi gözünde de erkek onun efendisi olmakta, kendisi de o efendinin ‘bir şeyi’ olmaktadır. Halkı laik devletin güvencesinden yoksun bırakmanın, inanan insan için kaçınılmaz sonucudur eşitsizliğin bu vahşet noktası. Artık efendi erkek onu kendisinin nesi sayarsa, ancak o olabilir kadın; eşit-özgür birey olma hakkından vazgeçmiştir. Başka bir biçimde söylersek, bu eşitlik hakkınınelinden alınmasını seyretmekten başka bir şey yapamayacak konuma düşmüş demektir.Oysa bu eşitlik, kadının insan olma, insan sayılma hakkıdır. Kadının bu seçimini, ne yaptığının bilincinde olarak ya da bilinçsizce yapmış olması, sonucu değiştirmiyor.

    Şeriatta erkeğin kadına üstün tutulduğunun, düzenleyici göstergeleri de vardır. Birkaçını sayalım: Kadının miras hakkı, erkekle eşit değildir. Kadının tanıklık gücü, erkeğin tanıklık gücüne eşit değildir. Kadını erkek boşayabilir ama kadın erkeği boşayamaz. Kadın, çok karılı evliliklere, kumalığa din kuralları gereği razı olmak zorundadır. Kadın, toplum sorunlarının konuşulup hutbelerin okunduğu cuma namazlarında katılımcı olarak bile bulunamaz. Aynı ayrımcılık cenaze namazları için de geçerlidir. Kadın imamlık yapamaz, ezan okuyamaz. Erkeğin diziyle göbeği arasını örtmesi yeterlidir. Ancak kadın tüm bedenini örtmek zorundadır. Kadınlar yönetici olamazlar.

    Eğer din kurucu bir kutsal kitapta kadınlar erkeklerle eşit, onlar kadar özgür birey sayılmıyorlarsa, onlara seslenilmiyor, onlardan söz edileceği zaman erkeklere seslenilerek ‘kadınlarınız’ diye söz ediliyorsa, o yargıları bugüne taşıyan erkeklerin de kadınları kendilerinin nesneleri –dolayısıyla, kendilerini de kadınlarının sahibi— saymaları en doğal sonuçtur. Bu yargıları benimseyenlerin yönetici olduğu devlette kadınların yaşam hakkı, kafalardaki değer yargılarına göre artık erkeklerin eline geçmiştir. Bu durumda tüm kadınların yaşam hakkı tehlikede olup, hiçbir kadının yaşam hakkı güvencede değildir.

    Gelinen bu kanlı vahşet noktasından tek kurtuluş yolu, solcumuzun bir türlü değerini teslim etmeye gönül indiremediği, sağcımızın ise zaten yalan yanlış anlatımlarla tersten tanıdığı Mustafa Kemal Atatürk’ün laiklik ilkesinin uygulanmasına yeniden dönülmesinin sağlanmasıdır. Daha birçok felaketi önceden haber verme niteliği taşıyan kadın öldürümleri, laikliğin en ivedi, en can alıcı sorunumuz olduğunu gözler önüne seriyor.