Netflix ve kültürel hegemonya üzerine

Rusya, Çin gibi ülkelerde Netflix ile ilgili hukuki yaptırımlara gidilirken Türkiye’de de benzer tartışmalar yaşanıyor. Oysa tamamen tecimsel kaygılarla içerik üreten batılı kültür endüstrisi karşısında tutunabilmenin daha başka yolları da var. Zira doğu sinemasının estetik ve sanatsal yönü batının kültür endüstrisiyle rahat şekilde rekabet edebilecek kalitededir. Doğu ülkeleri alışılagelmiş bu kısıtlayıcı uygulamalardan vazgeçip bu idrakın farkına varsa, bir karşılaştırmaya vesile olarak bambaşka bir dünyayı da mümkün kılabilir. Örneğin; Rus, İran, Hint sineması gibi altyapısı oldukça sağlam ekoller varken, bunlardan beslenerek çok ciddi markalar yaratılabilir. Batının sanattan uzak, ticari kaygılarla ürettiği içeriklerinin karşısına tamamen sanatsal kaygılarla yapılan içeriklerle donanmış sağlam dijital platformlar fevkalade oluşturulabilir… Bu durum kuşkusuz izlerkitle açısından bir tercih sebebi olacaktır.
*** 
Sinema tarihinin derinliklerinde gezinmiş her kişi, doğu sinemasının sanatsal gücü karşısında batı sinemasının tutunamayacağını düşünmüştür herhalde… Ancak gel gelelim doğu, o beklenen zihniyet devrimini bir türlü gerçekleştirememiştir. Gerçekleştiremediği gibi, halklarını da emperyalizmli demokrasi ile emperyalizmsiz otoriterlik arasında tercihler yapmaya itmiştir… Bu durum dünya ölçeklerinde sürdürülebilir gözükmemektedir. Kültür meselesi de bu anlayışın ciddi bir parçasıdır. Son dönemde batının dayattığı kültür endüstrisinin tamamen ticari kaygılarla, estetik değeri olmayan ürünlerden ibaret olduğu gerçeğini ortaya koyarak bir karşılaştırmaya vesile olmak varken, kısıtlayıcı yöntemlere başvurmak günümüz dünyasında makul bir yol sayılamamaktadır. 
*** 
Akademik çalışmalarını Avrasya araştırmaları anabilim dalında yapan biri olarak, şu gerçeği fark ettim. Özellikle Türk Cumhuriyetleri’nden akademik çalışma yapmak için gelen insanlarla aynı dili konuşmamıza, adeta birbirimizin kopyası olmamıza rağmen kültürel anlamda hiçbir frekansın tutmadığını gözlemlemek mümkündü. Bu durum oldukça manidardır… Çok değil; 20 yıl öncesinin bir sanatçısı, filmi, dizisi, televizyon programını hatta çok basit bir taso oyununu bile ortak payda olarak buluşturamayışımız, kültürel hegemonya kavramının es geçilecek bir kavram olmadığını ortaya koymaktadır elbette... Yıllarca bu ortak paydada buluşamama nedeni, Rusya’nın Türk Cumhuriyetlerine kültürel emperyalizm uyguladığına dair suçlayıcı tezlerle açıklamaya çalışıldı… Ancak şunu da itiraf etmeliyim ki Rusya’nın kültürel atmosferinde harmanlanan Türk Cumhuriyetleri’nden gelen o insanların dinlediği basit bir şarkının bile müzikal altyapısı, bizim dinlediklerimizi solda sıfır bırakacak kalitedeydi. O halde şu soruyu sormak gerekir. Biz mi yanlış bir kültürel hegemonyaya maruz kaldık onlar mı?
*** 
Yurdumun Turancıları bile yıllardır Rusya’yı “tu kaka” ilan ederken zihin dünyalarının tamamen batılı kültür endüstrisi tarafından esir alındığını fark edemezler… Türk Cumhuriyetleri’nin kültür ve sanat alanında Türkiye’den fersah fersah önde olduğu gerçeği de pek önemsenmez. Zira Anadolu’nun birçok yerinde  “bozkırın ortasında opera olsa ne olacak” kafasında olan insanlar var ve bu karşılaştırmanın yapılması da zaten pek beklenemez. “Türk’ün şanlı bayrağını Moskova’ya asmak”  mottosuyla süregelen bir Turan anlayışının nedenini kimse bilmese de, gerçek şudur ki Rusya Türk Cumhuriyetleri’nin modernleşme sürecinde bu kadar etkili olmasa Türk dünyası gelişmemiş, çorak “Afganistanlardan” ibaret olacaktı. Bu tarihsel gerçek üzerinde düşünülmesi gereken, oldukça önemli bir noktadır…
*** 
21.yüzyılın Asya yüzyılı olacağı güçlü bir şekilde dile getiriliyor. Bu konuda oldukça güçlü varsayımlar var. Hal böyleyken, Asya halklarının şahlanışını salt ekonomik modellerle açıklamaya çalışmak yetersiz kalacaktır. Kuşkusuz bir zihniyet devriminin de yapılması kaçınılmazdır. Kültür de bu devrimin ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak 21.yüzyıl halklarına doğunun ahlaki ve kültürel zenginliklerini kısıtlayıcı tedbirlerle değil, yenidünya düzeninin gerektirdiği mukayese ve rekabete dayalı yapılarla anlatmak zaruri bir hal almıştır. Önümüzdeki uzun yıllarda Türkiye’nin de içinde yer alacağı bu sistemin doğru temelde inşa edilmesi hayati önem taşımaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün demokratik, çağdaş siyasal sistemi bu inşaya model olabilecek çaptadır. Bize düşen Atatürk’ün mirası olan bu siyasal sistemi çoraklaştırmaya çalışmak değil geliştirmektir. Ve bunu yaparken de Asya halklarına örnek bir model sunabilmektir. Bir sonraki yazıda görüşmek ümidiyle…

Önceki ve Sonraki Yazılar