Problem muz mu gerçekten?

Türkiye ve Suriye… Tarihsel münasebeti olan iki ülke… Emperyal bir kuşatma altında olan
Suriye’de iç savaş başladığından bu yana Türkiye Cumhuriyeti topraklarına dört milyona
yakın sığınmacı geldi. İç savaşın ekonomik maliyeti iki ülkeye de tahmin edilenin ötesinde
zararlar verdi. Ekonomik zararlar bir şekilde telafi edilebilir. Ancak tarihsel bir ortak paydaya
sahip iki ülke halkının dozu giderek artan nefret sarmalından nasibini almasının zararı uzun
yıllar telafi edilemeyecektir. Bu zarar bölgedeki istikrarsızlığı körükleyecek ve yeni sosyal
problemlere zemin hazırlayacaktır.
***
Son dönemde Suriyeliler üzerinden birçok gerginlik yaşandı. İki Akdeniz ülkesi halkı en son
muz üzerinden birbirlerine “sembolik şiddet” uygulamaya başladı. Sokak röportajında bir
vatandaşın ekonomiyi gerekçe göstererek “Muz alamıyoruz ama Suriyeliler alıyor” demesi
üzerine sosyal medyada akım başlatan Suriyeliler çektikleri muz videolarıyla dalga geçtiler.
Akdeniz ülkesi dedim. Çünkü özellikle güney kentlerinde sokak aralarında 3-4 liraya yerli muz
bulabileceğin bir ülkedir Türkiye. Bir Akdeniz ülkesi olan Suriye’de de muz yiyebilmek bu
kadar büyük bir sorun olmasa da gerek… Ancak vatandaş ekonomik darboğazda olduğunu
muzla anlatmaya çalışmış kendince… Kızmamak lazım… Sonrasında ise araya bir Suriye
meselesi karıştırıvermiş. Muz işin bahanesi tabii… Saman alevi gibi parlamaya hazır olan
toplum bu kez muz üzerinden birbirine girmiş. Allah daha beter gerginlikten ve çatışmadan
saklasın diye temenni edelim. Ancak bu işin sonunun iyiye gitmediğini bir kez daha
belirtmeden geçmeyelim… Sosyal bir inşa süreci başlatılmadan bu tehlikenin aşılması
mümkün gözükmemektedir. Öncelikle bu inşa sürecinin önünde doğal ya da suni set olarak
duran siyasal aktörlerin engel teşkil eden bir set konumunda olduklarını fark etmeleri gerekir.
***
Sosyal bir inşa sürecinin başlamasında temel aktör kuşkusuz devletlerdir. Suriye adında bir
devleti tanımadan işe koyulmak mümkün değildir… Karşı tarafta bir devlet olduğunu kabul
etmediğin sürece sosyal bir düzen oluşturmaya çalışmak uluslararası ilişkilerin doğasına
aykırı bir durumdur. Ki bugün yaşadığımız sığınmacı probleminin temeli de buraya
dayanmaktadır. Esad gitti gidecek derken ortaya koyulan dış politika orada kalıcı bir devlet
olmadığı yönündeydi. Daha doğrusu bütün hesaplar orada yeni devletin kurulmasıyla
kimlikler üzerinden yeni bir inşa sürecinin başlatılması üzerine kuruluydu. Fakat gelinen
noktada işlerin hiç öyle olmadığı ortaya çıktı.
***
İktidar açıkça Esad’ı tanımadığını deklare ederken muhalefetin birçok bileşeni de alttan alta
aslında bu görüşü desteklemektedir. Özellikle batı destekli ülkelerden ve STK’lardan alınan
fonlarla ortaya koyulan yaklaşımlar Erdoğan’ın Suriye politikasına açık destek vermese de
birtakım belirsizlikleri, istikrarsızlığı destekler niteliktedir. Bunun altında yatan ana düşünce
Esad’ın zalim bir diktatör olduğu ve ülkelerine gönderilen sığınmacılara iyi
davranmayacağıdır. Bu gerekçeler Suriye devletinin tanınmaması gerektiği fikrini de doğal
olarak beraberinde getirmektedir.
***
Oysa sosyal inşacı perspektif bu duruma şöyle açıklık getirir. Prof.Dr. Abdullah Kıran hoca
Mesquita’ya atıf yaptığı bir makalesinde şöyle der: “İnşacılar değişime önem verir. Bir
ülkenin liderleri, kendi vatandaşlarının insan haklarını çiğniyorlarsa dahi, insan haklarıyla
ilgili bir antlaşmaya imza atabilirler. İnşacılara göre bunu yapmakla o ülkenin liderleri
kendilerini uluslararası toplum nezdinde meşrulaştırmayı amaçlarlar. Ancak bunlar sözlü
olarak insan haklarını onaylamakla, bir süre sonra, onayladıkları antlaşmalara uymaları
yönünde uluslararası toplumun baskısıyla karşı karşıya kalırlar. Böylece sözleri ve
eylemleri birbirleriyle çelişen ve uluslararası baskıyla yüz yüze kalan liderler zamanla
davranışlarından değişikliğe gitme yönünde ikna olup insan haklarını düzenleyici
uluslararası normları kabul etmek durumunda kalırlar.”
***
Türkiye Cumhuriyeti topraklarında dört milyon Suriyeli sığınmacıyla saman alevi gibi
yanmaya hazır toplumsal bir ortam var. Ülke sınırları içerisinde bu problemi çözmek için
harcanan mesainin beyhude olduğu artık görülmelidir. Oysa bu mesaiyi uluslararası toplumu
harekete geçirerek bölgede sosyal bir düzen tesis etmek için harcasak daha kesin sonuçlar
elde edeceğimiz muhakkaktır. Uluslararası ilişkilerin gereği de şüphesiz budur. Bir sonraki
yazıda görüşmek ümidiyle…

Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR