Herkes yönetici olmak ister ama…

Tribün çocukları bilir. “Yönetim istifa” sloganlarına hiç yabancı değillerdir. Türkiye’de herhalde her takımın taraftarı, istisnasız bu istifa korosuna katılmıştır. En alttaki amatör ligden en tepedeki Süper Lig’e kadar, takımının başarılı bir şekilde yönetildiğini düşünen taraftar yok gibidir. Haksız da sayılmazlar aslında. Yönetilemiyoruz kardeşim yönetilemiyoruz… Başarılı yönetim anlayışımız, siyaseten iyi yere tezgâh açan bir kulüp başkanının hokkabazlıklarını alkışlamaktan ibaret. Hal böyle olunca başarı en fazla iki sene sürüyor. Sonrasında takımlar patır patır dökülüyor. Bir memlekette yönetimin felsefesi olmayınca kaçınılmaz son başarısızlık oluyor…
***   
En büyük halay kırıklıklarımdan biri olan Sayın Ali Koç mesela… Başarısız bir insan diyebilir miyiz? Akademik kariyerini Harvard gibi bir üniversitede işletme yönetimi üzerine yapmış, dünyaca ünlü en prestijli kurumlarda yöneticilik görevinde bulunmuş, sonrasında gelip Türkiye’nin dinamosu konumunda olan Koç Holdingi yıllarca yönetmiş bir insandan bahsediyoruz.  Gelinen noktada, şaşkın bakışlarla “Türkiye’de üç büyük kulübün şu an teknik direktörü yok, neden ola ki” diyebiliyor. Neden yok acaba? Ali Koç kalibresinde biri bilmezse kimse bilemez bunun sebebini… Vay halimize…
*** 
Futbol yönetimi böyle de memleket yönetimi farksız mı? Hangi yiğit oy verdiği partinin yönetim anlayışından memnun ki? Hiç topu başkasına atmayalım.  İktidarından muhalefetine içinde bulunduğumuz açmazın nedeni yönetim krizidir. Bunun nedenlerini sorgulamazsak çöküş kaçınılmazdır.
*** 
Geçenlerde 2018 yapımı “New Amsterdam” adında bir NBC dizisine başladım. Başrolde hastane direktörü rolüyle Ryan Eggold var. Netflix platformunda da bulunan diziyi, benden önce izleyenler olmuştur mutlaka. İzlemeyenler için dizinin konusundan bahsedeyim. Öncelikle bu yapım, bir doktor dizidir. Ancak bizdeki “Doktorlar” dizisi gibi değil elbette… “Levent ile Ela’nın aşkı nereye gidiyor?” diye bir dert yok. “Evlenmek isteyen Suat ile Zenan’ın aileleri anlaşabilecek mi?” gibi bir konusu yok. Ameliyat masasında kimse sevişmiyor da öpüşmüyor da… 
***
New Amsterdam, New York’un en köklü hastanelerinden biridir. Oldukça kötü yönetilmektedir. Genç ve idealist bir doktor olan Goodwin, hastanenin başına direktör olarak atanır. Hastanede uyguladığı yenilikçi yönetim anlayışıyla kötü giden süreci düzeltmeye çalışır. Doktor aynı zamanda ABD’deki dezavantajlı grupları da koruyan bir anlayıştadır. Ücretsiz muayene hakkı, ırkçılık, göçmen sorunları gibi pek çok kritik konuya temas eder. Amerikan sistemine ağır eleştiriler içerir. Gözleriniz dolacaktır izlerken… 
*** 
Dizinin ilk bölümü James Brown’ın coşkulu “I feel good” şarkısıyla başlar. Bu esnada sabahın erken saatlerinde uyanan doktorumuz kahvesini içer ve atletik yapısıyla giyinip spora çıkar. Müzik eşliğinde meşhur Brooklyn Köprüsü’nden koşarak geçer, New York şehrinden görüntüler verilerek bir Amerika vurgusuyla diziye başlanır. Doktor, sporun ardından hastaneye gelir. Hastanedeki ilk günüdür.  Hastane personelinin hazır bulunduğu toplantı başlar. Toplantı salonuna giren Goodwin, masum bakışlarıyla personele şu soruyu yöneltir: How can I help? (Nasıl yardımcı olabilirim?) 
Bu soruyla salonda kısa bir sessizlik hâkim olur. Goodwin, yönetim bilimi açısından oldukça çarpıcı şu ifadelere yer verir: “Bakın, hepimiz sistemin değiştirilemeyecek kadar büyük olduğunu düşünürüz, oysaki sistem biziz. Bizim değişmemiz gerek. Bana sizin ve hastanızın neye ihtiyacı olduğunu söyleyin, ne sigortasız olması ne de kurulun hayır demesi umurumda değildir. Hadi başımızı belaya sokalım. Hadi tekrar doktor olalım.”
*** 
Dizide, sadece yönetim bilimi değil sayısız alana ait analiz edilmesi gereken hususun olduğunu söylemekte var. Özel hastanelerden sigorta sistemine, sağlık iletişiminden sağlık haberciliğine birçok alt disiplin açısından irdelenmesi gereken çarpıcı nokta var. Örneğin, Goodwin sağlık alanında editörlük yapan bir gazeteciyi hastaneye davet eder. Ama klasik bir yönetici edasıyla “hastanemizin tanıtımını yap” demez. Ne cins adamsın be Goodwin… Gazeteciyle şöyle bir diyalog ortaya çıkar: 
Doktor: Times için yazdığın, sağlık sektörünün şirketleşmesiyle ilgili makalen harikaydı. 
Gazeteci: Onu hatırlıyor musun? On yıl önceydi.
Doktor: Evet. Ama en sevdiğim makalen doğum sonrası bakımın yetersizliği üzerine olandı. 
Gazeteci: O da on yıl önceydi.
Doktor: Evet. Neden artık böyle makaleler yazmıyorsun? 
Gazeteci: Artık pazar daha kısa ve popüler konular istiyor.
Doktor: Ama sağlık sistemi daha fazlasını istiyor. 
*** 
Dizi, analiz edilmeyi bekleyen çok fazla noktayı barındırıyor. Akademisyen arkadaşlara duyurulur. Aman ha Doktorlar dizisi ile karşılaştırma yapılan bir makale yazmayın. Zihniyet olarak ne halt olduğumuz meydana çıkar sonra!
*** 
İşin şakası bir tarafa, meseleyi şöyle özetlemek gerekir. Günümüzde herkes büyük bir iştahla yönetici olmak istiyor. Bu uğurda ne çetin mücadelelere giriliyor… Siyasiler, bürokratlar, hatırı sayılır insanlar araya sokuluyor… Telefon trafikleri, ziyaretler hız kesmeden devam ediyor… Yöneticilik elde edilince de bırakın bozuk sistemi değiştirmeyi basit bir “How can I help?” sorusu bile sorulmuyor. Çünkü daha da tepeye tırmanmak adına kimse ağzının tadını bozmuyor, yalakalık alıp başını gidiyor… Ama sistem hep bozuk, kurumlarımız hep başarısız kalıyor… Futbolda durumumuz bu da diğer alanlarda farksız mı sanki? Goodwin’in söylediklerini tekrar etmek gerekir. Hepimiz sistemin değiştirilemeyecek kadar büyük olduğunu düşünürüz, oysaki sistem biziz, bizim değişmemiz gerekir…
Bir sonraki yazıda görüşmek ümidiyle…  
 

Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR