Yaşamak ve yaşatmak vatani görevdir

Vatan senden hayat umar
Sen yaşarsan o canlanır
Vatan için ölmek de var
Fakat borcun yaşamaktır”

Bu satırlar, Kurtlar Vadisi repliği sanılır ama usta şair Tevfik Fikret’in şiirine aittir. Vatan bizden hayat umar, biz yaşarsak o canlanır… Gerçekten de öyledir. Bu yaklaşım 21.yüzyıl koşullarının, doğasının, aklının da bir izdüşümüdür adeta…

Mini mini omuzların
Taşıyacak yarın tüfek;
Tüfek değil, vatan yarın
O omuza yüklenecek…”

Diye devam eder Tevfik Fikret… Tüfek değil, vatan yarın o omuza yüklenecek… Omuzumuzda yüklü olan tüfek midir mesela şu an? Eğitimden ekonomiye, sağlığa kadar birçok konu omuzlarımızdadır ve ülkemizin yarınları için bizden anlamlı rötuşlar beklemektedir.

Küçük asker dinle bunu:
Sakın boşa silah atma;
Kılıcını, kurşununu
Haksızlığa karşı sakla…”

Der ve bitirir şiirini Tevfik Fikret… Boşa değildir, onun devrimci ve ilerici fikirlerinden Mustafa Kemal başta olmak üzere birçok entelektüelin etkilenmiş olması… O bir vatan, hürriyet şairidir. 150 yıl öncesinden günümüze ışık tutacak düşünceler ortaya attığını, bize yol gösterdiğini anlamak zor değildir.
***
Son birkaç yıla bakın. Ülkenin etrafı ateş çemberi… Yanlış politikalar ülkeyi ateşin içine yaklaştırıyor, doğru politikalar ateşten kısmen uzaklaştırıyor. Ancak en doğruyu da en yanlışı da yapsan jeopolitik konum gereği ateşten kaçmak imkânsız gibi gözüküyor… Bu coğrafyada yaşamanın bir bedeli var. Bu bedeli asgari seviyede ödemek adına ülkeyi yönetenlerin tarihin en büyük satranç ustalarına taş çıkartacak nitelikte hamle bilgisine sahip olması gerekiyor. Öyle olması gerekiyor ki Tevfik Fikret’in de ifade ettiği gibi boşa silah atmayalım. Kılıcımızı, kurşunumuzu daha önemli şeylere saklayalım. Bakıyorsunuz, memleketin bir kısmı kapı gıcırtısına silah sıkacak kadar savaş taraftarı. Diğer kısmı ise börtü, böcek, güvercin edebiyatıyla memleketin anahtarını her gelene teslim edecek kadar pasifist, biçare görünüm sergiliyor. Oysa iki türlü de olmaya gerek yok. Cumhuriyet’in kurucu kadrosu Stalin, Roosevelt, Churchill gibi gözünü kan bürümüş tilkileri parmağında oynatan, ülkeyi ateşe karşı olması gerektiği mesafede tutan zekâya sahip bir geleneği temsil ediyor. Hepsi birer Osmanlı paşası… Osmanlı’nın son dönemlerini en iyi şekilde gözlemlemişler. Bu tecrübeyle yepyeni bir Cumhuriyet inşa ederek, bize de sıfır, tertemiz bir ülke teslim etmişler. Akılla, bilimle, vicdanla ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine götürme hedefini çizip bu dünyadan göçmüşler. Tevfik Fikret’in şiirlerini de biraz bu detaylarla irdelemek gerekiyor…
***
Yine son birkaç yıla bakın. Ülkede sayısız doğal afet yaşandı. Orman yangınları canımızı yaktı. Hemen arkasından Kastamonu’da bir sel felaketi patladı ki bir ilçe deyim yerindeyse yok oldu. Depremler hakeza… Son bir haftada yoğun kar yağışıyla hayat olumsuz etkileniyor. Şükür ki can kaybı olmadı.
***
Su, ateş, hava ve toprak… Mitolojik metinlerde karşımıza hep çıkar. İlk insandan günümüze kadar gelen bu imgelerin hepsi aslında bir uyarıdır bize. Zıtlaşmayın kardeşim der doğayla… Tanrısallık atfedilmiştir her birine. Zıtlaşırsanız yok olursunuz mesajı verir insanlığa… Kutsal kitaplarda da bu uyarı vardır. Ama dinleyen kimdir? İnsanlık doğayla zıtlaşmanın bedelini ödüyor son dönemde. Biz de nasipleniyoruz sayısız doğal afetle… Tüm dünyada geleneksel güvenlik yaklaşımlarının dışına çıkıldığını görmekteyiz. Ülkelerin yana yakıla Paris İklim Antlaşmasını imzalamasının bir nedeni var elbette. Çünkü tehdit büyük… Durum buyken, ülke olarak güvenlik kavramına daha geniş bir perspektiften yaklaşmamız gerekmektedir. Güvenlik kavramına bakışımız yalnızca top ve tüfekten ibaret olmamalıdır.
***
Doğal afetle iki tür mücadeleden bahsedebiliriz. Biri devlet ayağını temsil eder, diğeri sivil toplum ayağını. Sivil toplumun olmadığı bir devlet, “içeride aslan dışarıda süt dökmüş kedi gibidir.” (Nerede okumuştum bu ifadeyi bilmiyorum. Hatırlamadığım için de tırnak içerisinde aldım sadece.) Gerçekten de öyledir. Bir doğal afette, yetersiz kalma durumu varsa bunu devlet bağlamında düşündüğümüz kadar sivil toplum bağlamında da düşünmek zorundayız. 21.yüzyılda devlet ve sivil toplum kavramları iç içe geçmiş durumdadır. Başarı ya da başarısızlık her ikisinin uyumsuzluğundan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla mücadelenin iki ayağı da çok sağlam şekilde yapılandırılmak zorundadır. Bizdeki siyaset bilimi tartışmaları “liberal ergenlik” düzeyinde kaldığı için meseleye hep “bu iş devletin görevi mi, sivil toplumun görevi mi?” ikilemi üzerinden yaklaşıyoruz. Devlet ve sivil toplum birbirinin karşıtıdır varsayımından hareketle iki tarafı da aslında pasif hale getiriyoruz. Oysa her ikisinin de ortak sorumlulukları olduğu üzerine hiç kafa yormuyoruz.
***
Meselenin sivil toplum ayağı biraz karmaşık bir konudur. Birçok ayrıntılı alt problem üzerinden konuyu açabiliriz. Ancak devleti ilgilendiren kısmıyla ilgili daha pratik ve faydacı çözümler sunmak mümkündür. Örneğin, askerlik sistemi son dönemde çokça tartışılmaktadır. Profesyonel orduya geçerken, askerlik hizmetiyle ilgili bazı yenilikler de yapılmaktadır. Altı aylık emel askerlik sürecinin ardından maaşlı olarak askerlik hizmetine devam edebilme olanağı sunulmuştur. Ordunun organize olma kabiliyeti doğal afetlerde kullanılabilir. Orman birlikleri, karla mücadele timleri, deprem ekipleri oluşturulabilir. Kaldı ki TSK’nın bu konuda tecrübesi hayli fazladır. Mesele daha kurumsal bir temele oturtulma noktasıyla ilgilidir. Ordunun hızlı ve pratik harekete geçebilme kabiliyeti en azından olaya ilk müdahale açısından birçok sorunun önüne geçebilir. Sonrasında sivil toplum kuruluşları olaya dâhil olduğunda en azından çözülmesi güç problemleri aşarak neşter vurmaya başlarlar…
***
Tevfik Fikret’in dediği gibi vatan senden hayat umar, sen yaşarsan o canlanır. Vatani görev de artık yaşamak ve yaşatmak için olmalıdır. 21.yüzyılın sorunları bambaşka noktaya evrilirken biz de bakış açımızı değiştirmek zorundayız. Bize emanet edilen Cumhuriyet’i yaşamak ve yaşatmak da bu perspektifle mümkündür. Bir sonraki yazıda görüşmek ümidiyle…

Önceki ve Sonraki Yazılar
SON YAZILAR