Akademisyenler Tartışıyor(6): Yükseköğretimin Güncel Sorunları

Ülkemizdeki "Eğitim Sistemi Sorunları"nı ele aldığımız gazetemiz yazarı Hasan Güneş'in katkılarıyla hazırlanan "Eğitimciler Tartışıyor" yazı dizinimizden sonra şimdi de üniversite temelli "Akademisyenler Tartışıyor" yazı dizinimizin 6. bölümü olan Anadolu Üniversitesi’nin Eğitim Bilimleri Fakültesinde akademisyenlik yapan Doç. Dr. Baki Duy'un "Yükseköğretimin Güncel Sorunları" başlıklı yazısıyla devam ediyoruz.

Anadolu Üniversitesinde akademisyenlik yapan Doç. Dr. Baki Duy'un yazısı:

Ülkemizde çeşitli alanlarda farklı düzeyde sorunlar yaşanagelmektedir. Elbette her bir alanda yaşanılan sorunun özgül bir ağırlığı, önemi söz konusu. Ancak eğitim sisteminde yaşanılan sorunlar sanırım sorunlar yumağının tam merkezinde yer almakta; hem her bir sorun alanını etkilemekte hem de her bir sorun alanından etkilenmekte.

Eğitim sorunlarının tartışmak bu yazının kapsamının ve amacının çok ötesine geçer. Bu yazıda, yükseköğretim dünyasında gözlemlediğim, meslektaşlarımla yaptığım sohbetlere konu olan bazı temel noktalara aklım erdiğince, dilim döndüğünce bazı alt başlıklar bağlamında değinmeye çalışacağım.

Akademik Özerklik

Bir ülkenin gelişmişlik düzeyi ile doğrudan ilişki olan bir etken, o ülkede özgürlüklerin ne derece yaşanıldığıdır. Ülkemizde bir özgürlük sorunu olduğu yayınlanan raporlarla da sabittir. Maalesef üniversite yönetim kademelerinde üniversite rektöründen başlayıp, anabilim dalı başkanlıklarına kadar akademik özerklik geçen yıllar içerisinde yara almıştır.

Siyasi partili cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesiyle, artık üniversite rektörleri siyasi iktidarın tercihine göre belirlenmektedir. Burada da maalesef liyakatten öte, iktidardaki siyasi güce yakınlık rektör olarak atanmada ana belirleyici olmakta. On sekiz yaşını dolduran her birey belediye başkanını, muhtarını, vekilini ve hatta cumhurbaşkanını seçebilmekte, ancak ne ironidir ki, ülkenin eğitim düzeyi en yüksek bireyleri olan öğretim elemanlarına kendi yöneticilerini seçme hakkı verilmemekte.

Dolayısıyla, mevcut sistemde rektör hizmet verdiği üniversitenin öznelerine değil, onu koltuğa oturtan siyasi erke karşı sorumlu olmakta. Kendi yardımcıları dahil, üniversitenin diğer yönetim kademleri de siyasi erk tarafından belirlenebilmekte. Çok az sayıdaki kurumsallaşmış üniversitede bölüm ve anabilim dalı başkanlıkları seçimle gerçekleşmekte.

Siyaset dolaylı olarak eğitim-öğretim sistemine etki eder, ancak bu kadar doğrudan, açık belirleyici olduğu bir dönem olmamıştır. Mevcut bu atma sistemi, hiçbir gelişmiş ülke sisteminde bulunmamakta. Yükseköğretimin bu sorununu çözmek kolay; yükseköğretimin tüm kademelerinde akademik özerkliği, özgürlüğü tesis etmek.             

Öğretim Üyelerinin Nicelik ve Nitelik Sorunu

Ülkemizdeki gerek devlete bağlı gerekse özel teşebbüse ait yükseköğretim kurumlarının sayısı her geçen yıl artmakta. Bu durum doğal olarak daha fazla sayıda öğretim elemanına ihtiyacı ortaya çıkardı. Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne değin ülkenin ihtiyaç duyduğu öğretim elemanı, araştırmacı bilim insanını yetiştirmek amacıyla çeşitli formüller geliştirilmiştir. Bunun son halkası Öğretim Elemanı Yetiştirme Programıdır.

Bu program kapsamında belirli sınavlarda başarı gösteren üniversite mezunları belirli üniversiteler adına nispeten daha kurumsallaşmış, gelişmiş üniversitelerde araştırma görevlisi kadrosunda yüksek lisans eğitimlerini tamamlayıp, adına gittikleri üniversiteye dönüp hizmet vermeleri amaçlanmıştır. Ancak 15 Temmuz askeri kalkışması sonrasında, OHAL kararnameleriyle devletin kurumlarını sarmış olan FETÖ mensupları devlet kademelerinden uzaklaştırılmaya başlanmıştır.

Bu kapsamda mevcut ÖYP kadrosunda bulunan araştırma görevlilerinin yasal sorumlulukları kaldırılmış, aldıkları eğitimin geri ödemesini yapacakları üniversite yönetimlerince hak ettikleri kadrolara atamaları yapılmamıştır. Böylece, FETÖ bağlantısı olduğu tespit edilen akademisyenlerin üniversitelerden uzaklaştırılmasıyla daha görünür hale gelen akademisyen, bilim insanı ihtiyacını karşılamak daha güç hale gelmiştir.

Nitelikli bilim insanına olan ihtiyaç daha elzem hale gelmiş durumdadır, her ne kadar günümüzde cahilliğe methiyeler düzülse de. Yeter sayıda bilim insanına sahip olmamanın yanında, bir de nitelikli bilim insanı yetiştirme konusunda sorun yaşamaktayız. Günümüzde üniversiteler dünya ölçeğinde sıralanmakta ve bu sıralamada en başta gözetilen kıstaslardan birisi yerel ve evrensel düzeyde bilime, teknolojik gelişime yapılan katkıdır. En son yapılan bir sıralamada dünyada ilk 600 üniversitesi içinde yalnız bir üniversitemiz (Hacettepe Üniversitesi) yer alabilmiştir. Nitelikli bilimsel yayın demek, nitelikli araştırma demektir.

Sorun insanımızın niteliği, yeterliliği olmaktan çok bilim insanı yetiştirme politikamız ve araştırma/geliştirme kültürünün halen yeterince ülkemizde gelişmemiş olmasıdır. Bu nedenledir ki üstün nitelikli bilim insanlarımız yurt dışına yönelmekte.

Güney Kore, Çin ve Hindistan gibi ülkeler araştırma/geliştirme politikalarını yenilemişler ve böylece hem ülkedeki nitelikli bilim insanlarını, araştırmacıları ülkede tutabilmişler hem de yurt dışında çalışan nitelikli insanlarının bir kısmının ülkelerine dönmesini sağlamışlardır. Mevcut siyasi erk, beyin göçünü tersine çevireceğiz vaadinde bulunmuştu, ancak bırakın göçü tersine çevirmeyi, göç daha da hızlanmıştır.

Nitelikli Eğitim Sunma Sorunu

Dünya evrilmeye devam etmekte ve bu evrilmeye bağlı olarak da yeni gereksinimler ve gereklilikler ortaya çıkmakta. Artık 21. yüzyıl insanın sahip olması beklenilen nitelikler de değişmiş durumda. İçinde bulunduğumuz dijital çağ sorun çözme gücü, yaratıcı, ayrıksı, eleştirel bakışa sahip, işbirliği yapabilme ve empati becerisi yüksek bireyleri talep etmekte. Maalesef genel anlamda yükseköğretim sistemimizin bu nitelikleri sağlayacak düşünsel dönüşümü gerçekleştirdiğini söylemek zor. Sanayi devrimi miyadını doldurdu, 4. devrimi yaşamaktayız ve 5. devrim de çok uzak değil.

Yükseköğretimin maalesef 4. Devrimi dahi yakaladığını söylemek zor. YÖK’ün bir an önce bu yönde politikalar geliştirmesine ve hayata geçirmesine yönelik çalışmalara hız kandırması ve yükseköğretimi bu doğrultuda yapılandırması gerekmekte. Aksi halde gelişmiş dünyanın gerisinde kalıp, tüketen toplum sınıfını geçmemiş mümkün olmayacak. 

Hesapsız Açılan Üniversiteler ve Artırılan Öğrenci Kontenjanları

Özellikle 1980 ihtilali sonrasında yeni liberal politikaların hayata geçmesiyle birlikte üniversitelerin sayısında (hem özel hem de devlet) artış olmuş ve mevcut hükümetin 16 yıllık iktidarında da sayı iyice artmış ve son veriye göre bugünkü üniversite sayısı 206’ya ulaşmıştır. Elbette bilim yuvalarının artmasında bir sorun yok.

Sorun bu üniversitelerin büyük çoğunluğunun ihtiyaç analizi yapılmadan, geleceğe dair öngörülere dayalı olmadan, neredeyse salt politik ve siyasi kazanım sağlama amacıyla açılmış olmaları, birçoğunun ciddi teknolojik altyapı ve yetişmiş bilim insanı eksikliği içinde olması ve dolayısıyla hem öğrenciye nitelikli eğitim sunulamaması hem de ulusal/uluslararası bilime, ilerlemeye katkı sunulmamasıdır.

Diğer taraftan YÖK her sene öğrenci kontenjanlarını artırmakta, ancak bu artışı yaparken ne güncel gereksinimleri dikkate almakta ne de akademisyenlerin görüşünü dikkate almaktadır. Böylece niteliğin artmadığı üniversitelerde öğrenci enflasyonu yaşanmaktadır, öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısı hızla artmaktadır. Okul yıllarında nitelikli eğitim alamayan ve iyi yetişmeyen öğrenci, eğitim sonrasında yetersiz  kalmaktadır.

Üniversite-Sanayi İşbirliğinin İstenilen Düzeyden Uzak Olması

Günümüzün yenilikçi dünyasında üniversite ile sanayi arasındaki işbirliği hiç olmadığı kadar önem kazanmıştır. Üniversitelerin araştırma faaliyetleriyle yenilikler geliştirmesi ve sanayinin de bu yenlikleri teknolojik araçlara, cihazlara dönüştürerek katma değeri yüksek ürünleri piyasaya sürmesi ve böylece ülkenin refah düzeyine katkı yapması beklenilir.

Ancak bu konuda sıkıntıların olduğu ve bu işbirliğinin gelişmiş ülkelerdeki düzeyin gerisinde olduğu görülmektedir. Yenilikçi ürünlerin ortaya çıkması ancak Ar-Ge çalışmalarına daha fazla kaynak aktarmak ve nitelikli beyinlerle mümkün olabilir.

Ülkemizde özellikle 2000’li yıllarla birlikte fizik, kimya, biyoloji gibi temel bilimler alanında çok ciddi bir erozyon yaşanmaktadır; hem bu programlara kayıt yaptıran öğrenci sayısında ciddi düşüşler olmuş hem de öğrenci niteliği giderek düşmektedir. Temel bilimleri geliştirmeden yani bilimsel bilgi üretmeden teknolojik yenilik yapmak mümkün değildir, ancak fason, kopya üretim yapabiliriz. Kopyalayan ülke olmaktan, üreten ülke konumuna nasıl gelineceği konusunda Güney Kore, Singapur, Japonya ve Çin gibi ülkeleri örnek almak gerekmekte.

Sanayi neredeyse üniversitelere hiç mali destek sunmadan kendisi için yenilikçi çalışmalar yapmasını beklemekte. Üniversitelerde bu tür yenilikçi çalışmalar yapmaya yönelik gerek üniversitenin kendi bünyesindeki birimlerden (teknoloji transfer ofisi gibi) gerekse “TUBİTAK” gibi kurumlardan destek bulabilmekte, fakat çok fazla bürokratik işlemin olması bu konudaki isteği kırmaktadır. Bazı üniversitelerde teknoparklar kuruldu bu işbirliğini artırmak için, ancak gelinen noktada teknoparkların beklenileni veremediği, daha çok kar amacı güden şirketlerden oluşan bir yapıya dönüşmüş durumdadır.

Yükseköğretimin daha birçok sorunu bulunmakta şüphesiz. Gerek yükseköğretimin gerekse iktidarın tepesinde bulunanların bu sorunlardan ve olası çözüm yollarından bihaber olduklarını düşünmek saflık olur diye düşünüyorum. Sorun ne o zaman? Kanımca sorun siyaseten bağımsız kararların alınamaması ve niyet. Siyaseten bağımsız ve iyi niyetle hareket edildiğinde, orta vadede bu başlıklarda önemli kazanımların olacağına ve ülkemizin refah düzeyinin hiç olmadığı kadar yükseleceğine yürekten inanıyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR